Kayıtlar

NEREDEN NEREYE GELDİK?!.

Nereden Nereye Geldik?!. Bu metin, kimseyi korkutmak için değil; insanın kendi içine kulak vermesi için yazıldı. İlk insan, yanıldığında durdu; sözü kısa, yükü ağırdı : “Rabbena zalemnâ enfusenâ...” dedi. Ne şart saydı ne gerekçe üretti. Fiili üstlendi, emâneti kabul etti ve hata, itirafla kapandı. Bugünün insanı ise durmuyor; açıklıyor, yanlışını savunuyor, hatasını bağlama yerleştiriyor. Dil inceldi, mazeret çoğaldı. Suç yok gibi, ama sorumluluk da yok. Bugün isyan, açık değil; dağınık . Eskiden şeytan dışarıdaydı, düşmandı; şimdi içeride/n bir danışman gibi konuşuyor. Bu yaptığım ‘mantıklı, makul kaçınılmaz’ diyor. Eski insan, şeytanı düşman biliyordu; bugünün insanı, şeytanı danışmanı gibi dinliyor. O zamanlar insan, şeytanı Rabbinin kendisini imtihan için yarattığı bir varlık olduğunu biliyordu. Şimdiki insan, kendi yaptıklarının arkasına saklanıyor. “ Bu imkânları Sen bana verdin, ben de ürettim, yaptım. ” diyor; imtihanı imkâna, emâneti gerekçeye çeviriyor. ... Bazen bir söz kul...

ÖZÜ OLMAYAN SÖZLER

Özü Olmayan Sözler Yazı çoğaldı, söz azaldı. Daha doğrusu söz var ama öz/ü yok. Cümleler kuruluyor, metinler yazılıyor, ekranlar doluyor; fakat insanın içine dokunan, yük alan, bedel isteyen söz seyrekleşiyor. Çünkü söz, sadece söylenen değildir; sözü, söz yapan, dayandığı özdür. Eskiden sözün bir ağırlığı vardı; söyleyenini bağlar, taşıyana sorumluluk yüklerdi. Söz vermek, kendini vermekti. Bugün ise söz, kolayca söyleniyor; kolayca çoğaltılıyor, paylaşılıyor; kolayca terk ediliyor. Geriye sadece yankı kalıyor. Yankı gürültülüdür ama köksüzdür. Yazı, aslen sözün izidir. Sözden doğar, ona dayanır. Söz yoksa yazı da yetim kalır. Bugün yazı, çoğu zaman söze yaslanmıyor; başka yazılara yaslanıyor. Metinler, başka metinlerin dilini tekrar ediyor. Böyle olunca yeni yazılar çıkıyor ama yeni sözler çıkmıyor. Taklit yazılar çoğalıyor; özü olmayan sözler dolaşıma giriyor. Eskiden insan, söz söyleyen bir varlıktı, sadece aklından geçenleri dile getirdiği için değil; muhatap olduğu için söz söyle...

UMUT HAKKI

Umut Hakkı Bu metin, herhangi bir kişi, dava veya yargı süreci hakkında hüküm vermek amacıyla değil; umut, adâlet ve vicdan arasındaki ahlâkî dengeye dair ilkesel bir muhasebe yapmak için kaleme alınmıştır. Umut hakkı (right to hope), Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin içtihatlarından doğan bir kavramdır. AİHM’in temel yaklaşımı şudur : İnsan, bütünüyle umutsuzluğa mahkûm edilirse, ceza ıslah edici olmaktan çıkar; bir noktadan sonra adâlete değil, yok etme aracına dönüşür. Şunu baştan söylemek gerekir : Umut hakkı af değildir. Cezayı ortadan kaldırmaz; en fazla, şartlara bağlı olarak hafifletebilir. Umut hakkının asıl amacı, “kurtuluşu garanti etmek” değil; ıslah ihtimalinin hâlâ canlı olup olmadığını sınamaktır. Ne var ki umut hakkı, adâlet duygusunu zayıflattığı ânda, ahlâk çöker. Birçok cana kıymış birinin, “umut hakkı” gerekçesiyle serbest bırakılması; eğer ma’şerî vicdanı tatmin etmiyorsa, toplumda onarılması zor yaralar açar. Vicdanın yaralandığı yerde kötülük sıradanlaşır; büyük...

