Kayıtlar

HAKİKAT, DİLE GELEBİLİR Mİ?!.

Bu soru, şöyle de sorulabilir : Dil, hakikati ifâde edebilir mi?!. (= Dil, hakikati dile getirebilir mi?!.) Hakikatin ve dilin ne olduğuna bağlı. Dilin (varoluş/varlık) amacı, hakikati dile getirmektir, doğruyu söylemektir. Pekiî, dilin gücü buna yeter mi?!. Yetmez ama yine de dil, bundan aslâ vazgeçmez. Pekiî, dil ne yapar?!. Hakikatin “kendisini değil, özelliklerini” söylemeye devam eder. “Hakikatin Kendisine”, Hakk’ın Gücünden başka hiç kimsenin gücü yetmez.  Çünkü hakikat, Hakk’tır.  Hakk, Kendini âyetlerle (= işaretlerle) ifâde eder. Dil de, bu âyetlerin (= işaretlerin) sesli/sözlü ve yazılı olanlarını kullanır. Kâinatta da bu işaretlerin fiilî hâlleri vardır.  İlkine yazılı ve sözlü Kitâb (= Kur’ân); ikincisine kâinat (= varlık) kitabı diyoruz. Kur’ân Kitâb’ının âyetlerine “cümle”! dersek, ve her “cümlenin” de isim, sıfat, fiil, zarf, tümleç gibi öğelerden oluştuğunu düşünürsek; dil, hakikatin kendisi ile değil, öğeleri ve özellikleri ile meşgul olur diyebiliriz. Bi...

SEKR HÂLİ = SARHOŞLUK

Sarhoş, Farsça serhoş, aklını beğenmediği için içen ve aklını örten (küfr) kimseye denir. Sarhoş, ayılana kadar kendinde değildir, ne dediğini ve ne yaptığını bilmez. İki kelimeye dikkat!. : Aklı örtmek ve ayılmak. İçki (= alkol ve uyuşturucu) ile sarhoş olanlar gibi, aşkla sarhoş olanlar, ve sekr hâlinde konuşanlar da vardır. Hiç içmediğim ve âşık olmadığım için sarhoşluk nedir, nasıl bişeydir, bilmiyorum. Buna rağmen ayık mıyım, onu da bilmiyorum. ... “Ey İman Edenler! Sarhoşken ne dediğinizi bilinceye kadar; cünüpken -yolculukta olmanız hariç - temizleninceye kadar salâta (= namaza) yaklaşmayın!...” = يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا لَا تَقْرَبُوا الصَّلٰوةَ وَاَنْتُمْ سُكَارٰى حَتّٰى تَعْلَمُوا مَا تَقُولُونَ وَلَا جُنُباً اِلَّا عَابِر۪ي سَب۪يلٍ حَتّٰى تَغْتَسِلُواۜ   (4/43.) Namazda ne dediğimizi (ne yaptığımızı) biliyor muyuz?!. Bilmiyorsak, sarhoşuz. İçmeden sarhoş olmuşuz = aklımız başımızda değil. Bizi sarhoş eden içki değilse, ne?!. Dünya (nimetleri) olabilir mi?!....

HAVSALA

Havsala : Anlama = kavrama = idrak kapasitesidir. Bu kapasite, herkeste aynı değildir; kimininki geniş, kimininki dardır. Dar olanlar, geniş olanların sözlerini (ve yazılarını) ve davranışlarını anlayamazlar veya kapasiteleri kadar anlarlar. Bu aynen, 5 lt’lik bir suyu, 0.5 lt’lik bir şişeye dökmek gibidir. Anlayış = idrak = kavrama, ne kadar geniş olursa, o kadar iyidir. Anlamanın = idrakin = kavramanın “merkezî organı” tartışmalı olsa da, yine de biz, onu akıl (= beyin, zihin) olarak alalım. Dinde akıl, - aklın isim hâli değil, fiil hâli kullanılır, - lüb (= ülü-l elbâb) ve nühâ (= ülü-l nühâ) gibi terimlerle ifâde edilir. Lüb, kalp veya insandaki öz; nühâ, ???. Kelimenin kökü, NHY; nehy de (= yasaklama da) aynı köktür. Sanki!, ülü-l nühâ olmak için yasaklananların (= yasak olanların) bilinmesi yeterlidir. Çünkü, yasaklananların (= yasak olanların) dışındaki her şey serbesttir. Bu durum, Âdem ve eşine (= bize), “cennette istediğinizi yiyebilirsiniz (yapabilirsiniz) ama sakın şu ağaca...

HEBÂ

Hebâ, olmak mastarı ile beraber, hebâ olmak şeklinde kullanılır; yok olmak, kaybolmak anlamındadır. Hebâ kelimesi Kitâb’ta iki yerde (25/23. 56/6.), hebâen mensůrâ ve hebâen münbessen ( هباء منثورا/ هباء منبثا) şeklinde geçer. Mensůr (منثور) : toz zerreleri gibi dağılmış; besse ( بث بثت /), yayılma; münbessen (منبثا) yayılmış, demek. Tüm yapıp-etmelerimizin (= amellerimizin) hebâ olabileceğini hiç düşündünüz mü?!. Ben düşündüm. Düşündüğüm zamanlar, çıldıracaktım; şimdi, rahatım. O zamanlar, ya emeklerim boşa giderse?! endişesi taşıyor, “tek dünyalı” düşünüyor ve yaşıyordum. Beni böyle bir düşünceye sevk eden, yaşadığım tecrübelerdi. 30-40 yıl oku/çalış, bir kaç diploma al, bütün bilgilerin/çabaların ölünce yok olsun, kaybolsun!. Birileri, 50-60 yıl adâletin (= hakkâniyetin) hâkim (= iktidar) olması için çalışsın, birileri de tüm bu çalışmaları ‘kişisel emelleri = çıkarları” için 20-25 yılda hebâ etsin; gibi bir çok olay... Dünyada yaşanan (sonuç gibi görünen, ama henüz sonuç olmayan ol...

ÖLÜM-SÜZ-LÜK

“Allah-u lâ ilâhe illâ Hû/Hüv El-Hayy-ul Qayyûm; lâ te’huzüHû sinetün ve lâ nevm... = İlâh, sadece Allah’tır (başka ilâh yoktur); O, Hayy-ul Qayyûm’dur; unutmaz, uyku tutmaz = uyuklamaz = uyumaz...” (2/255.) Ölümsüzlük, Hayy-ul Qayyûm’luk ve uykusuzluktur; uyku, yarı/m ölümdür; uykuda her şey unutulur, uyanınca hatırlanır. Ölümsüz olmak istiyorsak, ÖLÜMSÜZÜN = ÖLMEYEN'in ve ‘UYAMAYAN’ın! “Katında” (= ındellah) kendimize “bir yer”! edinebilmeliyiz, ki unutulmayalım ve ölmeyelim!. Bu nasıl olur?!. O’nun bizi sevmesiyle. O, kimi/kimleri sever?!. Kendisini dinleyenleri ve sevenleri. “Bazı insanlar, Allah’ın yanı sıra başka varlıkları O’na denk tutarlar ve onları Allah’ı sever gibi severler. İman edenlerin Allah’ı sevmeleri ise her türlü sevgiden (= öteki tüm sevgilerden) daha üstündür. Zulmedenler azabı gördükleri zaman, kuvvetin bütünüyle Allah’a ait olduğunu ve Allah’ın azabının çok şiddetli/çok çetin olduğunu keşke daha önceden anlayabilselerdi!.” وَمِنَ النَّاسِ مَنْ يَتَّخِذُ مِنْ...

