Kayıtlar

FERK-INDA-LIK

Bi şeyi veya birini diğer şeylerden veya kişilerden ayırt edebilme durumu. Şuur. İdrak. Bilmeleri, bir ve ayrı kılan bilinç/lilik hâli. Bunun için “uyanık” olmalıyız; uykuda iken hiç bi şeyin ve hiç kimsenin farkında değiliz. Öyleyse, ‘farkındalık uyanıklıktır.’; diyebiliriz.  Çoğu şeyin farkında olmayalım diye, bizi (ayakta) uyutuyorlar. Doğal uyku (= uyuma), zorunlu bir ihtiyaç; uyumak istemesek de uyku gelir, bizi teslim alır. Benim kastım bu uyuma değil, uyanıkken uyutulma veya uyuşturulma. Yetişkine (= ergene), bebek (= çocuk); direnenlere de “suçlu veya hasta” muamelesi yapma, ve suçlu ilân edilenin hapse; hasta ilân edilenin tımarhaneye (= hasta/ha/neye) gönderme. ... Hepimizi uyanıkken eğitim ve medya yoluyla verdikleri kültürel ilâçlarla (= film, dizi, video, oyun-eğlence, vb.) uyutuyorlar. Buna taâ ilkokuldan başlıyorlar “Uyu, Ali, uyu.” (okuma fişi); hepimizin uy-sal ve uy-gar birer vatandaş olmamız için uğraşıyorlar. Farkında olan vatandaşlar olmamız, işlerine gelmiyor....

İKİLİ BENZERLİK

İkili Benzerlik : “Müteşâbih-en Mesânî = = متشابها مثانى”. (Zümer, 23. âyette geçiyor.) İkicilik (= dualite) değil, ikili benzerlik. İkicilik (= dualite), madde-ma'na, fizik-metafizik, ruh-beden, dünya-âhiret, yer-gök, somut-soyut gibi ikilikleri (= çiftlikleri) ve iyi-kötü, güzel-çirkin, doğru-yanlış gibi zıtlıkları kapsar.  İkili benzerlik ise, bunlar arasındaki pozitif ve negatif (= yukarı-aşağı doğru) ilişkilere delâlet eder. Şöyle ki : Meselâ ruh-beden ikiliğinde, ruh ve beden birbirinden kopmaz; bu ikililik, aşağıdan yukarıya veya yukarıdan aşağıya pozitif ve negatif olarak genişleyen bir bütünlük arz eder. Bu bağ (= bu bütünlük) koparılırsa, aşağıdan bakınca materyalist (= fizikalist, maddeci); yukarıdan (yaşanan hayattan kopuk) bakınca idealist ( = ruhcu, maneviyatçı) olunur. Burası (= bu dünya hayatı), durduğumuz ve meseleleri (= oluşu) “değerlendirdiğimiz” (= anlamaya çalıştığımız) yerdir. Buranın çook aşağısı da (= esfele sāfilîn, gayya), çook yukarısı (= mele-i â’lâ) da...

BİLGİ, BİLİNÇ DEĞİLDİR.

Bu cümleyi, ‘Bilmek, bilinçli olmak demek değildir.’, şeklinde de yazabiliriz. Öyleyse, bilgi (= bilmek) ile bilinç (= bilinçli olmak) arasındaki fark nedir?!. Bilgi, insanda eyleme (= amele) dönüşmediği (= depolandığı, saklandığı, âtıl kaldığı) sürece, o bilgiye sahip olan kişi, bilinçli değildir. Bilgiyi bilince dönüştüren, kişideki sorumluluk duygusudur. Son cümle, bilgiyi duygu ile ilişkili kılar. Duygusuz bilgi, bilince dönüşmez. Bilince dönüşmeyen duygu da (bilgi de), eyleme (= amele, davranışa) dönüşmez.  Yanlış (= hatalı; hadi Daryush Shayegan’ı izleyerek “yaralı” da diyelim) bilinç, yanlış bilgi ve yanlış duygu demektir. Doğru (= sahih) bilinç, doğru bilgi ve doğru duygu demektir. Bu da bilgi ile duygunun uyumu, kişinin bilgisine ve duygusuna inanması = güvenmesi anlamına gelir. Gerçek iman (= îkân), doğru (gerçek) bilinçtir. Bu iman, doğru bilgi ile doğru duygunun uyumudur. İmanın sahtesi, kişiye güven (= eman/emn) vermez; şüphe ve ‘endişe’! içerir.  Gerçek imanda (=...