KÖRELME = ATROFİ

Körelme = Atrofi  ve Diri kalmanın yolları I. Büyük Çekiliş : Konforun Yumuşak Esareti Bugün insanlık, tarihinin en sinsi prangasıyla karşı karşıya : Konfor. Eskiden zincirler demirdendi ve can yakardı; bugün zincirler hız, kolaylık ve hata payının azalması vaadiyle pamuktan dokunuyor. İnsan, düşünme, tartma ve yanılma zahmetinden kaçtıkça; direksiyonu daha iyi hesaplayan sistemlere bırakıyor. Ancak unutulmamalıdır ki; zihin devredilince, her şey devredilir. Karar yetisini sisteme bırakanın elinde, yalnızca biyolojik bir varlık kalır; özne gider, nesne kalır. II. Bilişsel Atrofi : Kullanılmayan Yetinin İptali Yapay zekâ insanın yerine geçmiyor, insanın içindeki o kadim boşluğu, yani sorumluluk alanını boşaltıyor. Zihin, bir kas gibi dirençle (zahmetle) büyür. Sürtünmenin (zahmetin) olmadığı, her cevap saniyeler içinde sunulunca bilişsel atrofi (zihinsel körelme) kaçınılmaz oluyor. Hafıza dış hafızaya, muhakeme otomatik modellere, sezgi ise verilere devrediliyor; insan kendi iç kayn...

KAYBOLUŞUN EŞİĞİNDE

Kayboluşun Eşiğinde İnsan, tarihte ilk kez aklını başka bir insana değil; bir sisteme, bir işleyişe, bir “daha iyi hesaplayan şeye” devretmenin eşiğinde duruyor. Dün hakikat, çoğunluğun oyuna ve beğenisine bağlanmıştı; bugün algoritmanın sıralamasına, yarın ise “yapay zekâ böyle söylüyor” hükmüne bağlanmak üzere. Bu, teknolojik bir ilerleme yahut tarafsızlık arayışı değil; insanın düşünme, tartma ve sorumluluk alma yükünden yavaş yavaş çekilmesidir. Artık hemen her alan “YZ destekli” yapılıyor : Eğitim, sağlık, hukuk, güvenlik, ekonomi, iletişim… Karar süreçleri YZ ile hızlanıyor, hatalar azalıyor, verimlilik artıyor. Fakat tam da bu noktada sorulması gereken soru erteleniyor : Bu süreçlerde insan nerede duruyor?!. Karar veren mi, onaylayan mı; düşünen mi, denetleyen mi; yoksa yalnızca sistemin ürettiği sonucu uygulayan bir ara unsur mu?!. YZ, insanın yerine geçmiyor; fakat insanın yerini boşaltıyor. Hatırlama yetisi dış hafızalara, muhakeme otomatik modellere, tercih ise öneri sisteml...

DÖNÜŞÜM MODELİ

Dönüşüm Modeli Tebliğ, hayatın içinden (ve) fiilen yapılmalıdır; söz ve teori ancak rehber olabilir. Hayat her zaman öndedir. Ancak bu, hayatın kendiliğinden ideal olduğu anlamına gelmez. Hayat çoğu zaman dağınık, çelişkili ve yaralıdır. İşte Metin/Mushaf, tam da bu hayatı ideal kılmak için indirilmiştir. Rasûlullah (sav) ise bu ideali hayatta mümkün kılan canlı örnek olarak gönderilmiştir. Kur’an, hayattan kopuk bir teori kitabı değildir; Rasûl de metni hayata dışarıdan dayatan bir uygulayıcı değildir. O, hayatın içinden yürüyerek metni hayata tercüme eden köprüdür. Bu yüzden Kur’an’ı Rasûl’den, Rasûl’ü hayattan, hayatı da Kur’an’dan koparan her yaklaşım zorunlu olarak eksik ve sakattır. Mûsâ-Hızır kıssası bu dönüşüm modelinin özlü bir anlatımıdır. Hızır, Mûsâ’ya : “otur da sana anlatayım” dememiştir. Bilgiyi sınıf ortamında değil, yolun içinde, yaşanan olayların tam ortasında öğretmiştir. Çünkü hakiki bilgi, önce yaşanır; anlam, sonradan açılır. Hayat, bir yolculuktur; öğrenme de bu...