TRAJEDİ ve DRAM

Trajedi : Sevindirici bir olayın/durumun sonunun acı bitmesi. Dram : Üzüntü ile sevincin birlikte ele alınması ama sonucun acı görünmesi. İki türün de baş rol “oyuncuları” kahramanlardır. Sonu belli olmayan bir “oyunu oynamaya”!, kahramanlardan başka hiçkimse cesaret edemez. Aslında, hepimiz birer kahramanız; hiçbirimizin sonu (= ne olacağı) belli değildir; hepimiz, âdeta bir trajedinin ve dramın (= acıklı ve sevinçli durumun) içinde yaşıyoruz.  Bu acıklı ve sevinçli durumun içinde, sadece muttaqî (= taqvâlı) olarak kalabilenlerin sonu iyi olacaktır. (= mutlu bitecektir.) = “vel âqıbetü lil muttaqîn.” Muttaqîyi/Taqvâyı (= taqvânın ne olduğunu) bilirsek, sonumuzu da biliriz. Taqvâ : Allah’tan (= Allah’ın emirlerine karşı gelmekten) korkmak. = Günahlardan kaçınmak. = Sâlih amellerle korunmak. Bunlar yoksa, sonumuz, trajediyle ve dramla bitebilir. ... Burada bize “kötü/şerr gibi” gelen bir olay/durum, ötede (= sonda = âhirette) iyi/hayr ile; “iyi/hayr gibi” gelen olay/durum, ötede (= ...

SELÂMLAŞMA

Selâmlaşma : Selâm-ün Aleyküm (ve Rahmet-ulAllah-i ve Beralâtuh-u), ve aleyküm Selâm (ve Rahmet-ulAllah-i ve Beralâtuh-u) deme. Selâmı alma-verme. Nedir Selâm?!. Ne alıp-veririz; ne alıp-verdiğimizi, bilir miyiz?!. Selâm, “kuru bir söz” alıp-verme değildir; bu sözün arkasında (= bagajında) dostluk, barış, huzur ve esenlik (dilekleri) vardır. Selâm, Müslümanların birbirlerine “verdikleri” dostluk, barış ve esenlik dilekleridir. (Selâm, Silm ve İslâm ile aynı kök = SLM = سلم) Silm, barış. İslâm, Allah’a = Allah’ın emirlerine teslimiyet (dini). Selâm, dostluk (= esenlik) dileği, sözü. Cennetlikler de birbirlerine selâm verirler. (Bknz. 10/10.) Allah bizi selâm yurduna çağırır. (Bknz. 10/25.) Melekler (Azrail) Mü’minlerin canlarını almaya geldiğinde selâm (size) derler. (Bknz. 16/32.); o Mü'minler cennette de selâm ile karşılanacaklardır. (Bknz. 33/44.) Rableri onlara, orada Selâm söyleyecektir. = “Selâmün kavlen min Rabbi-n Rahîm.” ((Bknz. 36/58.) Kitâb, Yahya (a.s.)’ın doğduğu güne, ...

KİTAP PUTPERESTLİĞİ

Kitaplar (= kitaplarda yazılı olanlar), “ölü bir metâ”! olarak görülürse = onlarda yazılanlar, yaşanan hayat/lar için uygulama alanı bulamazsa = uygulan(a)mazsa, “kitap putperestliği”! baş gösterir. Allah-u Alem, Efendimizin, sağlığında Kur'ân’ı “Kitâb” hâline getirmemesi bu yüzden = bu sebeple olmalı!. Kur'ân’ın (bildiğimiz) “Kitâb = Mushaf” hâline getirilmesi, Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer devrindedir. Efendimiz (s.a.v.), Kur'ân’ın yazıda kalan (= sayfalarda saklanan) bir KİTÂB = MUSHÂF değil, “YAŞAYAN/YAŞANAN BİR KİTÂB, BİR HİTÂB” olmasını arzu etmiş olmalıdır. Hayata etkisi olmadığı hâlde kitapseverlik yapma, bir “kitap putperestliği”! olarak algılanmalıdır. Kitâb = Kur’ân bizi, “kitapseverliğe = kitap putperestliğine”! değil, Allah’a kulluğa çağırır. Allah’a kulluk da Kitâb’ta = Kur’ân’da yazılanları hayata aktarmakla (= Allah’a kul olmakla) mümkündür.

PROJEKSİYON = YANSITMA KURAMI

Bu, kişinin kendini aklaması (= temize çıkarması) için sürekli bir suçlu arama ve suçu başkasına yıkma hastalığıdır. Suçsuz olmayanımız yoktur. Ama çoğu zaman kendi suçumuzu görmez, bütün suçu başkalarında arar, başkalarına yıkarız. Bu, bi tür sorumluluktan (= sorumluluk almaktan) kaçış ve kendini aklayış mekanizmasıdır. Siyasette de bu böyle işlemektedir. İktidar, suçu önceki iktidarlara; muhalefet de mevcut iktidara atmaktadır; böylece, ortada bir suçlu kalmamaktadır.  Elbette suçların bir kısmı “birikmiş suçlardan” oluşur. Dün (= tarihte) işlenen suçlar, bugüne taşınır; Kerbelâ böyle bir suçtur; ve bu suçun etkisi bugün de sürmektedir. Ama, dünü (= tarihi) suçlamak = suçu dünde (= tarihte) aramak, bizi sıkıntıdan kurtarmaz, kurtarmıyor. Dünde (= tarihte) pişmiş pilavı, her sene ısıtıp-ısıtıp yemek “midemizi” ağrıtıyor. Ne yapmalıyız?!. Dünden (= tarihten) = yaşananlardan dersler çıkararak sorumluluk almalıyız. Dün yaşayan kişileri suçlamak da yüceltmek de çözüm değildir; biz/ler...

GÜNDELİK HAYAT

Hayat, kimilerine göre çok sıkıcı, monoton ve tekdüze. Kalk, servise bin, işe git, işçi isen 8 saat vida sık, memursan, dosya düzenle, fiş kes, akşam tekrar servise bin eve gel, giderken-gelirken aynı yerleri, aynı kişileri gör, bi kaç saat televizyonda aynı yüzleri seyret, ve yat... 25-30 sene aynı işi yap ve emekli ol; emekli olunca da aldığın maaş yeterse, “yalnızlık” ile boğuş.... Oysa, biraz “ince ve derin” bakınca, hayatımızda o kadar büyük “harikülâdelikler” (= eşi-benzeri olmayan güzellikler) var ki, bunlar bizdeki can sıkıntısını gidermeye yeter de artar. Uyuyabilmek, yürüyebilmek, çalışabilmek, (affedersiniz) tuvaletimizi yapabilmek, bir lokma ekmeği yiyebilmek (yutabilmek), bir yudum suyu içebilmek, görebilmek, duyabilmek, ... Doğan Güneş, yağan yağmur, altımızdaki toprak, nefes aldığımız ve verdiğimiz hava, gece, gündüz, ... Düşünebilmek. = Olup-bitenin farkında olabilmek. Ve şükredebilmek. Şükür, verilen nimetlere teşekkürdür. Teşekkür : Sözle/sözlü ve eylemle/fiilî olur. ...

