Kayıtlar

VARLIK ÇEŞİTLERİ

Veya var’ın çeşitleri. İkisi aynı değil; biri, büyük, bütün ve sonsuz var; ötekiler, bu var’ın içindeki var/lar; yâni tümel var, tikel var. Bu, felsefinin var’ı, var/ları. Dinin var’ı, var/ları da görünen var/lar (= şehâdet âlemi), görünmeyen var/lar (= gayb âlemi). Görünen var/larda da (= şehâdet âlemi), görünmeyen var/larda da (= gayb âlemi) tikellik (tekillik) ve tümellik var. Dinde ise, bu var/ları var eden Bir Var (= Allah) daha var. Var olanların, var/ların bizdeki varlığını sıralarsak : • Göremediğimiz var-lar : Melekler, ruh, Tanrı, akıl, gibi.  • Düşünemediğimiz var-lar : Düşünemediğimiz için bunlara ‘yok’! diyoruz. • Düşünebildiğimiz var-lar : Bunlar, aynı zamanda hem görebildiğimiz hem de göremediğimiz var’lardır. • Görebildiğimiz var-lar : Somut var-lar : Taş, ev, araba, insan (bedeni), Güneş, Ay, vb. (Felsefede görünmeyen var/lara numen (töz, öz, cevher); görülen var/lara fenomen -- gölge, ışık, ses dahil -- denir.) Dünya (hayatı), bir görüngüler (= görüntüler,...

KIYÂMET

Kıyâmet, kâme (= قام)’den isim, ayağa kalkış, yeniden diriliş demek. Bu kelimeden : ikâme (namazın ikâmesi, diriltilişi), mukâvemet, istikâmet, ikâmet, kavm, makâm, mukîm, takvîm, kâim, kayyûm (dîn-ül kayyûm), kayyime ve kıyâmet kelimeleri türer; Kitâb’ta 660 yerde geçer. Be’as (= بعث) de diriliş, ayağa kalkış demektir. “vel beas-ü ba’del mevt.” = Öldükten sonra dirilme. Bi’set de aynı kök, BEASE (= بعث). Allah’ın kullarını “diriltmek” için Elçiler (= Peygamberler) göndermesi. Ölüm sonrasında, kim ölmüş, kim dirilmiş belli olacak!. Ölüm sonrası dirilmeye = yeniden ayağa kalkmaya inanmayanlar = bu hayattan başka hayat yok diyenler (45/24), gerçeğe dair hiçbir bilgileri olmayanlar, zanna göre yaşayanlardır.  Asıl hayat, öteki, ötedeki hayattır. (29/64) Bu hayat, öteki, ötedeki hayatın tarlasıdır. Yeniden diriliş olmasa, burada hesabı görülmeyen işler güme gider; yapanın yaptığı yanına (kâr) kalır. Öteki, ötedeki hayat, ebedî bir hayattır.  Pekiî, bu geçici hayattaki iyilikl...

FÂİL-İ MEÇHÛL

Fâil-i meçhulde, fiil (= eylem, iş, olay) VAR, ama fâil (= o fiili yapan özne) ortada YOK. En geniş anlamıyla VAR ve YOK (= Varlık ve Yokluk), felsefenin ana konusu; buna ontoloji deniyor. VAR’ı ve YOK’u (= Varlığı ve Yokluğu) bilmeye de epistemoloji. Heiddegger’in felsefesi bir Varlık (= ontoloji) felsefesidir; onda, VAR ve YOK (= Varlık ve Yokluk = Hiçlik) birdir ve aynıdır. Tek tek VAR olanlar da, VAR’dan = Varlık’tan ayrı değildir. Varoluşçular (= Egzistansiyalistler), VAR olma sıkıntısı çeken adamlardır. VAR olma, gerçekten çook zor bir iştir. Nasıl VAR olunacağını bilmek, hayatî önemdedir; burada epistemoloji (= bilgi, bilme) devreye girer. VARLIK, sonsuzdur. Bu sonsuz VARLIK’ı bilmek = bilebilmek, sonsuz olmayı gerektirir.  İnsan, sonsuz mudur ki, bu VARLIK’ı bilebilsin ve bu VARLIK içinde kendine “sağlam bir yer” bulabilsin?!. “Sağlam bir yer” bulma, (VAR) OLMA’dır. Çoğu insan, (VAR) OLMA’dan, ÖLÜR!. OLMA’dan, ÖLENLER, hem OLAMAYANLAR hem de ÖLEMEYENLER’dir. ÖLEMEMEK, ÖLMEK...

CENÂB-I HAKK

Bu, Allah için kullanılan bir tamlama. Cenb, kenar, yan, yakın anlamında; çoğulu, ecnâb veya cünûb. CNB (= جنب), uzak olmak, uzaklaşmak. Cünub olunca (= karşı cinse yakınlaşınca), birilerinden uzaklaşılıyormuş!. Çünkü o ânda, akıl (= şuur) baştan gitmiş oluyor. Kelime, aynı kökle, hem yakın/lığ/ı, hem uzak/lığ/ı ifâde ediyor. Demek ki, birilerine yakın olununca, ötekine uzak olunuyor.  Pekiî, Cenâb-ı Hakk’a yakın olununca da mı durum aynı?!. Cenâb-ı Hakk’a yakın olanlar, Cenâb-ı Hakk’a yakın olanlara yakındır; O’na uzak olanlara da uzaktır. ...  Kelime (= جنب), Kitâb’ta türevleri ile birlikte 33 yerde geçer; ictinâb (= kaçınma, uzaklaşma, sakınma) da aynı kökten türer. Ben, Zümer 56. âyetteki cenbe fokuslanacağım. Önce âyet :  (Kişinin) “Allah’ın yanında (= Allah’a karşı = fî cenbillahi) yaptığım aşırılıklardan (= ferrettü) dolayı yazıklar olsun bana!. Doğrusu ben alay edenlerdendim. (= işi ciddîye almayanlardandım.) diyeceği günden sakının!.” (= o gün, böyle dememeniz iç...

SEVGİ

Sevgi = Vüdd : Karşılıksız bağlılık, ilgi ve dostluk. Muhabbet. Hubb. Tutku. “Allah’a ve âhiret gününe iman edenlerin Allah’a ve O’nun Resulüne karşı haddi aşanlara karşı sevgi duyduklarına tanık olamazsın; isterse bunlar, babaları, çocukları, kardeşleri veya akrabaları olsun. Onlar, Allah’ın kalplerine iman yazdığı ve kendilerini, kendinden bir ruh ile desteklediği kimselerdir. Allah, onları içinden ırmaklar akan cennetlere koyacaktır. Onlar, orada sürekli kalacak olanlardır. Allah, onlardan hoşnut oldu, onlar da O’ndan hoşnut oldular. İşte onlar, Allah’ın taraftarlarıdır. Dikkat edin! Doğrusu Allah’ın taraftarları kurtuluşa erenlerdir.” (58/22.) Âyet, sevginin nedenini de (= kaynağını da) belirtiyor : Allah’a ve âhiret gününe iman. Bu iman, onlarda öyle bir hâle geliyor ki, onlar, Allah’a ve O’nun Resulüne karşı haddi aşanları sevmiyorlar; bunlar, en yakınları da olsalar. Bu iman, kalbe yazılırsa, Allah, o iman sahiplerini Kendinden bir ruh ile destekliyor ve onlar, inanmayanlarla ar...

BU "İŞİN" SONU NEREYE VARACAK?!.