KİTÂB'IN İLK İKİ SAYFASI

İlk sayfada 7 âyetten oluşan Fâtihâ Sûresi; ikinci sayfada Bakara Sûresinin ilk 5 âyeti var; iki sayfa da “yaldızlı”!. Fâtihâ, Kur'ân’ın özü, özeti. Bakara Sûresinin ilk âyeti, hurûf-u mukattâ; sonraki âyet (2. âyet) Kitâb’tan, Kitâb’ın muttaqîler için hidâyet olduğundan söz ediyor. Sonraki 3 âyet (3. 4. ve 5. âyetler) de muttaqîlerin özelliklerini sıralıyor.  Fâtihâ’nın ilk dört âyeti, âlemlerin Rabbi Allah hakkında. İlk âyet, Besmele. İkinci âyet, Hamd’i âlemlerin Rabbine tahsisliyor. Üçüncü âyet, çok önemli olmalı ki O’nun Besmele’deki özelliklerini tekrarlıyor. Dördüncü âyet, Allah’ın “din gününün Mâliki/Meliki” (= Sahibi/Kralı) olduğunu ilan ediyor. Fâtihâ’nın son üç âyeti (5, 6 ve 7. âyetler) bizim hakkımızda. İlk dört âyeti iyi anlayan (= içine sindiren, özümseyen) bir insan, “İyyaKe ne’abudu ve İyyaKe nesteîn” der, Allah’tan başkasına kulluk etmez; Allah’tan başka, kimseden yardım dilenmez. (= istiâne.) Ve hidâyeti de = doğru yolu bulmayı da sadece Allah’tan ister. = “ihdin...

ZİKİR

Zikir, hem hatırlama hem hatırlatma. = Tezekkür. Hatırlama, kişinin kendinin hatırlaması; hatırlatma, başkasına hatırlatması. Hatırlanan (“şey”!), bellekte (= hâfızada) kayıtlıdır, saklıdır. Hatırlanan (veya hatırlanacak olan), bize önceden öğretilmiştir. (= isimlerin öğretilmesi.) En çok neye ihtiyacımız varsa, onu hatırlamaya (= onu depodan/hafızadan çıkarmaya) gayret ederiz. Hatırlama, aynı zamanda “yeniden öğrenme ve akletmedir”!. Bizi hatırlamaya (= öğrenmeye) sevk eden motivasyon ise, ihtiyaçtır. Paraya ihtiyacı olan, para kazanmayı öğrenir. Bilgiye ihtiyacı olan, bilgi elde etmenin yollarını arar, vs. Nasıl hatırlarız?!. Bunun için, bilginin (= deponun/hafızanın) “içerde mi, dışarda mı” veya “hem içerde hem de dışarda mı = iki yerde de mi” olduğunu bilmemiz gerekiyor. Meseleye holografik bakarsak, bilgi (depo/hafıza), her yerde = her yer (= tüm âlem) bilgi deposu; her yer âyetlerle dolu. Önemli olan bu âyetlerin bizdeki karşılıkları (nın uyumluluğu). Dışardaki âyetler somut; bun...

TAHIYYÂT

Tahıyyâtın kökü, hayat. Tefekkür veya tezekkür gibi tefa’ul babından. Bu babın özelliği, “hareketlendirme”!. Biraz açayım. Fikir, hareketsiz düşünce; tefekkür, düşünme = düşünceyi harekete geçirme. Tezekkür de aynı. Zikir, tezekkürle zikretmeye dönüşür. Tahıyyâtta da durum aynı. Hayat, tahıyyâtla hayat olur = yaşanır. Tahıyyât, namazın “son rüknudur”!. Namaz, tahıyyât ve selâm ile biter. Namazın diğer rükunları, bizi hayata (= tahıyyâta) hazırlarlar, bize hayatı (= tahıyyâtı) öğretirler. Tahıyyâtta ne vardır?!. (Namaz, Mü’minin mîracıdır. Mîrac’ta ilk sözü Rabbimiz Mü’minlere vermiştir. Önce Efendimiz, sonra Mü’minler, hep birlikte : ) Et-Tahıyyât-ü lillah. = Asıl Hayat Allah’ındır. ves-Salavât-ü vet-Tayyıbât. Gerçek ve “temiz” yardım da O’ndandır.(derler.) (Bize göre "sonra"!, Allah söz alır.) Es-Selâm-u aleyke eyyüh-en Nebi’yyü ve Rahmetullah-i ve berakâtüHû. = Allah’ın Selâmı, Rahmeti ve Bereketi Senin üzerine (olsun) Ey Nebî!. (der.) (Sonra da sâlih kullar :) Es-Selâm-u a...