BEŞ VAKİT NAMAZ

Günde beş vakit, namazla/namazda Huzur’dayız. Namazın kendisi mi bir “görevdir”; yoksa namaz, verilen görevin veya görevlerin tekmilini veya raporunu (Rabbe) vermek için midir?!. İkisi de; ama ilkinin “içi”!, ikincisine göre daha “boştur.”!. Teşbihte hata olmaz, Rabbim (inşallah) günah yazmaz; siz, bir devlet büyüğünün veya komutanın (= âmirin) huzuruna günde beş kez/vakit, “öylesine, bomboş”! çıkar mısınız?!. ... Abdest, namaza hazırlıktır. Abdestle sadece dış (= fizikî) temizlik yapılmaz, ruhî (= psikolojik) temizlik de (= hazırlık da) yapılır. Biraz açayım. Eller yıkanırken, o ellerle işlenen günahlar da “yıkanır”; mazmaza ve istinşakta (= ağız ve buruna su verirken), yüz, kollar ve ayaklar yıkanırken, bu organlar, sadece maddî = görünen kirlerden (= necâsetten) temizlenmez, görünmez kirlerden (= günahlardan, hadesten) de temizlenir; baş mesh edilirken de kötü düşünceler gözden (= akıldan) geçirilir. Ve Huzur’a öyle çıkılır. Bu, “kendilerine herhangi bir görev verilmemişlerin” (= he...

HUZUR

Huzur, kalbin mutmain (= rahat, huzurlu) olmasıdır  = tatmainn-ul kulûb. Hz. İbrâhim, bir zamanlar Rabbine : ölüleri nasıl dirilttiğini Bana göster, deyince; Rabbi Ona : İnanmıyor musun?! demiş; O da : Hayır, inanıyorum ama kalbim tatmin olsun istiyorum, demişti. (Bknz. 2/260) Bedir Savaşında Mü’minler (= Ashâb), düşmanın çokluğundan “korkmuş”!; Allah (c.c.) da Onlara : Size Rabbinizin üç bin, beş bin melekle destek vermesi yetmez mi?!, demişti; ve bunu Onların kalbi mutmain olsun diye yapmıştı. (= söylemişti.) (Bknz. 3/124-126. 8/9-10.) Havariler, Hz. İsâ (a.s.)’dan : (Söyle de!) Rabbin bize gökten bir “sofra” indirsin, ki kalplerimiz iyice mutmain/tatmin olsun, demişler; onlara o “sofra” inmiş, ama Rab : bundan sonra, kim “kafirlik” ederse, kimseye yapmadığım azabı yaparım, demişti. (Bknz. 5/112-115.) “Ey (dünya ile) mutmain olan nefs!.” (89/27.) (Bu âyetin bağlamı, mutasavvıfların (= tasavvufun) dediği gibi manevî huzura ermiş nefis değil.) Soru şu : BİZİM  (SİZİN) KALBİMİZ...

DOĞRU MUHATAB/I SEÇMEK

Doğru iletişimde, en az hitab/hitap ve hatib/hatip kadar muhatab/muhatap da önemlidir. Bunu bize Abese Sûresi öğretir. Efendimiz, kendisini “müstağnî” (= zenginim, bilginim, yöneticiyim diye bişey zanneden, kodaman) gören birini, arınmak isteyen ve huşû’ duyan a’mâ (= kör) birine tercih ettiği için “azarlanmış” = uyarılmıştı. O “müstağnî” (= kodaman gören kişi), kendisine emredileni yapmayan (80/23), müşrik kavmin önderlerindendi; arınmak isteyen ve huşû’ duyan a’mâ (= kör kişi) ise, öğüde ihtiyaç duyan Abdullah ibn Ümmü Mektûm idi; ama Efendimiz, o müstağnîyi, “zengin” ve (toplumda) “hatırı sayılır” biri diye müstağnîye yöneldi, a’mâya sırtını döndü = yüzünü çevirdi; bu yüzden de “azarı”! yedi = uyarıldı. Sanırım, Efendimizin düştüğü bu hataya hepimiz çok rahat bir şekilde düşüyoruz, doğru muhatapları bulamıyoruz = seçemiyoruz. Bu sûre bize, tebliğde muhatabın “gücüne” (= zenginliğine, konumuna, makamına, sağlamlığına-sakatlığına, vb.) bakılmaması gerektiğini (= önem/değer verilmemesi...

NİYE VARIZ?!.

Niye buradayız?!. Genelde felsefenin, özelde de varoluşçuların (= egzistansiyalistlerin) varlık (= varoluş) sancısı, bu soruya cevap aramak = bulmak içindir, ama Bu soruya cevabı sadece ve sadece din (= Allah) verir. Din, bu soruya nasıl bir cevap verir?!. Münafikûn Sûresi 9. âyete müracaat edelim. “Ey İman Edenler!, mallarınız ve çocuklarınız, sizi Allah’ı zikirden (= Allah’ın öğütlerine göre yaşamaktan) alıkoymasın. Kim/ler bunu yaparsa, (bilsin/ler ki) kaybeder = hüsrana uğrar.”  = يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا لَا تُلْهِكُمْ اَمْوَالُكُمْ وَلَٓا اَوْلَادُكُمْ عَنْ ذِكْرِ اللّٰهِۚ وَمَنْ يَفْعَلْ ذٰلِكَ فَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْخَاسِرُونَ  (63/9.) Hitap, iman edenlere; demek ki, iman edenler de varlık (= varoluş) sancısı çekebiliyorlarmış!. Lâ tülhiküm’ün (= لَا تُلْهِكُمْ) kökü, LHV. Lehv, oyun-eğlence, oyalanma demek. Burada bulunuş = varoluş amacımız, SIRF mal-mülk ile ve çoluk-çocuğa rızık temini ile oyalanmak değilmiş; elbet bu da bir meşrû (ara) bir amaç, ama aslâ nih...

SÖNEN IŞIK

Mum, bitince söner; ampul de elektrikler kesilince... Ya Güneş; Güneş söner mi?!.  “Güneş battı.” ne demek?!. Elbette “Güneş söndü.” demek değil, “Güneşle aramıza dünya girdi.” demek. Blogda (= bilmekisteyenlericin.blogspot.com) ve WhastApp’da ikonum yanan mum. Bu yazılar, mumum hiç sönmesin (= sürekli yansın) diye.

İMAN - AMEL İLİŞKİSİ -III

(İlm-i Hâl düzeyinde.) İmanın şartı/şartları 6 : Allah’a, Meleklerine, Kitâb’larına, Peygamberlerine, Âhirete ve Kaza-Kadere iman.  İslâm’ın şartı/şartları 5 : Şehâdet = Allah'tan başka ilâh olmadığına ve Hz. Muhammed (a.s.)’ın Allah’ın kulu ve Rasûlü olduğuna “inanmak”!. Buradaki inanmak, hem imanın hem İslâm’ın şartı. Şehâdetsiz, iman da İslâm da olmaz. Namaz kılmak. Zekât vermek. Oruç tutmak ve Hacc etmek.  Meleklere, Kitâb’lara, Peygamberlere, Âhirete ve Kaza-Kadere iman, Allah’a imana (= güvene) nisbet ediliyor, bağlanıyor. (Hâşâ) Allah “yoksa”! (= Allah’a güven = iman yoksa), bunların hiçbiri de yok!.  Namaz, zekât, oruç ve hacc, mahzâ eylem/amel. Şehâdet, hem iman hem eylem. Şehâdet, râbıtadır; imanla İslâm’ı (= Mü’minle Müslümanı) birbirine bağlar. Bu ne demektir?!. İmanınız (= Mü’minliğiniz) İslâm’ınızla (= teslimiyetinizle); İslâm’ınız da imanınızla bir bütündür; bunların arasını ayırırsanız, koparırsanız, şehâdetiniz “kuru bir sözden” ibâret kalır. Bu bilgileri...