Bu soru, “bu gidiş nereye”?!. (= eyne-l mefer?!.) (75/10) diye de sorulabilir. Bu sorunun, benim özelimdeki (= blogdaki 2336 yazı bağlamındaki) karşılığı nedir?!. Öncelikle bu, gidilecek/varılacak “bir yer” değildir. “Yer”se bile, iyi bir yerdir = cennettir. Yerin latince karşılığı, topos/topia’dır. Eğer cennet, bir “yer” ise, “yer”dir; “yer” değilse,  “ora/sı”, (maddî) olmayan, “yer olmayan bir yer”dir, a-topik/a-topos, ü-topik/autopik/autopos olan bir “yok yer”dir. ... Bu yazılar, "yanlış yere" doğru gidenleri “doğru yere”, daha doğrusu, “doğru yöne” (= doğru kıbleye) çevirmek (= yöneltmek) için yazılıyor. Belki de bunun için 2336 yazıya da gerek olmayabilirdi; bu yazılardan sadece birini okuyan, yönünü değiştirebilir = doğru yönü bulabilirdi. Kim bilir bu, belki de 2500’üncü yazıya nasip olacak; belki de hiç olmayacak!. Kimin, kimi; ne zaman ve ne şekilde etkileyeceği (= yönlendireceği) belli olmaz, olmuyor. Kendi yönlendirilmelerime “bakıyorum” (= geçmişime şöyle biz göz ...

İLETİŞİM

İletişim : Sözle veya yazı ile bilgi alış-verişi. Söz de yazı da araçtır; amaç değil. Amaç nedir?!. Sözle veya yazı ile “taşınan”!. Marshall McLuhann, “araç, iletidir.” demiş. İleti, mesajdır ve bu mesaj, günümüzde iletişim araçları ile iletiliyor. Eskiden (= iletişim araçları icat edilmeden), bu iletme işini söz (= sohbet, konuşma) yapmıştı; şimdilerde bunu yazı (= pusula, risale, kitap, gazete, dergi) ve görüntü (= televizyon, video, vb.) sosyal medya (= internet) yapıyor. Bu araçları elinde bulunduranlar = bu araçlara hâkim olanlar, mesaja da hâkim oluyor. Eskiden sohbet, sahici, kalıcı bir muhabbetti = sohbet edenler arasındaki dostluğu artıran bişeydi; şimdilerde ‘muhabbet’!, bir tür geçici “eğlence, eğlenme, boş vakti geçirme” oldu. Eskiden sohbete (Hamd ve Salât-ü) Selâm ile başlanırdı; selâm, sohbet edenleri birbirine bağlardı. Şimdilerde selâm, reklâma (?!) dönüştü, reklâm aracı oldu. = Selâmın veriliş şekli, kimlikleri gösterir hâle geldi. (Merhaba. Selâm. Selâm-ün Aleyküm. G...

MEDYA

Medya ikiye ayrılır :  1. Klasik, kitle iletişim medyası. = Gazete, televizyon, dergi, vb.  2. Sosyal medya. = İnternet.  Kanada’lı iletişim kuramcısı Marshall McLuhann, kitle iletişim çağını merkeze alarak, “dünya, küresel/global bir köye (= global village) döndü/dönüştü, küçüldü.”, demişti.  İnternet çağında ise bu dünya, çook daha küçüldü ve cebe sığacak kadar “büzüldü”!. Ya insan?!.

KÜFÜR/KÜFR

Küfür (= ﻛﻔﺮ), şükrün zıttıdır; nimeti örtmedir. Çiftçi, tohumu toprak ile örttüğü için “küffâr”! adını alır. (Bknz. 57/20.) Bizde küfür, sin kaflı söylenen (kötü) sözdür. Asıl küfür, nimeti Veren’i örtmek; O’nu, verdiği nimetle perdelemektir.  Nankörlük ise, kişinin, nimeti Veren’i bildiği hâlde O’na “gereği gibi” kulluk etmemesidir. Kâfir, aynı zamanda nankördür. Nimeti Veren, verdiği nimetle nasıl perdelenir, örtülür?!. Nimeti Veren’le değil de, O’nun verdiği nimetlerle (= malla-mülkle, soyla-sopla, makam-mevkî ile, bilgi ile, vb.) övünerek = böbürlenerek. Nimet nedir?!. Her şey. = Sağlık-sıhhat, mal-evlât, bilgi, sevgi, hidâyet, vb. Meseleye böyle bakarsak, “küffâr ve nankör”! olmayanımız ne kadar da az!. Mü’min (= Allah’tan emîn) olmak, sanıldığı kadar kolay değil. Kefâret (= ﻛﻔّﺎﺭﺕ), işlenen suçun (= günâhın) karşılığını ödemektir.

SELÂM

Kelimenin kökü SLM (سلم); bu kökten, İslâm, Müslüman, Teslim, Silm/Barış, Selîm, Sâlim,  Sellem/Süllem/Merdiven kelimeleri türer. Selâm, bizim karşıya, ötekine verdiğimiz bir “iyi niyet” sözü, kelimesidir. Selâm, verilir ve alınır. Verilmeyen şey alınmaz. Verme, önceliklidir. “Selâm vermek, sünnet; almak, farz.” dense de, veren, alandan daha çok ecr kazanır; verme olmadan, alma olmaz. Dünyanın en güzel, aynı zamanda en zor işidir verme. Güzeldir, çünkü; güzel verilirse, verme, vereni de güzelleştirir. Zordur, çünkü; vermek de verirken güzel vermek de zordur. Bizi vermeye, selâm verme ile alıştıran; verecek bişey (= mal, ilgi, bilgi, sevgi, vb.) bulamuyorsanız, birbirinize selâm verin!, diyen Rabbimize Hamd olsun. Her verme güzel olmalıdır; buna karz-ı hasen = güzel borç (= قَرْضًا حَسَنًا) deniyor. (Bknz. 64/17.) (Selâm) Verme, en az iki kişi ile olur : (selâmı) veren ve alan. Ben ve sen; ben ve siz; iki muhatap. Selâm veren, selâm verdiği kişiye, “emînliğini, güvenli biri olduğunu...

ŞÜKÜR/ŞÜKR

Şükür, nimete mi, yoksa o nimeti verene mi?!. Verene. Lokman 14. âyette “en-işkür lî ve livâlideyy” =  Bana ve ana-babana şükret, buyrulur. Ana-babaya şükür olur mu?!. Olur. Neden?!. Ana-baba, evlâdı “yedirip-içirdiği, büyüttüğü ve terbiye ettiği” için. Buradan, asıl şükredilmesi gerekene (= Allah’a) nasıl geçebiliriz?!. Ana-babamızı da herkesi de “yedirip-içirenin, büyütenin ve terbiye edenin” (= asıl/asil Rezzâk ve Rab olanın), bize bütün nimetleri halq edenin (= yaratanın = verenin) Allah olduğunu bilerek. İnsanlara, “teşekkür”; Allah’a, şükredilir. Şükrün en alt düzeyi, dille yapılandır. Gerçek şükür, minnettarlıktır. Minnettarlık, her daim nimeti veren kişiye borçlu (= deyn, din) yaşamak, hamd etmektir.  Hamd, şükrün, en üst düzeyidir. Biz onu (= hamd’i) Türkçede övgü olarak karşılasak da hamd, “sözlü/sözle övgüden” çook öte bişeydir. “El-Hamd-ü lillah Rabb-il Âlemîn.” (1/1.) Teşekkür ve şükür, bizi Hamd’e götürür. Rabbimiz Allah (c.c.), nimetlerini başta ana-babamız olma...