NAMAZ BİZE NE/LERİ ÖĞRETİR?!.

Namaz bize şunları (daha bi çook şeyi) öğretir; ben özet, öz bilgi vereceğim. İlâhımızın Bir ve Allah olduğunu, Sadece Allah’a (= Rabbimize) kulluk (= ibâdet) etmemiz gerektiğini = Tüm zamanımızı O’nun Rızasını kazanmak için harcamanız gerektiğini, (Bunu nasıl yapacağımıza dair bilgi de O’nun Kitâb’ı Kur'ân’dadır.) = Namaz, bize Kur’ân okumayı, Kur'ân’ı öğrenmeyi öğretir. Kur'ân’dan sadece Elham (= Fâtihâ) ve son on sûreyi (= Elemtere ve aşağısını) okuyanların namazı, “o kadardır”!; onlar, namazda “o kadar” Kur’ân öğrenirler, Allah’ın diğer emir ve yasaklarından bîhaberdirler. Hoş, onları da iyi ve tam anlasalar kâfî/yeterli. Çünkü Fâtihâ, Kur’ân’ın özü, özetidir. Fâtihâ’sız namaz olmaz. Namaz bize, maddî ve manevî temizliği (= abdest) öğretir. Abdest, hem beden hem duygu-düşünce temizliğidir. Abdestsiz namaz olmaz, kılınmaz. Namaz, kılınınca biten “son görev” değildir; bizi her dâim “görevlere” (= salât-i dâimî’ye = dâimî kulluğa) hazırlayan bir ibâdettir.

ZAMAN ve NAMAZ

Zamanı tersten okursak, namaza; namazı tersten okursak, zamana ulaşırız. Namaz, zaman kadar; zaman, namaz kadar önemlidir. Namaz, bize biçook şey söyler, zamanın değerli olduğunu da.  “(Allah’ın Nûr’u = Aydınlığı/Işığı) Allah’ın İsminin yüceltilmesine ve öğütlerinin dinlenmesine izin verdiği evlerdedir. Orada onlar, sabah akşam (= bilguduvvi vel âsâl) O’nu tesbih ederler.” ف۪ي بُيُوتٍ اَذِنَ اللّٰهُ اَنْ تُرْفَعَ وَيُذْكَرَ ف۪يهَا اسْمُهُۙ يُسَبِّحُ لَهُ ف۪يهَا بِالْغُدُوِّ وَالْاٰصَالِۙ (24/Secde, 36.) Mealciler ve tefsirciler, “bilguduvvi vel âsâl” tanımlamasını, sabah-akşam diye terceme/tercüme ederler; oysa, bu tamlama, her zaman demektir. Buna benzer bir tamlama da ‘bükraten ve asîlâ’dır. (Bknz. 33/42. 76/25.) Buna rağmen, biz Müslümanların zamanla arası pek iyi değildir; zamanımızı (= bize verilen ömrü/eceli) boş, faydasız ve gereksiz (= mâlâyâni) işlerle geçiriyoruz!. Dünyaperest kapitalistler, zamanın kıymetini bizden daha iyi anladılar ve endüstride, ‘zaman-hareket etütler...

SINIF-LAMA

Tasnif. Varlıkları, yakın özelliklerine göre gruplara (= sınıflara) ayırma, zümreleme.  Sınıflama, bilmenin ve bölmenin bir sonucudur; zihin, bütünü kavramakta, bölünce de bölünenleri toparlamakta zorlanır. Bu yüzden, bilmek için madenleri, bitkileri, hayvanları ve de insanları sınıflarız. Bilgi de bir sınıflamadır; bilgi, somut varlıkların zihinsel (soyut) karşılığıdır. Soyut varlıklarda da sınıflama vardır; akıl, duygu ve melekler gibi.  İnsanî düzeydeki doğal sınıflama, doğumla başlar. Bebek, çocuk, genç, yetişkin, yaşlı, kadın-erkek, sağlam-sakat, zengin-fakir, âlim-cahil, vb. Eğitim, sınıflıdır. İlkokul, ortaokul, lise, üniversite 1. 2. 3. sınıflar gibi. Toplumsal sınıflama, Marks’tan miras alınarak daha çok gelir düzeyine göre yapılır. Marks’ın sınıf yapısı Doğudaki (Hindistan’daki) sınıf yapısı (kast sistemi) gibidir, geçirgen değildir, orada sınıf atlama olmaz; hangi sınıfta doğulmuşsa, ölene kadar o sınıfın içinde kalınır. Irklar da bir sınıflama biçimidir. Irk, insan...