İMAN - AMEL İLİŞKİSİ-II

İmanın kişideki karşılığı Mü’min; amelin kişideki karşılığı Müslim (= Müslüman); Mü’min, güvenen; Müslim (= Müslüman), itâat eden, emre teslimiyet gösteren. İtâat : Emre uyma. Söz dinleme. Boyun eğme. İman, emri verene güvenme, emrin doğru bir emir olduğunu bilme; itâat, o emre boyun eğmedir. İnanana mü’min denir. İman, diyalojik ve hiyerarşiktir. İnanan, inandığına = inanılana; inanılan da inanana güvenmelidir, güvenir; mü’min ve El-Mü’min = küçük mü’min, Büyük Mü’min. Bu bağ/ilişki, abd-Rab ilişkisinden dolayı hayatîdir, hayatın düzenli kurulması ve sürdürülmesi (= din) içindir. El-Mü’min, bu ilişkiye (= güvene) aslâ ihânet etmez; ama mü’min eder/edebilir; ettiğinde de tövbe etmezse (= pişman olmazsa), bu ilişki biter, ve El-Mü’min, o kulunu ( o mü’mini) “terk” eder. Bu “terk”, mutlak bir terk değildir; mutlak terk olsa, terk edilenin hayatı biter. Rabbin terk ettiği bir kul (= mü’min) olmak ister misiniz?!. Rab, itâat sözünde durmayan, “kıvıran” ve isyan eden kullarını terk eder = k...

İMAN - AMEL İLİŞKİSİ

Vita Activa - Vita Contemplativa. Amel-Eylem Yaşamı - Düşünce Yaşamı. Pratik Yaşam - Teorik Yaşam. Esasında bu iki yaşam (= iman ile amel), birbirinden ayrıl/a/maz. Bu, ruh ile beden gibidir. İman, ameli; amel, imanı tamamlar. İman, amelin özü/çekirdeği; amel, imanın meyvesidir. Öz (= iman), “çürük” olursa; meyve (= amel) “bozuk” olur. Meyvenin tadı (= lezzeti), özden, özün gücünden (= imandan) gelir. Ruhu, bedenden (= bedeni, ruhtan) ayırırsak, “ölüm” gerçekleşir. Bedenin her eylemi, ruhun emri/eseridir. Ruhta, akıl (= düşünce), arzu/istek ve irade yüklüdür. Elma/nın özü (= çekirdeği), elma olmayı ister. Düşünce (= fikir) adamı ve eylem (= aksiyon) adamı kategorileri, insandaki iman (= düşünce) ile ameli (= eylemi) birbirinden ayırmanın = insanı ikiye bölmenin sonucudur. Bu, düşünce (= fikir) adamında eylemi; eylem (= aksiyon) adamında düşünceyi yok var saymaktır. Bu, bu çağın “uzmanlık hastalığının” bir ürünüdür. Eylem, eylem için yapılmaz; eylemin (= amelin) bir amacı/ereği olmalıdı...

ZEİTGEİST

Zeitgeist, zamanın ruhu; zamana (= çağa) hükmeden düşünce ve duygu demek. Bugün zamanın ruhu ne?!. Tek kelimeyle haksız kazanç, sömürü. Ben zeitgeistten değil, zamandan söz etmeyi sürdüreceğim; zeitgeisti başka bir zamana erteliyorum.  Zaman, V/varlığın “ruhudur”!. Ünlü Alman filozofu Martin Heiddegger’in baş yapıtı Varlık ve Zaman’dır. (= Sein und Zeit). Burada Varlık Zaman’dan, ve/und bağlacı ile ayrılmış; Varlık, Zaman’ın önüne geçmiştir. Heiddegger, bir Varlık filozofudur. Ama bana göre varlığı, hele de Büyük Varlık’ı çok iyi/doğru anlayamamış ve bize iyi/doğru aktaramamıştır. (Küçük v ile yazdığım varlık, yaratılanlara; büyük V ile yazdığım Varlık, Yaratan’a karşılık olarak kullanılmıştır.) Antrparantez, yeri gelmişken söyleyeyim, aklınıza şöyle bir düşünce düşebilir : Senin titrin ne; etin ne budun ne de; (= sen kimsin de) koca Heiddegger’i eleştirebiliyorsun?!. Evet ben, bir felsefe prof.’u değilim ama “cüretkâr”! biriyim; siz bunu lütfen “küstahlık” olarak algılamayın. Niye...

ÖLENLERİ NE BEKLİYOR?!.

Bu soruyu şöyle de sorabilirim : Ölenleri nasıl bir hayat bekliyor; ölenler, “ölünce” ne yapıyorlar?!. Bir görüşe göre, ölüler, ölmüştür; onlar için “başka bir hayat” yoktur. Bunlar, âhirete (= ölüm sonrası hayata) inanmayanlardır. Başka bir görüşe göre :  Ölenler “iyi iseler” = ölmeden önce “iyi bir hayat yaşamışlarsa” : a) Mahşere kadar kabirlerinde “ölü olarak” beklerler. b) Daracık kabirleri onlara bir “cennet bahçesi” olur; mahşerde tekrar diriltilirler; kolay bir hesabın sonunda cennete girerler. Ölenler kötü iseler = ölmeden önce “kötü bir hayat yaşamışlarsa” : a) Mahşere kadar kabirlerinde “ölü olarak” beklerler. b) Daracık kabirleri onlara bir “cehennem çukuru” olur; mahşerde tekrar diriltilirler; zor bir hesabın sonunda cehenneme girerler. Bizler de öleceğimizi göre, bizleri de böyle bir hayat bekliyor olacak. a’lar ortak. Bu şık, dünyaya (milyonlarca yıl) önce gelenlerin fazla/dan ceza almasını ve fazladan ödülle = mükâfat ile karşılaşmasını, b şıkkındaki “adâlet...

KORKU

Korku : Bir tehlike karşısında duyulan duygudur. En büyük tehlike, ölümdür; ve ölüm, bütün korkulara kaynaklık eder. Hayat, tatlıdır; kimse ölmek ve tutsak yaşamak istemez. Hastalıktan ölmemek ve hapis yatmamak için, en iyi doktorları ve en iyi avukatları buluruz, onlara çuvallar dolusu paraları acımadan öderiz. İnsanlar için, hastalık da hapis de birer derttir, ama ölüm (ve sonrası) çook daha büyük bir derttir. Ölüm derdini, sadece ölüm sonrasına olan inanç tedavi edebilir. Bütün dünya bizim olsa, en iyi doktorları tutsak, yine de ölüme çare bulamayız. = Ölmemeye çare yok. Ölmemeye çare yoksa, bütün bu yaşananlar, bunca çalışma, bunca çaba niye?!. Her şey “boş”, değil mi?!. Ölüm sonrasına inananlar için değil; aksine onlar için bu ölümlü (kısa, geçici, sonlu) hayat, çoook değerli, çoook kıymetli. Onlar, bu ölümlü (kısa, geçici, sonlu) hayatlarını ÖLÜMSÜZ (= El-Hayy-ul Qayyûm) için harcarlarsa = ÖLÜMSÜZ’ün emirlerine göre yaşarlarsa, O ÖLÜMSÜZ de onlara ölümsüzlük suyundan (= âb-ı haya...

KİM GİBİ?!...