USÛL ARAYIŞI

KUR’AN’I ÇAĞA TAŞIYACAK BİR USÛL ARAYIŞI Giriş : Yanlış Soru Nerede Başlıyor?!. İslâm düşüncesinde vucûb alellah (Allah’a bir şeyin vacip kılınması) tartışması, çoğu zaman Allah’ın fiillerini savunma niyetiyle ortaya çıkmış; fakat farkında olmadan yanlış bir aklî konumlandırmaya kapı aralamıştır . Sorun, Allah’ın adil, hikmetli ve abes iş yapmayan bir ilâh oluşunda değil; bu niteliklerin insan aklı tarafından bir zorunluluk rejimine dönüştürülmesindedir. Kur’ân, Allah’ı savunmayı değil; kulu hizaya sokmayı hedefler. Bu nedenle mesele “Allah ne yapmak zorundadır sorusu değil, insan, Allah’ın koyduğu düzeni nasıl doğru bağlar.”, sorusudur. Vucûb Alellah : İyi Niyetli Ama Yanlış Konumlanma Mu‘tezile’nin aslah teorisi , Allah’ın kullar için en iyiyi yapmakla yükümlü olduğu fikrine dayanır. Bu yaklaşım, zulmü Allah’tan tenzih etme hassasiyeti taşır; ancak şu bedeli öder: Allah, fiillerinde aklî ölçülere tâbi kılınır. Hikmet, özgür bir irade tecellisi olmaktan çıkar. İlâhî fiiller, kulun ö...

İLMİN HAYSİYETİ

İLMİN HAYSİYETİ : PUSULA, YOL VE MENZİL Giriş : İlmin İstikamet Krizi İlim, bugün modern dünyanın ellerinde devasa bir veri yığınına dönüşmüş; anlamını ve amacını yitirerek sadece sosyal itibar devşirilen bir “kariyer basamağı” haline getirilmiştir. Oysa ilim, bir amaç değil; insanı, “insan-ı kâmil” kılan amaçlar hiyerarşisindeki bir üst araçtır. 1. Doğru Kıble : Mushaf ve Eûzü-Besmele İlim, doğası gereği bir yorumdur. Her yorum ise sapmaya mahkûmdur; bu sapmayı engelleyecek yegâne unsur ise “doğru bir pusuladır.” Bu pusulanın sabit kuzeyi, bozulmamış olan Metin = Mushaf’tır. Metne yaklaşırken çekilen Eûzü-Besmele, sadece bir ibâdet değil, ilim yolcusunun niyetini ve haddini beyan etmesidir. “eûzü” ile kendi nefsinin hırslarından Hakikat’e sığınan, “besmele” ile bilgisini Allah’ın adıyla mühürleyen kişi; ilmi sosyal itibara değil, haşyete ve ahlâka yönlendirmiş olur. 2. Kemalât Hiyerarşisi : İlimden Marifetullah’a İlmin değeri, ulaştırdığı menzil ile ölçülür. Bu hiyerarşide duraklar be...

İLMİN İTİBARI

İlmin İtibarı (Haşyet ve İnsan Olmanın Temeli) İlme itibar verirseniz, ilim de size itibar verir ve sizi ahlâklı kılar. Bugün ilimle uğraşanların çoğu, ilmin itibarını sosyal itibara dönüştürmeye çalışıyor. Üç-beş tırı-vırı makale, bir toplama-çakma (çalma = copy-paste) kitapla profesör oluyor; ardından dekan, rektör, genel müdür, bakan gibi mevkilere ulaşmaya bakıyor. Oysa ilmin itibarı, toplumsal itibardan yüksektir. İlmi, ilimden daha düşük bir itibar seviyesine transfer edenlerin kendi itibarları da doğal olarak düşüşe geçer. İlmin Ahlâk Ölçüsü ve Sapma İlmin ahlâk ölçüsü, bilginin niyet ve sorumluluk ekseninde kullanılmasıdır . İlim, kişinin kendisini ve toplumu doğruya yönlendirmesine hizmet ediyorsa ahlâkî olarak değer taşır. İlmi sosyal itibara devşirenlerde ise bir ahlâk kayması ortaya çıkar. Bilgi artık haşyet ve sorumluluk ekseninde değil, kişisel prestij ve çıkar ekseninde işlev görmeye başlar. Haşyet kaybı ve amaç sapması, ilmin dönüştürücü gücünü zayıflatır ve ilmi toplum...