UYUM

Uyum : Uygunluk. Uyumluluk. Aheng. Parçaların birbirlerine ve bütüne uygunluğu. Çatışmasızlık. Sorunsuzluk. Sistemi oluşturan her parçanın ve sistemin (kendisinin) sorunsuz (= tıkır tıkır) işlemesi veya çalışması. Uyumun Arapçası, ittifak; zıttı da ihtilâf. İttifakı, kabaca kafa kafaya vermek (= kafaların uyuşması); ihtilâfı da kafaların (= düşüncelerin) çatışması olarak okuyup anlayabiliriz. Kâinat, büyük bir sitem; içindeki her şey de (= ve herkes = her insan da) onun parçaları. İnsan da kendi içinde (küçük?!) bir sistem. İnsanın da maddî (= görünür) ve ma’nevî (= görünmez) organları (= parçaları) var. Bu organlar (= parçalar) arasındaki uyumsuzluk, insanı huzursuz eder. El başka telden, ayak başka telden, ...; duygu başka telden, düşünce başka telden “çalarsa”, huzursuzluk kaçınılmaz olur. Bu, insanın iç (= kendi) uyumudur. İnsana yapılması düşünülen bir organ transplantasyonunda doku uyumuna bakılıyor; dokular uyuşmazsa, o organ o kişiye transplante (= nakil) edilmiyor.  Bir de...

DÜŞÜNCE DERYASI

Derya : Deniz. Büyük Okyanus. Denizler, bazen durgun; bazen (= çoğu zaman) dalgalı olur; düşünce de öyle. Düşünce denizinde yol almak sanıldığı gibi hiiç de kolay değildir. Düşünce, bazen bir sessizlik, sâkinlik veya dinginliktir; bazen de (= çoğu zaman da) bir (sessiz) çığlık veya haykırış; bazen de bir çağırıştır. (= da’vettir.) Sanırım bende üçü de var. ... ‘Gördüm, duydum, işittim ve tamam (= evet, işte bu!) dedim.’ ‘Gördüm, duydum, işittim ve hayır (= olmaz, bu değil!) dedim.’ Bu cümlelerdeki “ve” bağlacı, düşünme süresine karşılık gelir. Bişeye “evet veya hayır” demek, belli bir düşünme süresini gerektirir. İnsan, bu sürede bazen dingin, sâkin ve sessiz olur; bazen de çıldırır, “delirir.”! Sürenin sonunda “tamam, buldum (= eureka!)” derse, bulduğu şeyle başkaları da dinginleşsin, sessizleşsin ve sâkinleşsin diye paylaşmak ister. Maalesef, günümüzde çoğu paylaşımlar, acının, çılgınlığın, çıldırmanın, delirmenin ürünü. Bulanlar, bulduğu ile sâkinleşenler, dinginleşenler ve bulduğun...

DÜŞÜNCE

Düşünce, düşünülür. Düşünce kalkmasını bilenler, kalkabilenler düşünür, düşünebilir.  Çünkü düşünce, beden (ve ruh) yara bere içinde kalır, ve kişi neden düştüm, diye düşünmeye başlar.  Düşmediklerini düşünenler = hiç düşmeyenler için hayat kendi seyrinde akaar gider. Nereden düştük?!. Cennetten. Çook yüksek yerden. Çook aşağı yere. ... Ben bu yazıda düşünce / düşünme çeşitlerine değineceğim. Sanki bunları kendim icat ettim; bi yerlerden okuduğumu (aldığımı) sanmıyorum. Bence dört çeşit düşünce var : 1. Bilimsel düşünce. Buna matematiksel düşünce de diyebiliriz. Bu düşünce hesabîdir, sayısaldır, digitaldir. Bu düşünce her şeyi sahiplenmek ve kontrol altına almak için sayar, hesap eder, onun için öğrenmek ister. 2. Felsefi düşünce. Buna da analitik ve sentetik düşünce diyebiliriz. Bu düşünce, tek tek şeylerin (= varlıkların) “gerçekte” ne olduğunu; onlar toplandığında (= varlık olarak varlık = tümel bir varlık olduğunda) neye dön/üş/düğünü bilmek ister ama bilemez. 3. Eti...

KRİTİK BİR SORU

Adamın biri, bir ev (veya araba) alacakmış; bir çok eve (veya arabaya) bakmış; birini beğenmiş. Beğendiği evin (veya arabanın) satıcısı ona fiyat teklifini de yapmış, ama adam satıcıya : ‘Bana biraz (bir-iki gün) müsaade et, biraz düşünüp kararımı ondan sonra vereyim.’; demiş. Bu cümledeki karar, düşünmeden (= düşünceden) sonra; düşünme (= düşünce), karardan öncedir. Karar, düşünmenin bir sonucudur. İman bir kararsa, biz bu kararı düşünmeden mi, düşünerek mi alıyoruz?!. Kaçımız düşünerek; kaçımız düşünmeden (miras yoluyla) inandık?!. Düşünmeden inanma ile düşünerek inanmanın sonuçları (= hayatımız üzerindeki etkileri) sizce aynı mı olur?!. İman etme (veya imanda kalma) kararının, ev (veya araba) alma kararı kadar bi önemi yok mu?!.

FESAT

Fesat : Bozgunculuk. Bozuculuk. Fitne. Kargaşa. Anarşi. Ortada iyi-kötü işleyen bir düzen veya sistem (= din) varsa, o düzeni, sistemi (= dini) bozmak için fesatçılık = bozgunculuk yapılır.  Ya düzenin kendisi bozuksa?!. Veya bu düzen, uzun vadede (toplumda ve) tabiatta işleyen, işlemekte olan düzeni bozuyor = ifsâd ediyorsa?!. Bozuk düzen, bozar; ama bizler, bu bozulmayı hemen fark edemeyebiliriz. Düzenin sahipleri de “bizler bozucu/bozguncu değil, ıslah edici = düzelticileriz.” (2/11) diyebilirler. Sizce, “yeni dünya düzeni”, bozucu mu, ıslah edici (= düzeltici) mi?!. “İnsanların kendi elleri (= akılları) ile yapıp-ettikleri (= ürettikleri) yüzünden karada ve denizde bozulma (= fesat) meydana (ortaya) çıktı. Allah, onlara bu bozulmaların bir kısmını (n acısını) tattıracak, umulur ki dönerler.” (veya yaptıklarının kötü olduğunu anlarlar.) (30/41) Ne, neyi bozdu?!. Aşırı sanayileşme (= makineleşme = teknoloji), toprağı, havayı, suyu (= doğayı) bozdu. Doğa, yaşam alanı (= ev) olmakt...

ÖNGÖRÜ

Öngörü, ileride (= gelecekte) olacakları şimdide “tahmin” etmek, önceden görmek; bir tür kehânet.  Gelecek (te olacaklar) bilinebilir mi?!. Bilinebilseydi, bence yaşamın hiçbir esprisi (= tadı tuzu) kalmazdı. İnsan, yapmak istediği şeyler için yapsam da yapmasam da “nasıl olsa olacak” der, hiçbir şey yapmazdı. 80 yaşına kadar yaşayacağımı bilsem, 79’a kadar ‘vur patlasın, çal oynasın’ yaşarım; 80’e üç ay kala bir “nasuh” tövbesi, bir “hac” yapar, kurtarırım!. Gelecek bilinemez, bilinmemeli de. Ama gelecekten haber verenler var; onlar geleceği (= gelecekte olacakları) nasıl biliyor da bizlere haber veriyorlar?!. Şu kesin : Gelecekten haber verenler, zamana hükmedenler. Zaman, bize göre, geçmiş, şimdi ve gelecekten oluşur; onlar (= gelecekten haber verenler), geleceği şimdiye çağırırlar. Allah’tan başka zamana hükmeden yoktur. Öyleyse, sadece Allah’tır bize gelecekten haber verecek olan.  Ya kâhinler, falcılar?!. Onların haberi, büyük oranda işaret (= âyet) okuma yoluyla, biraz ...