REFERANS

Kaynak. Başlangıç “noktası”. Diğer “noktalardan” ilk noktaya (ve ara noktalara) yapılan atıf. Bilimsel yazılarda düşüncenin “ilk ya da ara destek, kaynak noktası”. Aslında ara destek noktaları da ilk “noktaya” dayanır. O “nokta”, hem merkez, hem çeperdir. O “noktaya” dayanan her düşünce, düzenli ve tutarlı bir çember veya daire oluşturur. Çemberi, teorik düşünceye; daireyi de amele, pratiğe karşılık olarak kullandım. Kişi, o çemberin veya dairenin içinde kaldığı sürece, aynı paradigmanın (= düşünce sisteminin) veya dinin içindedir. Paradigma, teorik (= akademik); din, pratik (= amelî) hayata karşılıktır. Bir paradigmanın (= düşünce sisteminin) veya dinin içinden konuşan veya yaşayan adam, kendine referans vermez = kendini ön plana çıkarmaz; onu “kendi yapanın” bu “yapı” olduğunu bilir. Müslümanı, Müslüman yapan “şey”! gibi!. Bir Müslümanın teorik ve pratik referansı, öncelikle Kur’ân (= Allah) olmalıdır. O, “ara referanslarda” çok fazla oyalanmamalıdır. Ara referansları biraz açmam lâz...

MÎSAK

Mîsaq : Karşılıklı sözleşme, anlaşma yapma; taahhüde girme. Taahhüd de, ahd'den ahdleşme = sözleşme, mîsak.  İlk sözleşmemiz bağlayıcı. Bütün sözleşmelerimiz, ona (= ilk sözleşmeye) uygun olmalı. Neydi o ilk sözleşme?!. “Elestü bi Rabbiküm?!. Kâlû : Belâ.” = Sizin Rabbiniz Ben değil miyim?!. Evet, Rabnimiz Sensin. Rab, tüm âlemi yaratan, yaşatan (= besleyen), terbiye eden. Sizin Rabbiniz Ben değil miyim?! sorusu, sizin Rabbiniz Ben miyim?! veya sizin Rabbiniz kim?! soruları gibi değil. Sizin Rabbiniz Ben değil miyim?! sorusu, aynı zamanda siz başkalarını rab bellemiş, onlara güvenmiş, bel bağlamışsınız; oysa sizi  yaratan, yaşatan (= besleyen), terbiye eden (buradaki terbiye bedendeki ve duygudaki altın orandır) Benim, bunu ne çabuk unuttunuz, da demektir. Bu unutmanız = başkalarını rab bellemeniz, sizin terbiyenizi ve yaratılışını (= fıtratınızı) bozmuş, bozuyor, sizi insanlıktan çıkarıyor.  Ve Benimle yaptığınız sözleşmeye uygun olmayan sözleşmeler yapıyorsunuz. Bu sözl...

ÖZGÜRLÜK ve CAHİLLİK

Özgürlük, cahilliktir, desem; bütün şimşekleri üzerime toplar mıyım?!. Olsun. Özgürlük, cahilliktir = bilgisizliktir. Bilgisiz insan, özgürdür; bilmediği için kafasına göre davranır (= iş yapar) ve yanılır. Bilgili (= burada bilinçli) insan ise, bilgisine (= buradaki bilgi de ilimdir) göre davranır, isâbetli, doğru iş yapar. Eğer özgürlük (= hürriyet), kişinin kendinden üstün bir kuvvete itaat etmeme, kendinden başka hiç kimseyi dinlememe hâli ise, bunun adı keyfîliktir. Bilme (= bilinçli olma), bu keyfiliği nakzeder. (= bozar.) = Keyfî davranmamak = isâbetli ve doğru iş yapmak için bilgileniriz. İlim, bunun için övülmüştür. “Hiç, bilenlerle bilmeyenler bir ve aynı (seviyede) olur mu?!. Bunu ancak “gerçek akıl sahibi” (= Ül-ül Elbâb) olanlar anlarlar.” (39/9.) ... Allah “yok”tur; dolayısıyla, O bir din (= Kitâb/lar ve Rasül/ler) de göndermemiştir, hesap da âhiret de “yok”tur, kurgudur, diyenler, cahillerdir. Onlar, burada özgürce (= keyiflerince = hevâ ve heveslerine göre) yaşamayı seç...