Kim gibi olmak, kim gibi yaşamak istiyoruz?!. Bu soruyu, çocuklar ve gençlere tahsis etmemiz daha uygun; yetişkinler, şimdilik devre dışı. Hoş, yetişkinlerin kâhir ekseriyeti de ‘kim gibi’? sorusuna cevap bulamadan göçüyorlar. Ailede “huzur” varsa, kız çocukları başta/başlangıçta anaları gibi; erkekler de babaları gibi olmak isterler; huzur yoksa, önlerinde bir “rol model” de yoktur. Gençlerin gençlik dönemlerinde, sanatçılar ve sporcular gençlerin “rol modelleridir.” Neden?!. Şaşalı (= lüks) bir hayat yaşadıkları, göz önünde (= meşhur/ünlü) oldukları için. Millî Eğitim (= eğitim sistemi) gençleri, vatana millete faydalı olsunlar diye eğitir (tâlim-terbiye verir) ama gençler, bu tâlim-terbiyeye pek itibar etmezler; kısa yoldan köşeyi dönmenin (= zengin olmanın) yollarını ararlar. Eğitim sistemi, bu gençlere somut bir rol model sunamamaktadır; değerler eğitimi denen şey, soyuttur ve içi boştur. Soyut olan (= değerler), somut olanla (= bizzat yaşananla, uygulananla) modellenemezse, havad...

FONETİK, ...

Fonetik : Ses bilgisi. Ses-Ma’na/Anlam uyumu. Bu uyumun en mükemmel şekli, Kur’ân-ı Kerîm’de. Rahmetli Seyyid Kutub, bu alanda çalışmıştı; rahmeti bol olsun. Onun Tebbet Sûresi tefsirinde söyledikleri = Ebî Leheb’i  yakacak olan kuru odunların “tıb-tıb” diziliş sesleri zihnimde canlanıyor. Harflerin ve o harflerin oluşturduğu kelimelerin fonetiği (= phonétiği, sesi), anlama da yansır; bu yansıma, anlamı hem çağrıştırır hem kolaylaştırır hem de güçlendirir/pekiştirir. Bu yüzden Kur’ân okunurken mahrece (ve tecvide) önem verilir; teğannî (= şarkı/türkü söyler gibi okuma) yerilir. ... Kulak, gözden ve akıldan (hiçbir organdan) ayrı çalışmaz; organizma bir bütündür. Öğrenmede, ne kadar çok organ (= meleke) devreye girerse, öğrenme o kadar kolay ve kalıcı olur. Modern pedagoji, “çoklu öğrenmeye” doğru evriliyor. Önce, işitsel (= sesli, kulak merkezli); sonra, görsel (= göz, görme merkezli); sonra hem işitsel hem görsel (= audiovisual, sesli film); sonra da kinestetik (= yaparak, dokunar...

SERBEST ZAMAN

Serbest zaman, boş zaman değil; boş zamanda bişey yapılmaz; zaman, boşuna harcanır. Serbest zamanda, zaman da yapılan iş de değerlidir. Zaman (= ömür = hayat), en değerli (= en kıymetli) hazinemizdir, ama biz onu, maalesef (kendimiz), kendi özgür irademizle kullanamıyoruz. = Bu değerli (= kıymetli) hazinemizi başkalarına satıyor veya kiraya veriyoruz; buna da çalışma (= mesâi/sa’y) ve para kazanma, diyoruz. Çalıştığımız (= para kazandığımız) sürede/sürece, zaman bizim değil; adına çalıştığımız ve para aldığımız kişilerin.  Sadece serbest zaman, bizim. Bu zamanda istediğimizi yapabiliriz. Bu zamanı, ya dinlenerek (= boş boş) ya da zevklenerek (= hoşlanarak = hoşlandığımız işleri yaparak) geçirebiliriz. Dinlenmeyi ‘iyi-kötü’ anlıyoruz da zevklenme/hoşlanma ne?!. Serbest zaman : Her ânı zevkli/zevkle, hoşça/hoşnutça geçen zamandır. Bu zaman, zevkli ve hoş bir mekâna da ihtiyaç duyar. Bu mekân da cennettir. Bu da, buradaki kısa zamanlarını (= ömürlerini) iyi değerlendirenler içindir. O...

DİN-LENME

Dinlenme : Yorgunluğu giderme. İstirâhat = Rahatlama. Bizi ne yorar?!. İş. = Çalışma. Yorulunca, iş (= çalışma) performansımız düşer, yeniden çalışabilmek (= iş yapabilmek) için dinlenerek güçlenmek isteriz. Dinlenmek, dağılan (yorulan) gücü tekrar toplamaktır. .. Tâtil, dinlenme midir?!. Tâtil, çalışmaya ara vermedir ama dinlenme değildir. Neden?!. Çünkü günümüzde tâtil, dinlenmeye değil, eğlenmeye dönüşmüştür. Eğlenirken de yoruluyoruz!. Çalışma = yorulma, fizikî ve fikrî = bedenî ve mentalse, dinlenme de fizikî ve fikrî = bedenî ve mental olmalıdır. Tâtil, atâlet = eylemsizlik, durgunluk, sâkinlik demektir. Öyle midir?!. Hafta sonlarında ve yıllık izinlerde (= tâtillerde) bizi rahat = kendi hâlimize bırakıyorlar mı?!. Artık, hayatımızın her ânını organize (ve kontrol) ediyorlar. Dinlenmemizi de. Neyle, nasıl dinleneceğimize de “birileri”! karar veriyor.  Spor, sanat, edebiyat, sinema, alış-veriş (AVM), gezi, vb. etkinlikler, artık birer dinlenme değil, eğlenme/eğlence ve para ka...

KARANLIK

Karanlık, ışığın yokluğu mu; yoksa ışığın bir engelle karşılaşması mı?!. Işık yoksa, her yer karanlıktır. Karanlık, gece gibi, ışığın önüne bir engelin konulması veya gelmesi/girmesi, ışığın “bişeyle” örtülmesidir. (= küfr.) Kâfir, “ışığı” (= hakikati); çiftçi, tohumu toprakla örtendir. ... Işığın Kendisinde (= Kaynağında, Özünde), karanlık olamaz; karanlık bişeyden ışık çıkmaz. Karanlık, ışığı gizlemek = örtmektir. Işığın Kendisini (= Kaynağını, Özünü, Zâtını) kimse örtemez; sadece O’ndan gelen ışığı = ışınları, O’na işaret eden âyetleri, nurları örtme teşebbüsünde bulunabilir, örtebilir veya inkâr edebilir. Hiç kimse Işığın Kendisini (= Zâtını, Kaynağını, Özünü) inkâr etmiyor, herkes ‘öyle ya da böyle’ bir Tanrı’ya (ilk varlığa veya maddeye)! inanıyor ama O’nu dinlemiyor, O’nun dinini/düzenini, yasalarını, hükümlerini tanımıyor. = O’na itaat etmiyor.  Örtme, inkâr etme veya yok sayma değil; yok sayılan bişey örtülmez, gizlenmez. İnkâr, Var Olan’ın Varlığını değil, söylediklerini ...