GÖRÜ, GÖRÜŞ, GÖRÜNGÜ = 3G

3. Nesil akıllı telefon teknolojisinden söz etmeyeceğim. Görü, Görüş ve Görüngüden (= 3G'den) söz edeceğim. Görü : Sezgi (= Intuition). Görüş : Fikir. Düşünce. Görüngü : Fenomen. Olgu. Olay. Görü, içe doğar. Görüş, eğitimle (okuma-yazma ile) edinilir. Görüngü, deneyimlenir.  Görü, vehbîdir, verilir = ikram edilir. Görüş, kesbîdir, kazanılır. Görüngü, gözlemlenir, algılanır. Modern bilim, hatta çağdaş felsefe, görüş ve görüngüye (= fenomene, fenomenolojiye) yaslanır; görüyü, görmezden gelir. Görü, temiz kalbe (= temiz gönle) doğar. Görünün Peygamberlere has olanına vahiy denir. İlham, evliyalara hastır. Sezgi, “sebebi bilinmeyen”! kavrayıştır ama bu da temizliğe bakar. Kirli kalbe (= kirli gönle) doğan sezgiye istidrac denir. Sezginin iyi mi kötü mü olduğunu nasıl bilebiliriz?!. Sezen (= sezgiye/görüye “maruz”! kalan) insanın hayatına (= ahlâkına) bakarız. Görüş ve görüngü, dille ta’rif ve tasvir edilirken; görü, hayatla test edilir. Ta’rif, kavramsaldır, teoriktir, zihinseldir; tas...

TÂLİM & TERBİYE

Yeni adıyla Eğitim-Öğretim, eğme = eğerek öğretme ve terbiye etme. Tâlimin kökü, ilim; terbiyenin kökü, rabebe ya da rabbebe; rab de aynı kök.  Şimdilerde biz tâlimi, askerde yapılan (fiziki) hareketler (= kültür-fizik hareketleri) olarak biliyoruz. İlim öğrenmek de bir tâlimdir, aklın tâlimidir. Bu tâlimin etkili olup-olmadığı terbiye ile belli olur. Terbiyeli (= eğitilmiş) adam, hâl ve hareketlerine (sözleri de dâhil), dikkat eden adamdır. Hele de bu adam, “benim Rabbim Allah” (= beni terbiye eden Allah) diyorsa, çook daha dikkatli çook daha hassas olmalıdır, ve TERBİYECİSİNE = RABBİNE söz söyletmemelidir!. ... Adam, ısrarla ve kasıtla terbiyesiz sözler söylemeye, terbiyesiz hareketler yapmaya devam ediyor; üstelik de “benim Rabbim Allah” diyor. Utanmıyor, sıkılmıyor.  Bu adam, Rabbin (= Kur’an’ın) tâliminden ve terbiyesinden geçmiş olabilir mi?!.

KENDİLİK ARAYIŞI

Kendilik arayışı, istikrarlı bir kimlik arayışıdır; kendi öz-ünü arama, bulma çabasıdır. Öz, nerededir?!. “Çekirdektedir”!. Çekirdek çatlayınca (= yarılınca) “meyveler” oluşuyor. Çatlama (= yarılma) Arapçada iki kelime ile karşılanır. FLQ/Feleqa (= فلق) ve FTR/Fatara (= فطر). İnfilâk, patlama; iftar, açma; fıtrat (= ﻓﻄﺮﺕ) da yaratılış, hilkat. “Qul: Eûzü bi Rabb-il Felaq. = De ki: Felaq’ın Rabbine sığınırım.” (113/1.) “min şerri mâ halaq. = Yaratılanların şerrinden.” (= kötülüğünden. 113/2.) Kâinat ve içinde de bizler, (bilinmeyen) bir “öz-den = çekirdekten”! “patladık”!. (Büyük patlama = Bing Bang.); dağıldık (= yaratıldık); öz-ümüzü = kendimizi arıyoruz. Görünen kısmımız, kabuğumuz; öz-ümüz, derinde. Öz-ümüzü bulmak için kâinatı ve kendimizi kazıyoruz, kâinatta ve kendi üzerimizde “arkeoloji/kazı” yapıyoruz. Bu kazı, belki de hiç bitmeyecek ama aslâ da terk edilemeyecek bir kazı. Arıyoruz, çünkü hâlâ ara/dayız, ara/maktayız. Ara/da olmak, ara/mak değil, kararsızlıktır. Ara/mak, ara/d...

İLİM, İM'ÂN/İMAN ve AMEL

İlim (ﻋﻠﻢ), İm’ân(= ﺍﻣﻌﺎﻥ) - İman (=ﺍﻳﻤﺎﻥ) ve Amel (ﻋﻤﻞ). İm’ân (= ﺍﻣﻌﺎﻥ), ma’nâ/anlama; iman (= ﺍﻳﻤﺎﻥ), güven/güvenme. Bilme. Anlama. Güvenme/İnanma ve Yapma/Amel etme/Eyleme. Biliş. Anlayış. Güveniş ve Yapış.  Bildiğini bilme, bildiğini anlama; anlama, anladığından emin olma; anlaşılan o şeyin (= bilginin) içe sinmesi, içte bir tatmin/huzur oluşturmasıdır. Bu, bilinen bilgiye güvenme ve bildiğine inanmadır.  Bilme, anlama veya anlamaya yol açmazsa, yol vermezse, o bilginin kişide bir etkisi de olmaz. Bilme aklın; anlama kalbin işidir. Bilene bilgin (= âlim?!); anlayana bilge (= ârif?!) denir/deniyor. Bilinen, anlaşılmadan (= im’âna = ﺍﻣﻌﺎﻥ dönüşmeden) bilinene (= bilgiye) güvene (= ﺍﻳﻤﺎﻥ) dönüşmüyor, dönüşmez. Güven (= iman = ﺍﻳﻤﺎﻥ) olmadan da amel (= ﻋﻤﻞ) ortaya çıkmıyor/çıkmaz. İlim, tam anlaşılınca = kalpte kendine bir yer bulunca amele = davranışa dönüşür. Tam anlaşılmayan = akılda/kalpte tereddüde/şüpheye yer açan ilim, eyleme/amele dönüşmez; çünkü o ilim, kişiye g...