SECDE, KULE VE DİNDARLIK

SECDE, KULE VE DİNDARLIK Epigraf : Din konuşmuyoruz; dinle bakan bir zihnin, dünyayı nasıl okuduğunu konuşuyoruz. Giriş : Adını Koyalım Bu metin bir din teklifi değildir. Bir inanç vaazı da değildir. Bu metnin yaptığı şey; dindarlığın dünyayı nasıl okuduğunu görünür kılmaktır. Bugün yaşadığımız kriz bir din krizinden çok, dine bakan zihnin dindarlık krizidir. Din yerli yerinde durur; fakat dinle bakan zihin dağılmıştır. Bu dağınıklık, çoğu zaman seküler kavramlarla düşünmeyi, sonra da bunları dinî kelimelerle süslemeyi beraberinde getirir. İşte bu metin, tam burada bir duruş ve soruş denemesidir. I : İki Metafor : Kule ve Secde Modern zihin, kendini kule metaforuyla anlatır : Yükselmek, hâkim olmak ve hükmetmek. Bu zihniyet için eğilmek bir zaaftır. Müslüman zihin ise dünyayı secde ile okur. Burada yükseliş, eğilerek olur. Ancak bu eğilme kula değil, Rabbe yöneliktir; bu yüzden içteki tevazu, dıştaki vakarı doğurur. II. Saf ve Secde : Adâlet ve Kurtuluş Dindarlığın ahlâki omurgası, na...

YÜKSELEN KULE, ÇÖKEN İNSAN

YÜKSELEN KULE, ÇÖKEN İNSAN (Nisan 2025’de burada/bu blogda Kule adlı bir yazı kaleme almışım; bu yazı, o yazının dün paylaştığım görsel okumasına göre şerhi veya yeni bir versiyonu.) “Firavun dedi ki : Ey Hâmân, bana yüksek bir kule (= صَرْحاً) yap!. (Belki) Mûsâ’nın ilâhına muttalı’ ( (فَاَطَّلِع َ= olurum…” (40/36–37) Kule nedir, neden/niçin yapılır?!. Kule, yüksek binadır/yapıdır. Yere hâkim olmak; yeri, yüksekten gözetlemek için yapılır. En eski kulenin Babil Kulesi olduğu söylenir. Babil, bâb’tan (= kapıdan) türer; “göklerin kapısı” anlamına gelir. İstanbul’daki Galata Kulesi de 14. yüzyılda yapılmış bir gözetleme (= panoptikon) kulesidir. Firavun’un yaptırmak istediği kule, Mûsâ’nın ilâhını görmek (= O’na muttalı’ olmak) içindi. Firavun, kendisinden başka ilâhın olmadığına inanıyordu; “ Sizin en yüce rabbiniz benim.” (ene rabbiküm-ül a‘lâ) (79/24) demişti. Devir değişti mi?!. Şeklen. Modern kuleler (= çok yüksek binalar) inşâ edilmeye devam ediliyor; “istikbal, göklerdedir” de...

İNSANIN ŞEYTANLA MÜCADELESİ

İnsanın Şeytanla Mücadelesi : İrade, Arzu ve Sınırlar İnsanın şeytanla mücadelesi, dışarıda görünen bir kavga değil; içeride, irade ve arzular üzerinden yürüyen bir süreçtir. Kur’ân, şeytanı mutlak bir güç olarak değil, insanın rızasıyla etkili olabilen sınırlı bir etki olarak konumlandırır. Bu sınır açıkça konur : “ Benim kullarım üzerinde senin hiçbir gücün yoktur. ” (İsrâ 17/65) Bu ifade, şeytanın zorlayıcı bir otorite olmadığını; etkisinin ancak iradesi zayıf, içi dağınık, rızasını gevşetmiş insanlarda ortaya çıktığını gösterir. 1. Merkez : İrade İrade, insanın mihveridir. Melek de, şeytan da insana doğrudan hükmetmez; insanın yönelimlerine göre alan bulur. Kur’ân’ın şeytanla ilgili tüm uyarıları, insanı edilgen değil sorumlu bir özne olarak ele alır. Şeytanın kendi itirafı da bu gerçeği teyit eder : “ Benim sizin üzerinizde bir zorlayıcı gücüm yoktu; ben sadece çağırdım, siz icabet ettiniz. ” (İbrâhîm 14/22) 2. Arzular Araçtır, Öz Değil Her arzu şeytanî değildir. Arzular nötr araç...