IŞIK = NÛR

“Allah, göklerin ve yerin Nûr’udur...” (24/35.) O’nun Işığı (= Nûr’u) olmasa, hiçbir şeyi göremeyiz ve bilemeyiz. Pekiî Işığı (= Nûr’u, Nûr’un Kendisini = Kaynağını, O’nu) bilebilir, görebilir miyiz?!. Aslâ. Buna dayanamayız. Yanarız. O Işık (= O Nûr), bize “karanlıktır”, ama O Nûr sayesinde O’nun “tecellîlerini” bilebiliyor, görebiliyoruz; bunlara, “âyet = işâret” diyoruz. Âyetler = işâretler, bu izler, bizi O’na (doğru) götürürler. Bu âyetler = işâretler, hem dış dünyada (= âfakta) hem iç dünyada (= enfüste) hem de Kitâb’ta = her yerdedirler. Akıl bize, O’nun âyetlerini = işâretlerini (= dış dünyadaki = âfakta) ve iç dünyadaki = enfüsteki) izlerini doğru takip etmemiz için verilmiştir. O Işığı = O Nûr’u takip edin!. O (ve melekleri), Nebî’yi (ve bizi), karanlıktan aydınlığa (= zulümâttan nûra) çıkarmak için salât etmektedir(ler). (Bknz. 33/56.) “... O, Nûr üstüne Nûr’dur; dilediğine Nûr’u ile hidâyet eder...” (24/35.) Kimler bunlar?!. Evlerinde O’nun İsmini sabah-akşam (= her zaman) ...

KENÛD veya KÜNÛD

Bu, vitrde okuduğumuz kunûd (= قنوت) değil. Bir de, tı (ط) ile yazılan kunûd (= قنوط) var. Bu kenûd, kef (ك) ve dal (د) ile (= كنود) ve Âdiyat Sûresi 6. âyet başında te’kid lâmı alarak (لكنود) yazılıyor ve sadece burada geçiyor.  Müfredat (2. c.; s. 320-321.) dâhil, elimdeki sözlüklere baktım bu kelimenin başka bir anlamına rastlayamadım; bütün sözlükler ve mealler bu kelimeye nankör anlamını veriyorlar. Nankör, Farsça; gördüğü iyiliği unutan, eli ekmek tutmayan, demek. (Nan, ekmek; kör, kör; ekmeği verene kör.) Sûrenin başında (ilk beş âyette) beş yemin var; sonra : “inne-l insâne li-rabbihî lekenûd” = İnsan rabbine karşı nankördür.” deniyor. İki le’yi (li-rabbihî ve le-kenûd’deki li ve le) de tam anlayamadım; ilkine, karşı; ikincisine, te’kid (= güçlendirme) anlamı veriliyor; ama ben burada kenûd kelimesi ile ilgileneceğim. Elbette nankör, bu kelimenin doğru bir karşılığı, ama bana göre “eksik”!. Nankörün Arapça karşılığı : NKR’dan nâkir (ناكر) ve KFR’dan kâfir (كافر). Kâfir-i bi...

MEKKE-MEDÎNE

Mekke, Allah’ın Evi Kâbe’nin bulunduğu kıble, aynı zamanda burası, “sembolik olarak” tüm dünyayı = Allah’ın mülkünü temsil eden bir mekân; Medine ise, insanî medeniyetin, ve başta Efendimizin, sonra da tek tek hepimizin mekânını temsil eden bir yer.  Allah’ın Evinde “huzur” yoksa, hiçbir yerde huzur yoktur. Her Medine (= her şehir), yüzünü Mekke’ye (= Mekke şehrine) döner. Bu dönüş, hem yönü (= kıbleyi) hem hedefi (= gayeyi) gösterir. Gaye, her Mekke’yi maddî-manevî putlardan temizlemek, her Medine’yi Mekke gibi kılmaktır. Mekke, putlarla dolu ise, Mekke’de yaşayanlar putlara itaate (= tapmaya) zorlanıyorsa, Mekke’cilik (= vatancılık) yapma uğruna her ne olursa olsun, Mekke benim aslî vatanımdır denilerek, ben onu her şartta savunurum, vatanımı terk etmem/edemem, denilemez; o vatan (= Mekke) “belli bir süreliğine” terk edilir = hicret edilir; bu terk, hem putları (= puta tapan zâlim müşrikleri) terktir hem de o vatanı (= Mekke’yi) fethetmek için bir hazırlıktır. Bile bile veya gönü...

HİCRET. HİCRÎ YILBAŞI

Bugün hicrî yılbaşı. Hicretin, 1447. yıldönümü. Hicret iyi anlaşılmazsa, bir “rövanş” olarak kutlanılmaya başlanır; nitekim öyle bir trende girilmiş gibi gözüküyor. Hicret, insanca yaşamın mümkün olmadığı bir yeri (= Mekke’yi) terk ederek, yaşanabilir bir yere (= Medine’ye) göç (= hicret) etmedir. Sadece tarihsel bir okuma ile hicret anlaşılamaz. Doğru okuma, tarihsel okumayı, güncel okumaya dönüştürmekle mümkün olur. Bu da, bugünün Mekke’sini ve Medine’sini bilmekten geçer. Bugün, içinde yaşadığımız şehirler, o günün Mekke’si mi Medine’si mi?!. Mekke’de yaşayanların bir Medine arayışı var mı?!. Medine’de yaşayanların Mekke’leri fethetme gibi bir düşünceleri ve dertleri var mı?!... Aksi hâlde, hicret bugüne taşınıp anlaşılamaz; sadece “içi boş hamasî bir rövanşa ve boş bir tebrik ve eğlence mesajına” dönüşür. Not : İçimizdeki kötülüklerden iyiliklere hicret edemezsek, dışarıda bi yerlere hicret etsek bile, o yerde yine rahat yüzü göremeyiz. Hicret, kötülerden ve kötülüklerden nefret; i...

KIYAS

Kıyas : Bi şeyi başka bi şey ile karşılaştırma, mukayese etme; iyiyi iyi ile, kötüyü kötü ile. Kötü, iyi ile; iyi, kötü ile karşılaştırılamaz. Doğru bir karşılaştırmada, uyum ve benzerlik (= adâlet, denklik ve eşitlik) olur; göze, göz; dişe, diş; gibi. Misilleme (= karşılık verme) de böyledir; misilleme de kıyas gibidir. Kıyas, bir mantık terimidir. Mantık, bütün bilimlerin (= akıl yürütmelerin, muhakemelerin) esasıdır, temelidir. Bilinenden bilinmeyene kıyas yapılarak varılır. Biçok kıyas çeşidi var. Tümdengelimde kıyasın büyük öncülünden küçük öncülüne; tümevarımda kıyasın küçük öncülünden büyük öncülüne varılır; orta terimler buna göre kurulur. ... İran ve İsrail-ABD savaşında kıyasın ve misillemenin “ilginç örneklerine” rastladık. Taraflar, “şerefli bir çıkışla/sonuçla = ateşkesle” (= kıyasla)! bu savaşa son verdiler. Savaşı İsrail'in başlattığını biliyoruz; İran da misilleme yaptı. Ölümler ve maddi kayıplar “doğru”! (= eşit = denk) bir şekilde kıyaslandı. İki taraf da eşit = d...

CAHİLLİĞİMİ İTİRAF EDİYORUM.