FARK

Fark : İki (veya bir çook) şeyi, nicelik-nitelik, soyut-somut, maddî-manevî yönlerden ayıran şey. (Görünen ve görünmeyen -- Tanrı dışında şuhûdî ve gaybî olan -- her şeye, şey dedim.) Şeyler : ya kendinde şeydir; ya bir başka şeydir; ya da başkası ile bişeydir. Başkası ile olan şeyler : ya birbirine zıttır; ya birbiri ile çifttir. Başka şeylik, zıtlık ve çiftlikle (= ezdâd ve ezvâc) bilinir. Kendinde şey, hiçbir şeyle bilinmez, O’nun, bilinmek için hiçbir şeye ihtiyacı yoktur; O, “bilen ve gören” için “apaçıktır”; O’nun bilgisi a priori bir bilgidir, öğrenilmez = inanılır.!. Tanrı dışında hiçbir şey, “Kendinde Şey” (= Ding an Sich) değildir. Bu yüzden Tanrı, hiçbir şeyle kıyaslanamaz. O, hiçbir şeye benzemez. = “leyse kemislihî şe’yün” (42/11). O’nun benzeri de = eşi de düşmanı da = zıttı da yoktur; şeytan O’nun düşmanı değildir. Bu âyet, Tanrı’nın âlemi (= yaratılmış şeyleri, semavâtı ve yeri) ortaya çıkardığını (= Fâtır) ve onları çift yarattığını (= ezvâc) da söyler. Bu minvalde bir...

İNTERNET TUZAĞI

Akıllı cihazlar (âletler = telefon, bilgisayar, vb.) bizi “ele” veriyor. Kendi ellerimizle ve kendi paramızla kendimizi tuzağa düşürüyoruz. Her ‘tıklamamız’!, arka planda işleniyor. Ne aramışız, neye bakmışız, ne almışız, kaç adım atmışız, en çok hangi web sitesine takılmışız, vs. tek tek sayılıyor ve bu bilgilerden bizim “profilimiz” çıkarılıyor. Sonra da bizim ilgi alanımıza göre bize “mal ve hizmetler” satılıyor. Buna da, ‘az maliyetli, tam isabetli ve kişi odaklı reklâm’ deniyor. Bizi pazarlıyorlar. Bize dair tüm bilgiler (= ilgiler) firmalara satılıyor. Bu bilgilerin (= ilgilerimizin), ayrıca “kötü niyetli” kişiler tarafından kullanılma ihtimali de var.  Kapitalizm, bizim paramızla ve bizim isteğimizle bizi avlıyor. (= bizi ele geçiriyor veya ‘şimdilik’, ele geçirmek için çalışıyor,  diyelim.) ... Hep merak etmişimdir, bu google, görünürde (sayfasında) her hangi bir reklamı olmadığı hâlde, niye ve nasıl bu kadar büyüdü ve dünyanın en büyük şirketi hâline geldi?!. Arka pla...

DİN GÜNÜ

Din, Allah’ın âleme koyduğu düzen demek. Kelimenin etimolojik kökeni deyn (= borç). Âlem, Allah’a borçlu. Çünkü âlem, Allah’ın (yaratması). Allah, âlemden “alacaklı”!. Kelime (= din), Kitâb’ta 101 yerde geçer. İlk geçtiği yer, Fatiha 3. âyet.  Gün de (= yevm) de ilk kez bu âyette geçer. “Mâlik-i yevm-üd Dîn.” Gün,  “bizim dünyamızda” gece ile gündüzden oluşur. Gece, karanlık (= zulümât); gündüz, aydınlıktır (= nûrdur). Nûr ve zulümât, Dualist (= ikili/ikici) dinlerde (= Zerdüştlük ve Maniheizm’de) olduğu gibi iki ilâhın eseri (= iki ilâhın kontrolünde) değildir. Gece, nûrun engellenmesi (= perdelenmesi) ile oluşur. Biz, Güneş ışıklarının/ışınlarının dünyanın vurduğu tarafa gündüz; vurmadığı  tarafa gece diyoruz; eğer dünyada değil de dünya ile Güneş arasında (= uzayda) yaşasaydık, gece/gecemiz olmazdı.  Fizikî (= maddî) karanlık, dünyaya ve dünyalılara has/özgü bir durum. Manevî karanlık da zulm, çoğulu zulümâttır; o da dünyaya ve dünyalılara hastır; sonuçları âhiret...

RUHBANLIK

Kelime, RHB (= رهب)’den türemiş; râhib de aynı kök; ruhbân, râhibin çoğulu, râhipler, = Hıristiyan din bilginleri, demek. 'Dini herkes bilemez, ruhbanlara = aracılara ihtiyaç var. Dini en iyi bilenler ve Allah (onlara göre Tanrı) ile en iyi, en sağlıklı iletişimi kuranlar, ruhbanlardır. “Sıradan insanlar”, ruhbanlar olmazsa Allah ile iletişim kuramazlar.' Ruhbanlar ve ahbarlar, (Ahbar da Yahudi din adamları), insanlar ile Allah arasındaki aracılardır. Onların çoğu, bu aracılığı yaparken, insanların duygularını ve mallarını sömürürler. (Bknz. 9/34.) Ya İslâm’ın ruhbanları?!. İslâm’da (ahbarlık ve) ruhbanlık yok. Yok mu?!. Müslüman din adamları da Müslümanları sömürmüyor mu?!. Nasıl?!.  Şimdi bu nasıla girmeyeceğim; ahbarlığın ve ruhbanlığın sekülerleştiğine (= seküler ahbarlığa ve ruhbanlığa) değineceğim.  Seküler bilimin uzmanları da ruhbandır, ahbardır. Bilimi de herkes bilemez, bilgiye de herkes ulaşamaz; bilen birine danışılmalı. Bilen biri (= bir bilen. Her alanın bir bile...

VÂDE

Vâde : Mühlet. Süre. Ben vâdeye iki perspektiften bakıyorum. I. Ticarî perspektif, ticaretteki vâde. Ticarette (= alım-satımda), alınan veya satılan mal, peşin veya vadeli alınır-satılır. Hele de yüksek enflasyon ortamında peşin satışla, veresiye (= vadeli) satışın fiyatı bir veya aynı olmaz. Vadeli satış yapanlar, ya hemen paraya ihtiyacı olanlar, ya da az parayla/kazançla yetinmeyenler = çok para/kazanç (= kâr) peşinde koşanlardır. İkinci grup da ikiye ayrılır : Hemen burada (= dünyada) çok “para/kazanç” (= kâr!) peşinde olanlar. Ve kazançlarını öteye (= çok uzun vadeye) erteleyenler. Bu ikinci gruptakiler, emeklerini (= gayretlerini, sea’ylerini) Allah dışında kimseye satmayanlardır. Onlar bilirler ki Allah dışında kimse, onların emeklerine (= gayretlerine, sea’ylerine) “gerçek değerini” veremez!. Ötekiler, emeklerini (= gayretlerini, sea’ylerini) ve de “her şeylerini” (bu her şeyin içini siz doldurun) üç kuruşa (zararına) satanlardır.  II. İnsan ömrü olan, insan ömrüne karşılık...

İNSAN NEDİR?!.

Normalde soru, insan kimdir? diye sorulmalı. Ne sorusu ile kim sorusunun farkını biliyor olmalısınız. Kim, bir kimliğe sahip varlıklara ait bir soru; ne, henüz neliği bilinmeyen durumlar için. “İnsan nedir?”, sorusu da “henüz bir kimlik veya kişilik kazanmamış insan” içindir. Bu sorunun doğru cevaplanabilmesi için, iki varlığın bilinmesi gerekiyor; çünkü insan, bu iki varlığın karışımıdır. Kimdir ya da nedir, o iki varlık?!. Melek ve şeytan. Melek : Hep (sürekli) iyi olan, iyilik yapan; kötü, kötülük nedir bilmeyen; sürekli Allah’ın Sözünü/Emrini dinleyen. Şeytan : Hep (sürekli) kötü olan, kötülük yapan; iyi, iyilik nedir bilmeyen; sürekli Allah’a isyan eden, O’nun Sözünü/Emrini dinlemeyen.  İnsan : Melek ile şeytan arasında gidip-gelen; iyiyi/iyiliği de kötüyü/kötülüğü de bilen; melekleşe de bilen, şeytanlaşa da bilen bir varlık.  İnsan, sürekli (= hep) iyilik yapsaydı, hiç kötülük yapmasaydı, kötülüğün nasıl (= nemenem) bişey olduğunu bilmeseydi, ona insan denmez, melek deni...