SINANMANIN SINIRI : TEVEKKÜL

Sınanmanın Sınırı : Tevekkül İşi Allah’a havale etmek, ilk bakışta rahatlatıcıdır. İnsanı yükten kurtarır, zihni sakinleştirir. Ancak bu tavır, doğru anlaşılmadığında tehlikeli bir yere savrulabilir. Tehlike, Allah’a güvenmekte değil; güveni sorumluluktan kaçışa dönüştürmektedir. Tevekkül, çoğu zaman yanlışlıkla pasiflik gibi algılanır. Oysa tevekkül, işi Allah’a devretmek değil; o işi sonuna kadar üstlenip, sonucunu Allah’a bırakmaktır. Kul, elinden geleni yapar; tedbiri alır; gayreti gösterir. Bu yönüyle tevekkül, çiftçinin tarlada yatması değil; toprağı sürüp tohumu ektikten sonra, elinde tırmıkla gökyüzüne bakıp yağmuru bekleyişindeki huzurlu bekleyiştir. Çiftçinin ruh hâli bozulmuşsa, o artık yükü taşımıyor, yükün altında eziliyor demektir. Ruhun bu sarsıntısı, elinden geleni yapmanın huzurundan çıkıp, elinde olmayanı kontrol etme hırsına –yani gizli bir sahiplik iddiasına– yenik düştüğünün; dahası, sonuç üzerinde otorite kurmaya çalışarak gizli bir ilahlık ve şirk iddiasına soyun...

TOHUM VE TOPRAK

Tohum ve Toprak İki kelimeyi de hem gerçek (düz) hem mecaz (metaforik) anlamlarıyla kullanacağım. Önce düz anlam. Tohumu toprağa ekeriz; o bize meyve ve sebze verir, biz de yeriz. Meyve ve sebzeyi sadece toprak üretmez; Güneş ve yağmur da (= rahmet de) ona yardım eder. Toprak daha fazla ürün versin diye gübrelenir. Eskiden bu gübre doğaldı; hayvan pisliğindendi. Bugün ise kapitalizm, toprağı da tohumu da kirletti. Tohumlar GDO’lu oldu; toprak, kimyasal gübreler ve sanayi atıklarıyla (= biyolojik ve kimyasal atıklarla) doldu. Şimdi mecazî/metaforik anlam. Mecazen, bugünün tohumunu bilgiye, toprağını da bizlere benzetiyorum. Bugün hem bilgi kirlendi hem de bizler. Temiz kalan hiçbir şey yok mu?!. Var : Vahiy. Vahiy, hem bilgiyi hem bizleri - yani hem tohumu hem de toprağı - temizleyebilecek güçtedir. Burada kritik bir noktaya daha işaret edeyim : Kirlenme sadece dışarıdan olmaz; alışkanlık hâline geldiğinde içselleşir. Toprak, akılsız olduğu için zehri tanımaz; tohumu ayırt edemez; ne ve...

BUGÜNÜN "LÂ"SI

Çakışma Kaderdir, Ayrım Kazançtır : Çağdaş “Lâ”nın Anatomisi 1. Giriş : Meselenin Zemini Ekonomimiz (= midemiz) hangi sermaye ile besleniyorsa, duygularımız ve aklımız - dolayısıyla kültürümüz - de büyük ölçüde o sermaye ile beslenir. Bugün küresel sermaye yalnızca üretim ve tüketimi değil; zamanı, dili, dikkati ve arzuyu da düzenlemektedir. Bu durumu hesaba katmadan söylenen her red ve kabul, kaçınılmaz olarak âfâkî ve sözde kalır. Bu çağın “lâ ve illâ”sı, tam da bu zeminde yeniden düşünülmek zorundadır. 2. Klasik “lâ” ve Bugünkü Tıkanma Klasik “lâ”; açık bir reddiye, görünür bir kopuş ve net bir sınırdı. Bu mümkün olabiliyordu; çünkü mekân, zaman ve rızık, büyük ölçüde ayrıştırılabilirdi. Bugün, mekân ortaktır, zaman senkronizedir, rızık zincirlenmiştir. Bu şartlar altında mutlak kopuş iddiası çoğu zaman söylemsel kalmakta, hayatta karşılık bulamamaktadır. 3. Çakışma Neden Kaderdir?!. Aynı pazardan besleniyor, aynı ekranlara bakıyor, aynı saatle yaşıyoruz. Bu çakışma bir ahlâkî ...