LÂ = YOK, HAYIR.

(Bu yazı, daha çok Tanrıtanımazlar için yazıldı ve Kelime-i Şehâdet’deki lâ’dan esinlenildi.) Allah’tan başka ilâh yok. = “Lâ ilâhe illâ-l Allah.” Yok, ne?!. Yok, yok; desem; totoloji yapmış olurum. Bu totolojiyi aşmaya çalışacağım. Yok, yok’u, (virgülsüz) yok yok diye yazsam, her şey var, demek olur. Söyleyiş tarzımı (= vurgumu) değiştirsem, hayır, hayır!. (= böyle bişey olmaz, olamaz!.) demiş olurum. Örnek : Bu dükkânda yok yok, demek; her şey var, demek. Bu dükkânda içki yok, demek; içki satılmıyor, bulun/durul/muyor, demek. Bu dükkânda her şey (çoğu şey) yok. Bu dükkân, sadece buradaki malları satıyor, gibi. Bu dükkânda olmayan (= yok olan) şeyler için başka dükkânlara bakın. Bu dükkânda yok olan şeyler, gerçekte yok olan şeyler değiller, onlar varlar ama siz onları burada (= bu dükkânda) göremiyor, bulamıyorsunuz; başka dükkânlara bakarsanız, bulursunuz. Aradığımız şeyleri, sadece “kendi dükkânımızda”! aramayalım. Onlar, bazen (çoğu zaman) bizim dükkânımızda bulunmuyor olabilir. B...

GELECEK

Gelecek de bir gün gelecek. Eski adı ile âqıbet, gelecek. Dünya zamanında gelecek, zamanın henüz gelmemiş bölümü. Dünya zamanında “gelecek için”, önceden plan yapmak (= irade kullanmak) gerekmektedir. Bu cümledeki “gelecek”, hem bu dünya hem öte dünya. Bu dünyada da öte dünyada da gelecek, gelecek; ama öte dünyadaki gelecek gelince, artık gitmeyecek, yâni geçmiş-gitmiş olmayacak. Hani, bu dünyada da “bazı ânların”! geçmek bilmediği gibi. (Bu ânlara, 28 Kasım tarihli ‘Uykuda Zaman’ yazımda kısmen değindim.) “Gelecek” geldiğinde ve de artık geçmek bilmediğinde, yapacak bişeyimiz de olmayacak!. Şimdi elimizde, “gelecek” için bişeyler yapma (= irade kullanma) fırsatımız varken, bişeyler yapmanın tam zamanı!. Bu fırsat kaçarsa, bir daha gelmeyecek. Ne demişti Hz. Ömer?!. Dört şey geri dönmez. Atılan ok. Harcanan para. Kaçan fırsat. Geçen zaman. (Bknz. 27 Kasım tarihli ‘Zaman Hakkında’ başlıklı yazı.) Burada (= Dünya zamanında), bir oku atınca, aynı oku ikinci defa atamıyoruz ama başka bir o...

DÎNÎ DÜŞÜNCENİN DÖNÜŞÜMÜ

Dinin (kendisinin) dönüşümü değil, dini anlamanın, dolayısıyla da yaşamanın dönüşümü. Bu dönüşümün ana ekseni (= aksı) siyasettir. Bu dönüşümü, bizzat siyasetçilerin kendileri değil, dinle ilgilenen din âlimlerinin siyasetle ilişkileri belirlemiştir. Dinle ilgilenen din âlimlerinin siyasetle ilişkisi iki biçimde şekillenmiştir : Siyasete/siyasetçilere yakın duranlar = siyasetten beslenenler. Siyasetle aralarına belli bir mesafe koyanlar. Bu dönüşüm, daha çok, siyasete yakın duranlar = siyasetten beslenenler eliyle olmuştur. Bunlar dini, siyasetçilerin isteği doğrultusunda yorumlayan adamlardır. Siyasetle aralarına belli bir mesafe koyanlar ise, dinin ruhuna uygun yorumlar yaptıkları için siyasetçiler tarafından, ya kıyıya-köşeye itilmişler ya da “aforoz” edilmişlerdir. Ayrıntıya girmiyorum. İlgilenenler İslâm tarihine bakabilirler. Avamın din algısı ise, başlangıçta “gönüllü aforoz” olan tasavvuf yolu ile şekillenmiştir. Başlangıçta tasavvuf, bir geri (= inzivaya) çekilme, siyasetin gü...