OKUMA-YAZMA

Buradaki “ma”lar, olumsuzluk edatı değil; emirlerden (= oku ve yaz’! emrinden) eylem (eylemsi veya fiilimsi) oluşturma/türetme. Okuma-yazmanın şeklî kısmı ilkokulda öğrenilir; özünü ise çok az kimse bilir. Okuma-yazma, hem bilgilenme hem de bilgilendirmedir. Bazı kişiler, bilgilenirken de bilgilendirirken de “eğlenirler”!; ama okuma-yazma, salt eğlenme ve (salt) eğlendirme değildir.  Eğer, okurken hem eğlenip hem de bilgilenmiyorsak; yazarken de eğlendirip bilgilendiremiyorsak, sadece (okuma-yazma) oyun(u) oynuyoruz demektir. Okuma-yazma, benim gibi 60 yaşına gelenlerin oynayacağı bir (çocuk) oyun(u) değil. Ben okumalarımı ve yazmalarımı oyun olsun (torba dolsun!) diye yazmıyorum. Biline!. Bilmenin ve bilgilenmenin de bir oyun olduğunu düşünenlere hiç bir söz etki (= kâr) etmez. Onlar için artık yapılacak bişey yoktur!.

RENK

Renk : Cisimlere yansıyan ışığın bizdeki (= gözdeki) görünümü. Her cismin ve herkesin farklı rengi var. Renk farklılıkları, cisimlerin ışığı alma ve onu (dışa/dışarıya) yansıtma kapasitelerine göre değişiyor. Kimi cisimler opaktır. Opaklık (= opak olma), ya ışığı hiç (içeri) al/a/mama, ya da hiç (dışa/dışarıya) yansıt/a/mamadır. Şeffaflık ise, içeri alınan ışığı olduğu gibi (= aynen) dışarı vermedir. ... "Allah, göklerin ve yerin Nûr’udur." (= ışığıdır.) (25/35) Allah, yarattığı her varlığa Nûr’undan belli bir pay/ı da vermiştir. İnsanı da Nûr’undan nasiplendirmiştir. Rengi, Nûr ortaya çıkarır.  ... Renk, boyadır. Allah, insanı yaratırken, ona = onun (= insanın) fıtratına “insan boyasını” sürmüştür. Âdem’den (= insandan) önce de “sayısız renkte” varlığı (bitki, hayvan, melek, vs.) Âdem’i de (= insanı da) insan olması ve/veya Kendine kul olması için yaratmıştır. İnsana insan rengi vermiş ama onu aynı zamanda, hem rengini belli etmeyen, hem de rengini değiştirebilen özelliklerl...

ÖLÜM KORKUSU

Ölümü, kendimiz deneyimleyince ölürüz; başkasının ölümünü görünce de öleceğimizi biliriz. Ölüm (= başkasının ölümünü görme), nedir?!. Tepkisizliktir. Daha önce bize cevap veren birinin, artık cevap verememesidir. Hareketsizliktir. Daha önce hareket eden birinin, artık hareket edememesidir. Daha bi çook şeydir ama bu kadarı kâfî/yeterli.  Zulme karşı tepkisiziz ve hareketsiziz, öyleyse  “ölü” müyüz?!. Yoo, konuşuyoruz ya!. O zaman konuşan ölüyüz!. Ölüler konuşur mu?!. Konuşurlar, konuşmasalar, biz onların öldüğünü nasıl bileceğiz?!. Ölüler, dilleriyle değil, yüzleri ile konuşurlar. Siz, hiç ölü yüzü (= ölmüş birinin yüzünü) gördünüz mü?!. Ölü yüzü, soğuktur, tepkisizdir, hareketsizdir... İnsanlık ölmüştür veya ölmek üzeredir. İnsanlık, İsrail zulmüne tepki vermiyor, hareketsizce (televizyon, tiyatro, film seyreder gibi!) seyrediyor. Bu insanlık, başkasının ölümü = kitlesel ölümler üzerinden bile öleceğini, ölümün ne olduğunu bilemez, fark edemez hâle geldi. ... “Korkmuyormuşuz!...

GÜVEN-ME!.

Güvenme, inanmadır. Çağımızda güven sarsılmıştır; kimsenin, kimseye güveni kalmamıştır; oysa, Mü’min, güvenilir adamdır. Mü’minin güveni, Allah’a imanından (= güveninden) kaynaklanır. Mü’min, kimseyi aldatmaz, yalan söylemez... Mü’min, Allah’a; Allah, Mü’mine güvenir; Allah da Mü’min (= El- Mü’min), kul da Mü’mindir. Kul, Allah’ın Mü’minliğine; Allah kulun Mü’minliğine güvendiği için, Mü’mindir. Kul, Mü’minliğinde samimî oldukça, Allah Mü’min kulunu tehlikeye atmaz; Mü’mine “tehlike gibi” gelen hususlar, onu denemeye yöneliktir. Güvensizliğin en uç noktası, Allah yolunda ölüm tehlikesinin baş gösterdiği ândır. Allah, ölüm tehlikesi ile de (= şehâdet ile de) Mü’min kulunu dener. Samimî Mü’minin Mü’minliği, böyle bir tehlike karşısında belli olur. Mü’minin Mü’minliği, Allah için ölümü = şehâdeti seve seve göze alabilmesi ile perçinlenmiş olur; onlar, ölümü (= en büyük tehlikeyi) öldüren ölümsüzlerdir.  Allah’tan korkan, Allah dışında hiçbir şeyden ve hiç kimseden korkmaz. Allah’tan k...

EÛZÜ-BESMELE ÇEKMEK

“Eûzü billahi mine-ş şeytan-ir racîm. Bismillahirrahmanirrahim.” = Taşla kovulmuş (= recm edilmiş) şeytandan (= şeytanın kötülüğünden) Allah’a sığınırım. Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla (başlarım). İki kısa cümlede bir çok hikmet gizli/saklı.  Şeytan, kötülük üreten şarlatan. Allah ise, sığınak, korunak. Şeytan, Allah ile; Allah, şeytan ile değil; ikisi “karşı karşıya, birbirlerinin tezi ve antitezi” değiller. Allah’la olan = Allah’a yakın olan şeytandan uzak; şeytanla olan = şeytana yakın olan Allah’tan uzak olur. Şeytan, kötülüğün adresi ve temsilcisi; Allah ise, mahzâ hayırdır. “İyilikle kötülük bir ve beraber olmaz.” (41/34) Kötülükten (= şeytandan, şeytanîlikten) kurtulmak için “Allah’la olmak”, Allah’a sığınmak şarttır.  ... Şeytan, şeytanlık, şeytanîlik nasıl oluştu; Allah, şeytana neden müsaade (= mühlet, kötülük yapma imkânını veya fırsatını) verdi?!. (7/14-15) Şeytan, insanla/Âdem’le = insanın/Âdem’in yaratılmasıyla şeytanlaştı; insan/Âdem yaratılmadan o da itaa...

TARİH NEDİR?!.