NÛR-DUMAN-ZULÜMÂT ONTOLOJİSİ

İnsan, Şeytan, Melekler ve Nûr - Duman Ontolojisi : Dinî ve Kozmik Perspektif Bu metin; Kur’anî referanslar ve klasik varlık mertebeleri üzerinden, nûr-duman ekseninde bir ontoloji ve kozmoloji sunar. Amaç; “yoktan var etme” (ibdâ), başlangıç (mebde) ve tecelli prensiplerini modern fiziğin “ alan ” ve “ entropi ” kavramlarıyla birleştirerek bütüncül bir varlık tablosu inşâ etmektir. 1. Mebde' : Nûrî Yaratılış ve İbdâ (Kur’an 24/35, 2/30) Her şeyin ilkesi (mebde'), nûrî bir öze dayanır. Varlık, mutlak yokluğun değil, ilâhî iradenin “ibdâ” (örneksiz ve yoktan var etme) sırrıyla vücud sahasına çıkarılmıştır. Kuantum Karşılığı : Kuantum fiziğindeki Vakum Dalgalanmaları, hiçbir şeyin olmadığı bir “ boşluktan ” potansiyelin parçacık olarak fışkırması gibi, ibdâ sırrını somutlaştırır. Nûr, tüm varlığın üzerinde titreştiği temel bir “ Varlık Alanı” (Quantum Field) olarak bu mebde’yi temsil eder. 2. Tecelli : Ontik Fenomenoloji ve Yoğunluk Dereceleri Nûr, tek bir kaynaktan gelse de tece...

NAMAZ VE HAYAT

Hayatın Namaz, Namazın Hayat Olması  Varlık, bir “Hamd” beyanıyla başlar ve bir “canlılık” (= tahiyyât) iadesiyle kemâle erer. Fâtiha ile ilân edilen mutlak mülkiyet, kulun şahsi serüveninde namaz ile bir “ yaşantı ” halini alır. 1. Başlangıç Noktası : Hamdin Hakikati Elhamdü li’llâhi Rabbi’l-âlemîn ifadesi, hamdin bir fiil olmaktan önce bir hakikat olduğunu beyan eder. Hamd, varlığın ve düzenin yegâne kaynağına âidiyetin ilanıdır. Âlemi Allah’tan başka kimse terbiye edemeyeceği için, tam hamd zaten yalnızca O’na aittir. Bu, hamdin Allah’a nispet edilmesi değil; hamdin zaten O’na ait olduğunun bildirilmesidir. 2. Secde: Manevî Ölümden Dirilişe Namazın iç ritmi bu hakikati bedene yazdırır. Secde; benliğin, iddianın ve ayakta durma kudretinin çöküşü, yani manevî ölümdür. Secdeden doğrulup oturuş ise kendinden değil, ihsan edilmiş bir dirilikle canlanmadır. Kul bu noktada şunu idrak eder : Ben yaşadığım için diri değilim; diri kılındığım için yaşıyorum. İşte bu idrak, bizi o büyük me...

HAMD VE TAHİYYÂT

Hamd ve Tahiyyât (Fâtihâ 2.; Tahıyyât ve Zümer Son Âyetteki Üç lî’nin = İçin’in Analizi) 1. Başlangıç Noktası : Fâtiha ve Hamdin Hakikati Elhamdü li’llâhi Rabbi’l-âlemîn ifadesi, hamdin bir fiil olmaktan önce bir hakikat olduğunu beyan eder. Ancak burada söz konusu olan, hamdin Allah’tan bağımsız müstakil bir varlık olması değil; varlığın, kemâlin ve Rab oluşun zorunlu neticesi olarak hamdin yalnızca O’na ait oluşudur. Hamd, sadece bir övgü edimi değil; varlığın, düzenin ve anlamın yegâne kaynağına âidiyetin ilanıdır. Burada üç temel kavram iç içedir : Hamd, Rab ve Âlem. Hamd : Eksikten doğmayan, Tam Olan’a ait olan övgü, Rab : Varlığı var eden, sürdüren ve terbiye eden, Âlem : Kendi başına ne var olabilen ne de ayakta kalabilen çokluk. Âlemi Allah’tan başka kimse terbiye edemeyeceği için, tam hamd yalnızca Allah’a aittir. Bu, hamdin Allah’a nispet edilmesi değil; hamdin zaten O’na ait olduğunun bildirilmesidir. 2. Hamd Eden Kim?!. Zümer Sûresi’nin Sonu Zümer sûresinin son âyetind...