Geçen Cuma (20 Haziran günü) hastaneydim. Bahçede otururken, ayakkabı boyacısı ile etrafı temizleyen görevlinin konuşmasına şahit oldum. İran-İsrail Savaşını konuşuyorlardı. Temizlik görevlisi, ayakkabı boyacısına : “Bırak abi, danışıklı dövüş.” dedi.  Onca eğitimime ve okumalarıma rağmen, belki de ilkokul mezunu olan temizlik görevlisi kadar “feraset sahibi” olmadığımı ve ondan daha cahil olduğumu itiraf ediyorum.  Kim kazandı, kim kaybetti?!. Ekonomik olarak silâh şirketleri; psikolojik olarak ABD; siyasal olarak İsrail. Kaybeden, İran. İran’ın “tehdit”! olarak görülen gücü zayıflatıldı. İsrail, Ortadoğu’daki düşmanlarını tek tek zayıflatıyor. Önce Hizbullah, sonra İran, sıra Türkiye’de... İsrail’e “arz-ı mev’ûd” için alanlar açılıyor. “Oyun”! bitmedi; sadece ateşkes ilân edildi. Güçlüler daha güçlü, zayıflar daha zayıf hâle geldi. Bunun vebalini İran’ı yalnız bırakanlar da ödeyecek. Ne oldu?!. Belirleyici olan ne ideoloji, ne de din; sadece ekonomi. Din ile ideolojiye “fiki...

SATRANÇ

Satranç, “siyah-beyaz zeminde” 32 “taşla” oynanan  bir “zeka” oyunu.  Siyah-beyaz zemini, kendimize ve dünyaya; 32 taşı da içimizdeki ve dışımızdaki güçlere (= duygu-düşünce ve ülkelere) transfer edebilirsiniz. Dış dünya, içimizdeki iyi-kötü duygu ve düşüncelerin (= taqvâ ve fücûrun) organize olmuş şeklidir. Bilelim ki bu “oyun”, dünya kurulduğundan beri oynanıyor; kıyamete kadar da oynanacak. Bu oyunun içimizdeki kısmı, “gizli” (= görünmüyor); dışımızdaki kısmı, “alenî” (= âşikâr). Bazen bu oyun, mola veriliyormuş = artık oynanmıyormuş gibi görünse de, oyun aslâ durmuyor; sadece kimi zaman şiddetleniyor, kimi zaman da sakinleşiyor. (Bu oyunda, karşılıklı 8 piyon, 2 at, 2 fil, 2 kale, 1 vezir, 1 şah var.) Bu oyun, görünürde çoğu zaman piyonlarla oynanan bir oyun; şahlar, kalelerini tahkim etmek için çoğu zaman piyonlar/ını, ara ara da atlarını ve fillerini kurban ediyorlar; zorda kalınırsa da vezir devreye alınıyor. bütün “taşlar” şahları korumak için var. Şah, mat olursa, oyu...

SAVAŞ ve TEKNOLOJİ

Savaş teknolojisi. Eskiden savaşlar, kılıç, kalkan, oklar ve atlarla yapılırdı. Şimdi, uçaklar, füzeler, tanklar, ihalar ve sihalarla (= insansız hava araçları ile) yapılıyor. Teknoloji gelişti; artık savaşlarda neredeyse insan kullanılmıyor ama insanlar ölüyor = öldürülüyor. Bu savaşlarda kitlesel bir şekilde ölen = öldürülen insanlar, savaşanlar değil, masumlar. Teknoloji, tüm hayatımızı değiştirip dönüştürdüğü gibi savaş hukukunu (= ahlâkını) da değiştirip dönüştürdü. Teknolojik kolaylık, teknolojik zorluğu da beraberinde getirdi. Savaşlardan, artık sadece savaşan taraflar değil herkes, ekonomik ve psikolojik olarak etkileniyor, zarar görüyor. Umarım, bu durum, şu soruları sormamıza neden olur : Bu (kadar ileri) teknoloji bizim için (de) gerekli mi; bu teknoloji daha çok, kimin işine yarıyor; bizim de onlar gibi böyle bir teknolojik rekâbete (= yarışa) girmemiz, bu teknolojiye sahip olmamız doğru mu; bu işin sonu nereye varır; farzı muhal, bu yarışta onları geçtiğimizi anlarlarsa, 1...

FETİH = FETH = فتح

Fetih : Açma. Açılma. Güç kullanarak bir yeri, bişeyi ele geçirme. “Kapalı ve sıkışmış” bişey (= bi yer) açılır = fethedilir. Fizikî güç kullanarak bişeyi (= bi yeri) açmak ile iknâ ile bi kalbi (= bi gönlü, bi ülkeyi) açmak = fethetmek arasında fark vardır. İknâ ile açılmayan (= fethedilmeyen) kalpler (= gönüller, ülkeler), fethedilmiş sayılmazlar; oralar işgal (= gasp) edilmiştir. Amerika’nın elinde güç var; ve bu gücünü, kuş uçuşu 10.000 km uzaktan çok rahat bir şekilde (= hiçbir engelle karşılaşmadan) kullanılıyor; ülkeleri vuruyor, işgal ediyor ama o ülkelerdeki gönülleri (= kalpleri) aslâ fethedemiyor. Gönüller (= kalpler) fethedilmeden, ülkeler fethedilemez.  Mekke’nin fethinde güç vardır ama o güç, fetih esnâsında kullanılmamıştır. “izâ câe nasrullahi vel feth; ve raeyte-nnâse yedhulûne fî dînillahi efvâcâ; fesebbih bihamdi Rabbike vesteğfirHu, inneHû kâne tevvâbâ.” (110/1-3.) Feth, Allah’ın yardımı (= nasrullahi) olmadan olmaz. Allah’ın yardımı da, önce fâtihlerin kalbine ...

SÛRET, SÎRET ve SÜNNET

Bizler, “neredeyse” sîret ve sünnet kelimelerini birbirlerinin yerine, müteradifmiş gibi kullanıyoruz. Sûret, şekil; sîret, hayat; sünnet, gidişat (= yol, metod, tarz) demek. Sîret-i Nebî veya Siyer-i Nebî, Nebî’nin hayatı; Sünnet-i Nebî, Nebî’nin hayat tarzı = yaşamı.  Her hayatın bir (görünür) sûreti (= şekli); bir sîreti (ruhu) var. Sünnet (üzere) olan hayatlar, Nebî’nin hayat tarzını, yaşam biçimini, O 'hayatın ruhunu' kendisine örnek (= rol model) alan hayatlardır. Nebî’nin hayatı, herkes için “en güzel örnektir; O, üsve-i hasenedir”; çünkü O, Allah’ın Rasûlüdür. Pekiî, bizler Onun döneminde ve Onun yaşadığı şartlarda yaşamıyoruz; hâl böyleyken Onun örnekliğini nasıl “taklit” edeceğiz, ve kendi “sîretimizi ve sünnetimizi”! Onun Sîretine ve Sünnetine nasıl uyduracağız?!. Onun sûretinden değil, sîretinden dersler çıkararak; Onun Sünnetindeki “ilkelere” uyarak. Onun sûreti, Onun yaşadığı şartlarla şekillendi, ama sîreti ve sünneti, milâdî 610 ilâ 632 yılları arasında Kur’ân’...

VUKÛFİYET

Olup-bitenleri anlama. Kelimenin kökü, vakf. Vakfe, durma; arafe, “bilme, anlama” (= tanıma); anlama için durma, düşünme, Arafat’ta vakfe yapma. Buradaki Arafat (= Arefe), Mekke’deki bir bölge (= dağ-tepe) değil, içimizdeki “bilge”!. Bize öyle telaşlı bir hayat sunuyorlar ki, bu telaşın (= yoğun meşguliyetin) içinde olup-bitenleri anlayamıyoruz. Durup düşünmemiz (= Arafat’ta vakfe yapmamız), sonra da şeytanın (= şeytanî güçlerin) elinden kalbimizi = vicdanımızı kurtararak “Kâbe’yi” tavaf etmemiz = korumamız gerekiyor. Bilelim ki Kâbe de kuşatılmış durumda!. ... “Modern Müslüman”!. Küresel güçlerin işine gelen yalanlar, medyanın propaganda gücü kullanılarak kültür-sanat ve edebiyatla öyle bir kamuflaja ve ambalaja tâbi tutuluyor ki, biz bunları gerçek ve cazip buluyor ve çok kolay satın alabiliyoruz. Bilmiyoruz ki bunlar, bizi biz yapan, bize kişilik ve kimlik veren şeyler. Böyle bir kişilik ve kimlikle “doğru ve samimî bir Müslüman” olmamız ve şeytanî güçlere karşı koymamız aslâ mümkün...