HIFZ

Hâfız, muhafız, muhafaza, mahfuz. Hıfz : Hem muhafaza etme = koruma, kaydetme; hem de ezberleme = hıfzetme. “Zikri (= Kur’ân’ı/Kitâb’ı) Biz indirdik ve kesinlikle Onun koruyucusu da Biziz.” اِنَّا نَحْنُ نَزَّلْنَا الذِّكْرَ وَاِنَّا لَهُ لَحَافِظُونَ (15/Hicr, 9.) HFZ (= حفظ), kelimesi, türevleri ile birlikte Kitâb’ta 44 yerde geçer. ‘Hafaza Melekleri’ de ismini bu kökten alır. “Zikir (= Kur’ân/Kitâb), kıyamete kadar korunacaktır, Onu kimse, lafzen ve ma’nen (= ma’na olarak) tahrif edemeyecektir. O, tahrif edilmiş yorumları düzeltme kudretindedir. Yeter ki Ona “temiz olanlar” dokunsun. = Onu “temiz olanlar” okusun. “lâ yemessuHû ille-l mutahherrûn.” (56/79.) Bir başka Kitâb, Onun gibi korunmamıştır, korunamaz. ... Bu notu, bir arkadaşıma gönderdiğimde, bana “emin misin?!” dedi. Sonradan kastının Risâle-i Nurlar olduğunu anladım. Risâle-i Nur okuyucuları da Risâle-i Nurların tek harfini bile değiştirmiyorlar. Sanki Risâle-i Nurlara “Kitâb”! muamelesi yapıyorlar, diyor. Yapsınlar. Onlar...

OTORİTE

Otoritenin İngilizcesi, authority; author, yazar. Otorite, kural/yasa koyan (= emir veren) kişi ya da kişiler. Kural, düzen (= din) kurmak ve o düzeni (= dini) sürdürmek için konu/lu/r. Emirler de, yap! ve yapma! şeklinde tezahür eder; bunlar da kişilerin davranışına yansır. Çağımızda kuralları/yasaları devletler (= parlementolar) koyuyor, yapıyor. Parlementolara (= meclislere) üyeleri (= milletvekillerini) de “halk” (?!) seçiyor.  Parlementoların koyduğu kurallara/yasalara uymayanlar, ya para cezasına çarptırılıyor ya da hapse atılıyor.  Günümüzde devletler öyle rafine ve sofistike (= ince ayar) çalışıyorlar ki, kültür-sanat-edebiyatla ve medya (= tv, internet, film, vb.) ile davranışlarımız yönlendiriliyor = manipüle ediliyor. Ben buna, “davranış teknolojisi veya zihin kontrolü” diyorum. Kullandığımız (= piyasaya sürülen) her âlet, belli bir davranışı da beraberinde getiriyor. Bu âletler, belli bir amaç için kullanılıyor; amaç dışına çıkılınca da kişiler cezalandırılıyor. Ne...

İSTEME

Eski adı ile talep etme. (Tâlib, talebe, vb.) Kişi, bi şeyi yapmayı, bi şeyin olmasını kendi de isteyebilir, onu bi başkasından da talep edebilir. Amirler, yapılmasını, olmasını istedikleri şeyleri bizzat kendileri yapmazlar, yaptırırlar. Ben, kendinin amiri olan istemeden söz edeceğim. Kendinin amiri olmak ne demek?!. Kendi isteklerini kendine yaptırmak; yapamadığı (= gücünün yetmediği) zaman da birilerinden yardım/destek istemek. Birilerinden yardım/destek istemenin, iki, hatta üç yolu vardır : Üstlerden, astlardan ve eşitlerden. Üstlerden yardım isteme, astın işidir. Astlardan yardım isteme, üstün işidir. Eşitlerden yardım isteme ise, dayanışmadır.  Bir Müslüman için en üst “Üst”!, -- Dikkat! Bu Üst, astlardan yardım istemeyen bir Üst -- Tanrı olduğu için, bu istemeye duâ deniyor. O “Üst”!, bize : Ben’den başkasından istemeyin. = “ve lâ ted’u meallahi ilâhen âhar” (28/88), diyor. Bu isteme, yalvarma-yakarma, duâdır.  Üstlerden, astlardan ve eşitlerden isteme, aslâ bu isteme...