İÇİN

İÇİN Epistemik, Felsefî, Sosyal ve Teolojik Bir Anlama Çabası 1. Dil ve Anlam İçin, küçük bir kelime ama anlam yükü ağırdır. Türkçedeki için, İngilizcede for, Arapçada li ile akrabadır. Yönelim bildirir : Bir fiilin ney(e) doğru, kimin adına, hangi maksatla yapıldığını gösterir. Sebep ve sonuç ilişkisi kurar : Sular kesildiği için yüzümü yıkayamadım, örneğinde hem sebep hem sonuç ortadadır. Bu kullanım, niçine (= ne içine) benzer. Değer ölçüsü sağlar : Bunun benim için önemi yok, dediğimizde, “için” bir kıymet terazisi olur. Niyet ve referans bağını gösterir : Namaz Allah için kılınır, örneğinde fiil, hakikaten muhatabına yönelir. Kısacası dilde “için”, sadece sebep veya amaç değil; niyetin, değer ölçüsünün ve yönelimin de taşıyıcısıdır. 2. Sosyal ve Psikolojik Boyut İnsan, çoğu zaman yaptığı fiilleri başkalarının gözüne hoş görünmek için yapar: Aile, toplum, millet veya çoğunluğun/toplumun etkisiyle. Çoğumuz anamız-babamız yaptığı için yapıyor, inandığı için inanıyoruz. Demokraside ç...

SANA EMREDİLENİ YAP!.

"Sana Emredileni Yap!." : Aracıları Devre Dışı Bırakma İsmail’in cevabındaki en çarpıcı yön, özneyi doğru tayin etmesidir. Eğer "Beni kes baba" deseydi, bu bir ailevi trajedi veya babaya duyulan patolojik bir bağlılık olabilirdi. Ancak İsmâil :"Sana emredileni yap" diyerek babasını bir fail olarak değil, bir elçi olarak gördüğünü kanıtlıyor. Bu, rızanın kişiye değil, Hakikate verildiğinin resmidir. Travma ve Terbiye Modern pedagoji çerçevesinden bakıldığında "kurban" kavramı tek başına ürkütücü görünebilir. Ancak metindeki "Bak bakalım, sen ne düşünüyorsun?!." sorusu, İslâm düşüncesindeki "istişare" ve "hür irade" kavramlarının kökenidir. Dayatma, iradeyi yok sayar, travma üretir. Teklif, iradeyi onurlandırır, şahsiyet inşa eder. İsmâil, bu soruyla bir nesne olmaktan çıkıp, o büyük imtihanın ortağı haline gelmiştir. İzzet ve Teslimiyet Dengesi Teslimiyet genellikle "boyun eğmek" gibi zayıf bir eylemle karış...

BİLGİ ÇEŞİTLERİ

Bilgi Çeşitleri 1. Aklî Bilgi Aklî bilgi; bilimsel ve felsefî türleriyle, aklın faaliyetiyle üretilen bilgidir. Pozitif bilimler daha çok somut ve deneysel alanı konu edinir; sosyal bilimler insanî ve toplumsal olanı inceler; felsefe ise çoğu zaman soyut ve kavramsal düzlemde hareket eder. Üçü de yöntem ve dayanakları farklı olsa da, akla yaslanır. Bu bilgi türünde referans akıldır; yani bilenin kendisi. Bu nedenle aklî bilgi ile fenomenoloji yapılabilir : insan, tecrübesini ve bilincini konu edinir. Ancak bu çerçevede teoloji yapılamaz; çünkü fenomenolojik bilgi, bir bilen olarak insanı aşamaz. 2. Sezgi (Hads) Sezgi ya da hads, aklî bir muhakeme süreci olmaksızın içe doğan bilgidir. Çoğu zaman ânlıktır ve kendi başına bırakıldığında başka bilgilerle bağ kurmaz; bu yüzden sistematik, düzenli ve organize bir yapı üretmez. Ancak sezgi, şuhûdî bilgiye açıldığında dağınık olmaktan çıkar; işaret hâline gelir. Yani sezgi, tek başına nihai değil; fakat doğru bir yöne bağlandığında kapı aralay...