İnsanlığın (= devletlerin, milletlerin ve insanların) başından geçen/geçmiş olayları zaman ve yer göstererek anlatan disiplin, tarih.  Tarih, “yazılır”!. Tarih yazma, aynı zamanda tarih yapmadır, ama bu yapma/yazma, esas/asıl tarihi yapanları = tarihin asıl aktörlerini değil, sonrakileri/bizleri, yazılan tarihi okuyanları ilgilendirir. Tarihi kim yazar?!. Bu soru, iki şekilde cevaplandırılabilir : 1) Objektif = tarafsız tarih yazıcıları. Bunlar tarihi, tarihten ders almak (geçmişte yaşanan aynı hataları yapmamak; geçmiş iyiyse/işe yararsa, örnek almak) için yazarlar.  2) Tarihi kendi amaçları için kullanmak isteyenler de kendi çıkarlarına uygun bir tarih yazarlar. Bunlar, (her şeyi olduğu gibi) tarihi de kullanırlar.  Öyleyse, bir yaşanan/olmuş-bitmiş tarih; bir de yazılmış, kullanılan/okunan tarih vardır. Geçmişte yaşananlar = tarih (tarih, geçmişte yaşanan olaylardır), sonraki nesillerin “kullanması”! (= ders/ibret alması) için yazılır. İşte bu “kullanım”, birileri tara...

DEVLET NEDİR?!.

Devlet, milleti yönetmenin örgütlü şeklidir. Devlet, güçtür, mutluluktur, rütbedir. Devlet, “kurulan” bir yapıdır, “kurgudur”; kurulunca da tüzel kişilik kazanır; devletin özel/şahsî bir kişiliği yoktur. Devlet yönetimi, bir anlamda örgütlü, kurumsal, kurallı millet yönetimidir. Devlette, yöneticilerle yönetilenler arasında “sorun” yoksa, devlet-millet kaynaşması, dayanışması vardır ve bu devlet, ideal bir devlettir. Her devlette, her zaman yöneticiler azınlık; yönetilenler çoğunluktur. Millete (= çoğunluğa) rağmen = milletin (= çoğunluğun) değerlerine rağmen, azınlıklar veya seçkinler tarafından bir devlet kurulabilir ve bu devlet, milleti (= ahâliyi, çoğunluğu) zamanla kendi değerleri ile şekillendirebilir. Genelde her devlet bu şekilde kurulur, kurulmuştur. Yâni, gücü elinde bulunduran azınlıklar, örgütlenerek = daha da güçlenerek, çoğunluğu yönetmişlerdir; bu sayede de ya çoğunluğa kendi dünya görüşlerini benimsetmişler ve çoğunluk hâline gelmişler; ya da çoğunluk onların dünya gör...

İNANÇ ÇEŞİTLERİ veya TANRI TASAVVURLARI

İnsanlık, tarih boyunca çeşitli Tanrı’lara inanmış veya tapmış ve de bu inanış veya tapışlara belli adlar takmıştır. 1. Monoteizm. Teizm de denir. Teistler, tek Tanrı’ya inanırlar. 2. Ateizm. Ateistler, hiçbir Tanrı’ya inanmazlar. Bence Tanrı'sız insan yoktur. 3. Henoteizm. Henoteistler, tek bir Tanrı’ya inandıklarını söylerler ama “sırasıyla” bir çok Tanrı’ya inanırlar, taparlar. 4. Düalizm. Seneviye de denir. İki Tanrı’ya inanmadır. Onlardan biri iyilik; öteki kötülük Tanrı’sıdır. Zerdüştlük, düalist bir Tanrı anlayışına dayanır. 5. Politeizm. Çok Tanrıcılık. Politeistler, aynı ânda bir çok Tanrı’ya inanırlar veya taparlar. 6. Deizm. Deistler, pasif = etkisiz bir Tanrı’ya inanırlar. 7. Agnostisizm. Agnostikler, Tanrı konusunda kararsızdırlar. ... Sizce, özelde Türkiye toplumu; genelde de İslâm dünyası, hangi gruba giriyor?!. Bence, büyük ölçüde 3. gruba. Bu gruptaki “sırasıyla” kelimesine dikkat ediniz!. Bu büyük çoğunluk, “belli vakitlerde” Allah’a; “belli vakitler...

MASAL, MESEL ve MİSAL (= 3M)

Masal, uyutur. Mesel, uyandırır. Misal, bilgilendirir. Bu yargılar, “kesin” değildir. Çocuk değilsek, masalın, uyandırıcı ve bilgilendirici yanı da etkisi de vardır. Ama çoğumuz çocuk gibi, masal dinliyor, masallarla uyuyor, uyutuluyoruz; soyut düşünmeyi bilmiyoruz. Mesel, soyut düşünebilenler içindir. Misal, soyut düşünmeye geçişi kolaylaştırır.  Kur’an’ın kıssaları, meseldir, misaldir; masal değildir.

İNTİFÂ' = انتفاع

Benim mülkiyete bakışım, mutlak değil. Mülkiyet iki şekilde kullanılabiliyor: Mutlak ve Geçici. Geçici kullanım, faydalanmadır; mutlak kullanım, sahiplenmedir. Geçici kullanım hakkına hukukta intifâ’ (hakkı) deniyor. İntifâ'nın kökü, NFA = fayda; نفع  ile فائدة aynı değil. İlkinde zaruret var; ikincisinde çıkar. (= faydacılık, pragmatizm, utilitarizm).  Mülkiyet, kapitalizmde olduğu gibi mutlak değil; sosyalizmde veya komünizmde olduğu gibi “sahipsiz” veya sahibi, gayr-i şahsî, muallakta değil. Mülkün = mülkiyetin yegâne sahibi Allah’tır. Allah, mülkünü dilediğine (= isteyene, çalışana) emanet olarak verir, sonunda da geri alır. Kim, ne götürüyor?!. Mülkiyette bize verilen hak, intifâ’ = geçici kullanım hakkı. Herkes, mâlik olduklarını ölene kadar (= geçici olarak) kullanıyor; ölmeden veya ölünce de bir başkasına (= mirasçılarına) devrediyor. En sonunda da o mülkler, ASIL SAHİBİNE geri dönüyor.  “limen-il mülk-ül yevm?!, lillah-il Vâhid-il Kahhâr.” (40/16) Mülk, sadece ma...

ÇATLAK

Çatlak : 1) Üzerinde yarık görülen bütün, çatlamış/yarılmış olan. 2) Kafadan kontak, kaçık olan. Çatlak ses : Aykırı, muhalif, farklı, yabancı, uyumsuz, düzensiz ses. Çatlama, “farklı” olmaya, “ayrılmaya” meyilli olmadır. Çatlak büyürse, “bünyeden” (= bütünden, bütünlükten) kopuş (= ayrılık) kaçınılmaz olur. Eğer bu bünye, “sosyal bir bünye” (= toplum) ise, insanları bir arada tutmak zorlaşır, ayrılıklar (kopuşlar, bölünmeler) fazlalaşır; o toplumda “farklılıklar” oluşur; “toplum = sosyal/toplumsal bünye” dağılır.  Sosyal/toplumsal bünyeyi bir arada tutan nedir?!. “Aynı” değerler etrafında belirlenen “ortak” hedeflerdir. Çatlak, “aynılıktaki veya organik bütünlükteki” yarılmadır.  ... İnsan, organik bir bütündür; onun her organı (= eli, ayağı, gözü, kulağı, vs.) vücudunu (= vücut bütünlüğünü) oluşturur. Bir insanın “görünüşte/zâhiren” vücut bütünlüğü tamsa!; ama eylem (= davranış) olarak eliyle ayağı, gözüyle kulağı, vs. organları “ayrı” telden çalıyorsa = “aynı” iş (= amaç) i...