ELE VERİR TALKINI, KENDİ YUTAR SALKIMI

“İnsanlara birri (= iyiliği) emrediyorsunuz da kendinizi unutuyor musunuz?!. Halbuki Kitâb’ı da okuyorsunuz. Hâlâ aklınızı (doğru-dürüst) kullanamayacak mısınız?!.” اَتَأْمُرُونَ النَّاسَ بِالْبِرِّ وَتَنْسَوْنَ اَنْفُسَكُمْ وَاَنْتُمْ تَتْلُونَ الْكِتَابَۜ اَفَلَا تَعْقِلُونَ (Bakara, 44.) 40. âyetten 46. âyete kadar pasaj okunduğunda, muhatapların İsrailoğulları olduğu görülür; ama, pasaj “derin okunduğunda” bu pasajın (= tüm pasajların, tüm Kur'ân’ın) bizi de muhatap aldığı anlaşılır. Önce, pasajdaki anahtar kelimeleri vereyim : Zikir. Nimet (fiil hâli, en’amte de dâhil). Ahd. Ahde Vefâ ve Rehb. (40. âyet.) İman. İnzal. Tasdik. Kâfir. Âyetleri az bir bedele/pahaya satış = İştirâ’. Taqvâ. (41. âyet.) Hak. Bâtıl. İltibas. (= Hakkı bâtılla iltibas/örtme veya karıştırma. Elbise/libas da aynı kök.) Ketm. (= Eğip-bükme. Hakkı yamultma.) İlm/İlim. (42. âyet.) Namazı/Salâtı ikâme. Zekâtı verme. Rukû’ edenlerle rukû’ etme. (43. âyet.) Emr/etme. Birr. (= Çoğulu ebrâr. İyilik.) Nesiye. (= ...

UYKUDA ZAMAN

Uyku ve Zaman başlığı daha genel olurdu, bu yüzden Uykuda Zaman dedim. Uykuda geçen zamanı fark eder miyiz?!. Etmeyiz, değil mi?!. Zaman, biz uykuda iken de geçer; hatta geçerken, bize etki de eder. Bizi dinlendirir ve yaşlandırır. Uyanınca, zamanın geçtiğini (= dinlendiğimizi ve yaşlandığımızı) fark ederiz. Acaba, tüm zamanımız “uykuda” mı geçiyor?!. Yooo, yarı uyku, yarı uyanık.  Tam uyanık yaşayanlar = zamanın tümünün = tüm/tam zamanın farkında olanlar yok mudur?!. Yoktur, kalmamıştır, sanırım.  ... Uyanıkken, zamanın geçtiğini ne kadar fark ediyoruz?!. İbn-i Haldun’a başvurursak, daha çok üzüntülü, sıkıntılı zamanlarımızda mı; yoksa sevinçli, neşeli zamanlarımızda mı zamanı = zamanın geçtiğini fark ediyoruz?!. Psikologlar da, üzüntülü, sıkıntılı zamanlarımızda, zamanın geçmek bilmediğini; sevinçli, neşeli zamanlarımızda da çok çabuk geçtiğini, oysa insanın böyle zamanlarda, zaman hiç geçmesin, bu sevinçli, neşeli zamanlar hep aynı kalsın, ebeden/ebedî sürsün, dediğini/iste...