İMAN SIÇRAMASININ SESSİZ ZİRVESİ : İSMÂİL

İman Sıçramasının Sessiz Zirvesi : İsmail İbrahim kıssasında çoğu zaman gözden kaçan ama iman ahlâkını tamamlayan asıl düğüm, İsmail’in verdiği cevaptır : “Yâ ebeti’f‘al mâ tu’mer.” = Babacığım, sana emredileni yap. Bu söz, kör bir teslimiyet değil; ne babaya ne geleneğe ne de çıplak otoriteye boyun eğiştir. Bu, emrin Allah’tan geldiğini idrak etmiş bir bilincin, iradesini özgürce Hak’ka bağlamasıdır. İsmail burada kurban edilen bir nesne değil; rızasıyla tevhidin öznesi olan bir şahsiyettir. Dolayısıyla iman sıçraması, sadece İbrahim’in aklı aşan sadakati değil; İsmail’in korkuyu aşan rızasıyla da tamamlanır. Biri emri yüklenir, diğeri emaneti kabul eder. Böylece iman, tek yönlü bir fedakârlık değil; iki iradenin Allah’ta buluştuğu izzetli bir teslimiyet hâline gelir. Bu yönüyle İsmail’in rızası, imanın otoriter bir dayatma değil; özgürleştirici bir hakikat bağı olduğunu ilan eder. Zira rızanın olmadığı yerde ibadet değil, tahakküm; iman değil, travma üretilir. Şunu gönül rahatlığıyla...

İMAN SIÇRAMASI - II

Izzetli Bir Benliğin İnşası Kierkegaard’ın Hz. İbrahim üzerinden anlattığı “iman sıçraması”, sadece rasyonel bir kopuş değil; bilimin ‘nasıl’ından ilmin ‘niçin’ine, oradan da imanın mutlak ‘O’suna doğru gerçekleşen dikey bir yükseliştir. Bu sıçrama, bir boşluğa düşüş değil, aksine değerler hiyerarşisinin en başına ‘ eşeddü hubben lillah’ = Allah’a olan şiddetli sevginin hakikatine yükseliştir. Sahte Güçten Hakiki Kudrete Modern insanın trajedisi olan kibir, enâniyet ve müstağnîlik (= kendini kendine yeter görme), aslında insanı en zayıf ve en korkak kılan prangalardır. İman, yaygın kanaatin aksine, bendeki benliği öldüren bir ‘hiçlik makamı’ değil; aksine benliği sahte ilâhlardan arındırıp Allah’ın kudretiyle tahkim eden bir güçlenme sürecidir. Samimi bir Mü’min ‘ben’ demez, ‘O = Hû’ der; ancak bu ‘O’ deyişin içinde, iradesini Külli İrade’ye eklemlemiş, karakteri çelikleşmiş bir ‘ben’ de saklıdır. ‘Lâ’dan ‘İllâ’ya : Özgürlük Manifestosu Bu güçlenişin formülü, “lâ havle ve lâ quvvete ...

İMAN SIÇRAMASI

Kierkegaard, ‘Korku ve Titreme’ adlı kitabında Hz. İbrâhîm’i “iman şövalyesi” olarak niteler. Hz. İbrâhîm, oğlu İsmal’i (veya İshâk’ı) kurban edeceği zaman hem korkar hem de titrer, ama “iman sıçraması” yaparak vazgeçmez; ama “iman sıçramasının” nasıl bişey, nasıl bi hâl olduğunu açıklamaz. Belki de bu hâl, açıklanamayan bir hâldir. Ben bu hâli, kendimce açıklamayı deneyeceğim. Bişeyin doğru olduğunu bilmenin yolu : Bilim (= bilgi), ilim ve imanla olur. Bilgi (= bilim), olgu ve olaylarla; ilim, değerlerle iş görür. Bilgi (= bilim), nasıla; ilim, niçine cevap arar. Böyle bir hâl için, bilimden ilme, ilimden imana “sıçrayış” şart. Bilim adamı çok; ilim adamı az; iman adamı “yok gibi”!. Bu “sıçrama” olmadan (en) değerli olandan, EN DEĞERLİ OLAN için vazgeçilemez.  İman, değerler hiyerarşinin en başına O’nu koymaktır. = “... eşeddü hubben lillah.” (2/165.)