SON YÜZYILDA DÜNYA

Bu yüzyıllık okuma, neredeyse Türkiye Cumhuriyeti ile de yaşıttır. Önce, kısa kısa ana başlıklar : • I. Dünya Savaşı (1914-1918.) • Çanakkale Savaşı. (18 Mart 1915-9 Ocak 1916.) • Skyes-Picot Anlaşması. (16 Mayıs 1916.) : Osmanlı topraklarının parçalanması anlaşması. • Balfour Deklarasyonu. (2 Kasım 1917.) İngiltere’nin Filistin’de İsrail’e toprak vermesi. • Rus Devrimi. (25 Ekim 1917.) • Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşu. (29 Ekim 1923.) • Dünya Ekonomik Krizi. (1929.) • II. Dünya Savaşı. (1 Eylül 1939-14 Ağustos 1945.) • Birleşmiş Milletlerin Kuruluşu. (24 Ekim 1945.) • İsrail’in Kuruluşu. (14 Mayıs 1948.) • İran Devrimi. (16 Ocak 1979.) • Berlin Duvarının Yıkılışı. (1989.) • Afgan Savaşı. (1979-1989.) • İran-Irak Savaşı. (1980-1988.) • Körfez Savaşı. (1990-1991.) • 11 Eylül Saldırıları. (11 Eylül 2001.) • Suriye İç Savaşı. (2011- 2024.) • Gazze Savaşı. (7 Ekim 2023. Devam ediyor. ) • İran-İsrail Savaşı. (13 Haziran 2025. Devam ediyor.) Sonra genel ...

ELLİ ARTI BİR = 50+1.

Demokrasilerde 50+1 oyu alan parti iktidar olur. Oy veren milletin yarısından bir (1) fazlası oyunu bir partiye tevcih etmişse; o millet, o partiye ülkeyi yönetme hakkını da vermiştir; geride kalan 49, 50+1’in tercihine uymak zorundadır. Neticede (= son tahlilde) iktidarın “esas belirleyicisi”, iki (2) kişidir; geri kalan 98 kişinin oyu, o kadar da “değerli”! değildir; ama, başlangıçta 100 kişinin (= herkesin) oyu eşittir. Bu iki kişi, 49’luk kesime geçerse, iktidar değişir. Meseleye böyle bakarsak, demokrasilerin iktidarı bıçak sırtı bir iktidardır. Esas konum bu değil, bana sorulan şu soru : Yazmayı neden bıraktın?!. Yazmayı bırakma kararım da, 50+1 gibi bıçak sırtı bir karar. Bu karar için, bir-iki gerekçe de sunayım. Eğitim düzeylerini bildiğim muhataplarım bile yazılarıma zerre katkı sunmadılar; ki bunlar : imamlar, öğretmenler, bürokratlar ve üniversite hocaları. Yaklaşık beş (5) yıldır, günde 3-4 yazı yazdım (toplamda 2765 yazı); bu yazılara hiç itiraz gelmedi desem yanlış bi şe...

NORMALLEŞME

Neye göre normal, bu normali (= normu) kim belirliyor?!. Hâkim dünya düzeninin patronları.  İran-İsrail savaşının bitmesi, normale dönülmesi (= normalleşme) olarak dillendiriliyor. Bunun için İran’daki “molla rejiminin”, batı tipi bir rejime dönüştürülmesi hedefleniyor. İran’daki “molla rejimi”, İranlılar için de benim için de “normal” bir rejim değil. Gerekçem de şu : Molla rejimi, mezhepçi renkleri baskın bir rejim; ama, kurulmak istenen rejim de bu rejimden daha iyi bir rejim olmayacak.  İşin bir başka boyutu da şu : İsrail’deki rejimin normal olup-olmadığını sorgulamamak. İşin “ilginç” yanı, hâkim dünya düzeninin patronları, İsrail’deki rejimi “normal” görüyor ve destekliyor. Hâkim dünya düzeni “normal” olsa ve insanlığa umut va’detse, “normalleşmeyi” anlarım. Onların “normalleşme” dedikleri, zâlim ve adâletsiz dünya düzenine entegrasyon = uyum. Normali (= normları), kimseden çıkarı olmayan ve herkesin çıkarını âdil bir şekilde koruyan âlemlerin Rabbi Allah belirlemediği s...

SINAV

Geçen hafta LGS sınavı vardı; bu hafta da YKS sınavı var. Sadece çocuklarımız mı giriyor sınavlara?!. Hayır. Hepimiz sınavdayız. Her sınavın çok basit, orta düzeyli ve çok zor soruları olur; bizim sınavımızın da öyle. Biliyoruz ki zor soruların “puan değeri”, diğer sorulardan yüksektir;  “iyiyi”! belirleyen sorular, bu sorulardır. Hayat sınavının soruları, hayatın her alanına ve her ânına yayılmıştır. Cebimizdeki paranın varlığından (çokluğundan) ve yokluğundan (azlığından) tutun da tüm insanî ilişkilerimize kadar her şey ve her olay, bizim için bir imtihan sorusudur. Zor sorular ise, zor zamanlarda (= zor durumlarda) sorulur. Dediğim gibi, bu soruları herkes cevaplayamaz; ya yanlış cevaplar ya da es (= boş) geçer. Zor sorunun (soruların) sorulduğu bir zamanda ve durumdayız. Rabbim herkese, sınav şuuru ve kolaylığı nasip etsin. Denenmeden elenme ve Rabbin Katında “torpil” olmaz.

MAFYA DÜZENİ

Mafya, ‘işleyen adâletin’ zayıflaması sonucunda, çıkara (= menfaate) dayalı olarak zorbaların (= zâlimlerin) kurduğu düzen. Elbet, bu mafya düzeninin de bir hukuku var. = Mafya hukuku. Hukuk, hakların belirlendiği veya düzenlendiği nizam. Mafya düzeninde hakları, tek taraflı olarak mafya üyelerinin kişisel çıkarları (= menfaatleri) ve güç/leri belirler, düzenler. Dünya, tam bir mafya düzeni ile yönetiliyor. Bu mafyanın üyeleri, uluslararası hukuku hiçbir şekilde tanımıyor ve tüm dünyada kendi hukukunu uyguluyor. Mafya hukukuna maruz kalanlar da, çaresiz bir şekilde kendini savunmaya çalışıyor. ... Bizim “normal bildiğimiz hukuk” da “mafyatik bir hukuk” olabilir. Güçlülerin lehine, güçsüzlerin aleyhine çalışan her hukuk, mafyatik bir hukuktur. Bu yüzden hakları, Hakk belirlemelidir; çünkü Hakk’ın taraf tutması aslâ mümkün değildir.  Hakk’ın belirlediği hukuku (= dini, düzeni) tanımayan herkes, mağdurdur. Mağdur : Gadre (= haksızlığa) uğramış, hakkı yenmiş, zarar görmüş kişidir. İnsa...