HÛRİ ve ĞILMÂN
حورى و غلمان
Hûri : Güzelliği ve sadâkatları ile erkekleri “büyüleyen” cennet kadınları. Ğılmân : Ğulâmın (= genç erkeğin) çoğulu, hizmetçi delikanlı. Hûrideki “ateş”! (= güzellik ve sadâkat), ğılmândaki “ateşle, şehvetle); ğılmândaki “ateş” (= şehvet) de hûrîdeki “ateşle” “yanar”!.
Hûr’dan mihver (= محور) de türer; hûr, mihverdir = eksendir, akstır, ağırlık merkezidir. ĞLM (= غلم)’den de ğılmân türer. ĞLM (= غلم), şevhetle, aşırı bir istekle, bi şeyin, bi mihverin etrafında dönmek, demektir.
Hûri ve Ğılmanı Kitâb, şöyle tarif eder :
“İşte böyle; onları güzel gözlü hûrilerle eşleştirdik.” (44/54.)
كَذٰلِكَ۠ وَزَوَّجْنَاهُمْ بِحُورٍ ع۪ينٍۜ
“Sıra sıra dizilmiş koltuklara yaslanırlar. Biz, onları temiz, ‘güzel bakışlı’ hûrilerle eşleştirmişizdir.” (52/20.)
مُتَّكِـ۪ٔينَ عَلٰى سُرُرٍ مَصْفُوفَةٍۚ وَزَوَّجْنَاهُمْ بِحُورٍ ع۪ينٍ
“Güzel bakışlı hûriler.” (56/22.)
وَحُورٌ ع۪ينٌۙ
“Çadırlarda korunaklı hûriler vardır.” (55/72.)
حُورٌ مَقْصُورَاتٌ فِي الْخِيَامِۚ
“Onların yanlarında, bakışlarını koruyanlar vardır.” (37/48.)
وَعِنْدَهُمْ قَاصِرَاتُ الطَّرْفِ ع۪ينٌۙ
“Ve onların yanlarında, bakışlarını etraftan sakınan (= bakışlarını sadece eşlerine özgüleyen) yaşıtlar vardır.” (38/52.)
وَعِنْدَهُمْ قَاصِرَاتُ الطَّرْفِ اَتْرَابٌ
“Onlara, daha önce hem insin (= insanların) hem cinnin dokunmadığı, bakışlarını başkasından çekmiş eşler vardır.” (55/56.)
ف۪يهِنَّ قَاصِرَاتُ الطَّرْفِۙ لَمْ يَطْمِثْهُنَّ اِنْسٌ قَبْلَهُمْ وَلَا جَٓانٌّۚ
“Sahibini (eşini) yadırgamayan (eşler).” (56/37.)
عُـرُباً اَتْـرَاباًۙ
“Görkemli, dengi dengine (eşler).” (78/33.)
وَكَوَاعِبَ اَتْرَاباًۙ
“Korunmuş inci gibi.” (56/23.)
كَاَمْثَالِ اللُّؤْلُؤِ۬ الْمَكْنُونِۚ
“Onlar, iyi korunmuş (= özenle saklanmış) yumurta gibidir.” (37/49.)
كَاَنَّهُنَّ بَيْضٌ مَكْنُونٌ
“İman edip, salihâtı yapanları; içlerinde ırmaklar akan cennetler ile müjdele. Onlara ne zaman yiyecek bir şey sunulsa : bu, daha önce rızıklandığımız şeydir, derler. Oysa bu daha önce onlara benzer olarak verilmiştir. Onlar için arındırılmış eşler vardır. Ve onlar, orada ebedî kalıcıdırlar.” (2/25.)
وَبَشِّرِ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ اَنَّ لَهُمْ جَنَّاتٍ تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُۜ كُلَّمَا رُزِقُوا مِنْهَا مِنْ ثَمَرَةٍ رِزْقاًۙ قَالُوا هٰذَا الَّذ۪ي رُزِقْنَا مِنْ قَبْلُ وَاُتُوا بِه۪ مُتَشَابِهاًۜ وَلَهُمْ ف۪يهَٓا اَزْوَاجٌ مُطَهَّرَةٌ وَهُمْ ف۪يهَا خَالِدُونَ
“De ki : Size bundan daha hayırlısını haber vereyim mi?!. Taqvâ sahipleri için, Rablerinin katında, içinde sürekli kalacakları, içinden nehirlerin aktığı cennetler, arındırılmış eşler ve Allah’ın rızası vardır. Kuşkusuz Allah, kullarını hakkıyla görendir.” (3/15.)
قُلْ اَؤُ۬نَبِّئُكُمْ بِخَيْرٍ مِنْ ذٰلِكُمْۜ لِلَّذ۪ينَ اتَّقَوْا عِنْدَ رَبِّهِمْ جَنَّاتٌ تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُ خَالِد۪ينَ ف۪يهَا وَاَزْوَاجٌ مُطَهَّرَةٌ وَرِضْوَانٌ مِنَ اللّٰهِۜ وَاللّٰهُ بَص۪يرٌ بِالْعِبَادِۚ
“İman edip salihâtı yapanları da altlarından ırmaklar akan cennetlere koyacağız. Onlar, orada kesintisiz olarak sürekli kalıcıdırlar. Orada kendileri için arındırılmış eşler vardır. Ve onları serin bir gölgeye yerleştireceğiz.” (4/57.)
وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ سَنُدْخِلُهُمْ جَنَّاتٍ تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُ خَالِد۪ينَ ف۪يهَٓا اَبَداًۜ لَهُمْ ف۪يهَٓا اَزْوَاجٌ مُطَهَّرَةٌۘ وَنُدْخِلُهُمْ ظِلاًّ ظَل۪يلاً
...
Nasıl, iyi mi; sizce daha güzeli var mı?!.
Eş (= zevc), karşılıklılık ifâde eder. Kitâb, indiği ortamın kültürü gereği “erkek egemen, erkek merkezli” bir dil kullansa da bu, evrensellik (= genellik) içermez. İnanıp, sâlih ameller işlersek; erkek, kadın için; kadın da erkek için “mihverdir = çekicidir”!; orada (= öte dünyada) inkâr edenleri çekecek olan da = onların mihveri de ateş (= nâr = cehennem) olacaktır.
Yorumlar
Yorum Gönder