VİCDAN

Mevcut. Mevcudât. Vücud. Vecd de aynı kök : VCD (= وجد). Vicdan, ahlâkî bir kavram. Sanki, mevcudâtın özünde “saklı” olan kod gibi. O kodu bulmaya (Arapçada bulmak, vecede) vicdan; onunla olmaya da vicdanlı olmak deniyor. Vicdan bulununca = vicdanlı olununca, kişi kendinden geçiyor. (= vecd hâli.); mevcudât ile “bir” oluyor; kendine, hiçbir şeye ve hiç kimseye zarar veremiyor. Emmanuel Levinas, etik olanı, ontik ve epistemik olanın (= ahlâkı, ontolojinin ve epistemolojinin) önüne geçirir. Ahlâk’ın kökü de halktır. (= yaratmadır.) Tanrı’ya göre yaratma, bilmeden sonra olsa da; bize göre yaratma = yaratılma, bilmeden öncedir; yaratılmasaydık (= var = mevcut olmasaydık) bilemezdik. Yaratmaya = yaratılmaya dönersek, oradan da Tanrı’ya varabilir, -- ki, yaratılanlar, bizi Tanrı’ya götüren âyetler, işaretlerdir --; ontoloji ve epistemoloji = bilgi yoluyla vicdanımızı ve Tanrı’mızı bulabiliriz. Vicdanlı olamayan, vicdanını bulamayan, Tanrı’sını da bulamaz.

ÇEKİL/ÇIK ARADAN!.

Bir okur/okuyucu, ‘faydalı ve etkili’ yazmak için ne yapılması gerektiğini soruyor.  Bir iş, iyi ve başarılı bir şekilde yapılacaksa, çook alıştırma yapılmalı. İyi yazma da iyi, düzenli ve çok okuma ve çok yazma ile, bunlara alışkanlık kesp etme ile mümkün olur. Ben bunları (okuma ve yazmayı) yaparken, ne okuduğumun ve ne yazdığımın “farkında değilim”!, bence “rastgele”! okuyor ve “rastgele”! yazıyorum; sadece okuma ve yazma isteği duyuyorum; ve de, hep şu duâyı ediyorum. “Rabbi yessir, ve lâ tuassir, Rabbi temmim bil hayr. = Rabbim kolaylaştır, zorlaştırma; hayırla tamamla, sonuçlandır.” Yazmanın başlangıcında düşünme, sonunda da yazıya dökme varsa; ilkini (= düşünmeyi) akıl; ikinciyi kalem (= el) yapar/yapıyor; ikisi de “benim değil”!, bana verilmiş emanetler. Aslında ben de bana, benim kullanmam için verilmiş bir emanet. Ben, bir aracıyım, aracım, kullanıcıyım. Bu araçların, nasıl kullanılacağı, “üzerlerinde = fıtratlarında”! yazılı; ben de bu araçları (= aklı, eli = bedeni) onl...

ABDEST : NAMAZA HAZIRLIK

Abdest, namaz gibi Farsça; ab, su; dest, el; abdest, el suyu. Abdestin Arapçası, vudû (= وضوء) : arılık-duruluk, temizlik demek. Abdest, Huzûr’a temiz çıkmak için yapılan hazırlıktır. Bu hazırlığın iki boyutu vardır : Fizikî arılık-duruluk veya temizlik. (= Bedenin arılığı-duruluğu veya temizliği.) Ruhun (duyu, duygu ve düşüncelerin) arılığı-duruluğu veya temizliği. Bedenin arılığı-duruluğu : Ellerin, ağzın, burnun, yüzün, kulakların, kolların ve ayakların (su ile) yıkanmasıdır.  Ruhun (duyu, duygu ve düşüncelerin) arılığı-duruluğu veya temizliği : Eller yıkanırken elin ma’nen temiz olması, haramı tutmamış, harama uzanmamış olması; ağız yıkanırken yalanın, kötü sözün söylenmemiş olması; burun yıkanırken kötü kokulardan uzak durulması; yüz yıkanırken herkesin ve Rabbin karşısında ve kıyamet gününde ‘yüzün ak, başın dik’! olması; kulaklar yıkanırken kötü sözlerin işitilmemiş olması; kollar ve ayaklar yıkanırken kötü işlerin yapılmamış, kötü yollara gidilmemiş/girilmemiş olması... Baş...

HAZIR/LA/N/MAK

Hazır ile huzur aynı kök : HDR (=حضر). Hazırlamak, bişeyi bişey için hazır (= elde, el altında, mevcut) tutmak. Hazırlanmak ise kişinin kendisinin bişey için hazır olması, hazırlanması. • Sınava (üniversite sınavına) hazırlanmak. • Yola, yolculuğa hazırlanmak. • Ana veya baba olmaya hazırlanmak. • Hoca olmaya, hacı olmaya hazırlanmak. • Siyasete (= devlet yönetmeye) hazırlanmak. • Ameliyatlık bir hasta isek, ameliyat olmaya hazırlanmak. • Dede-ebe olmaya hazırlanmak. Ve • Ölüme (= ölmeye) hazırlanmak.  Hayat bu mu?!. Ölüm sonrasına hazırlanmak yok mu?!. Ölüm sonrasına hazırlanma, Müslüman olmaya hazırlanma (= Müslüman olmak) ile başlar. Ama biz Müslümanlığı hazır buluyoruz, ona hazırlanmıyoruz ki!.  Müslüman olunca da ölene kadar hem ölüm öncesinde (= dünyada) hem de ölüm sonrasında (= âhirette) güzel bir hayat (yaşamak = cennet için, cennete girmek) için hazırlanılır. Müslümanlığı hazır bulduğumuz gibi, cenneti de hazır bulmayacağız!. Cennete girmemiz için ona...

LOGOS, ETHOS, EROS ve PATHOS

Kısaca LEEP. Logos : Bilgi taşıyan Söz, Kelâm. Ethos : Ahlâkîlik, ahlâkî davranabilme. Eros : Bi başkasına (ötekine) ilgi (= Sevgi) duyabilme ve bu şekilde (severek) var olabilme/kalabilme ve var edebilme. Pathos : Acı. Kendini ve bi başkasını (ötekini) var ederken acı çekme/çekebilme.  Sadece logos, felsefenin; hepsi de (= logos, eros, ethos ve pathos), dinin alanına girer; felsefe, eros, ethos ve pathos’a yabancıdır. Logos, Kitâb’tır, Hitâb’dır, Söz’dür, Kelâm’dır. Eros, bu Kitâb’ın, Hitâb’ın, Söz’ün, Kelâm’ın sevgisidir. Ethos, bu Kitâb’ın, Hitâb’ın, Söz’ün, Kelâm’ın hayata (yaşama, fiiliyata) aktarımıdır, ahlâktır. Pathos, Kitâb’ın, Hitâb’ın, Söz’ün, Kelâm’ın hayata (yaşama, fiiliyata) aktarımında çekilen kutsal acı ve hazdır. Bu acıyı ve hazzı kutsal kılan da Tanrı’nın Rızasıdır, Tanrı’dır.  Tanrı, bize Söz’ünü (= Kelâm’ını, Logos'unu) göndererek bize Kendini sevdirir (= Eros); biz de O’nu sevdiğimiz için O’na ve O’nun yarattıklarına ahlâklı davranırız (= Ethos); bunları ...