ZAMAN HAKKINDA

Zaman hakkında söz söylemek kolay değil. İbn-i Haldun’a zamanı sormuşlar : “Bekleyince yavaşlar, gecikince hızlanır, üzülünce can yakar, mutlu olunca kısalır, sıkılınca uzar, acı çekince bitmek/geçmek bilmez.” demiş. Augustinus : (yaklaşık olarak, İtiraflarım’dan mealen) “Sorulmasa bildiğim, sorulunca bilemediğim bişey.” demiş. Zaman, her şeyin ilâcı imiş. “Vakitlerle (= zamanla) yâkutlar elde edilir ama yâkutlarla vakitler elde edilmez.” Hz. Ali. “Dört şey geri dönmez : 1) Atılan ok. 2) Harcanan para. 3) Ele geçen fırsat. 4) Geçen zaman.” Hz. Ömer. “Allah Tealâ buyuruyor ki : Âdemoğlu dehre (zamana) söverek bana eziyet verir. Halbuki Ben dehrim (= zamanın yaratanıyım). Her şey Benim elimdedir. Geceyi, gündüzü Ben idare ederim.” (Kutsî Hadis. Buharî, Tefsir 45.) “İnsan (henüz) anılmaya değer bir şey değilken, onun (= insanın) üzerinden dehr’den bir hîyn (= zaman) gelip geçmedi mi?!.” (Âyet : 76/1.) هَلْ اَتٰى عَلَى الْاِنْسَانِ ح۪ينٌ مِنَ الدَّهْرِ لَمْ يَكُنْ شَيْـٔاً مَذْكُوراً ... Ö...

DÜŞMAN KİMDİR?!.

Düşmanın ne olduğunu biliyoruz ama kim olduğu hakkında tereddütlerimiz (= şüphelerimiz) var; bazılarımız da yanlış kişileri düşman biliyor/belliyor. Düşman : Bizim aleyhimize (= bizim kötülüğümüz için) çalışan, bizim iyi olmamızı istemeyen “herkes”!. Bu herkes kim?!. Herkes, çoğu zaman bütün insanlara ve hiç kimseye karşılık da kullanılıyor. Herkes, herkese düşman olursa; kimse, kimseye dost olmaz; ortada bir düşmanlık da kalmaz. Dost/luk yoksa, düşman/lık da yoktur.  Öyleyse, dost kim, düşman kim?, bunu iyi bilmeli ve ona göre davranmalıyız. Düşmanlarımızı iyi bilirsek, (bize yardım eden, yanımızda olan) dostlarımızı da iyi biliriz. Düşman tanımımızı ve algımızı, “bizim tarafımız”! belirler. Bize göre (biz A isek), B bize düşman; C dostsa; D’ye, E’ye, ... göre, B dost, C düşman olabilir. Filistin’lilere göre İsrail düşman = İsrail’lilere göre Filistin’liler düşman; ama Alman’lara ve Amerikan’lara (= hükümetlerine) göre Filistin’liler düşman, İsrail/liler dost; Türkiye’ye ve Türkiy...

HUZUR

Çağın insanı huzursuz, huzur arıyor!. Oysa huzurlu olmak, Huzur’da olmaktır. Huzur’da olmayan, huzurlu olamaz!. Çoğumuz, Huzur’da olmanın sadece namazda/namazla mümkün olduğunu sanıyor; ama namazda/namazla bile huzurlu olamıyor!.  Huzurlu olmak için, namaz bir başlangıçtır. Namaz, “huzur bilincinin” anahtarıdır. O anahtarla kapıyı açamayanlar, “huzur ülkesine” giremezler!. Namazla/namazda “Huzur’una çıktığımız”! Allah, her ân, her yerdedir. O’nun Huzur’una sadece namazla/namazda çıkılmaz!. Namaz bize, her yerde ve her ân (= her zaman) O’nun Huzur’unda olduğumuzun “bilincini = şuurunu” kazandırır. Bu bilinci/şuuru kazanan/lar, her yerde ve her zaman (= her ân) huzurludur/lar. Namazla/namazda huzur bulamayanlar ve bu huzuru her ânlarına taşıyamayanlar için huzur hayaldir. Namazla/namazda huzur bulanlar ve bu huzuru her ânlarına taşıyanlar ise, her ân Huzur’unda oldukları Rablerinin istemediği hiçbir işi yapmazlar. Hiç, Huzur’da, Huzur’unda Olunan’a “saygısızlık” yapılır mı?!. Huzur a...

ŞEYLERİN İNTERNETİ

Mesele anlaşılmamış; nedir bu şeylerin (= nesnelerin) interneti diye soruluyor. Evlerimizdeki elektronik âletler; fabrikalardaki robotlar, elimizdeki telefonlar, kolumuzdaki saatler, bankaların ATM’leri, daha bir çook şey. Evlerimizdeki elektronik âletlerden sadece iki tanesinden söz edeceğim. Robot süpürgeler ve akıllı yataklar. İlki, evimizi cm’sine kadar tarıyor; ikincisi, vücut ve yatak odası ısımıza ve de kan basıncımıza (= nabzımıza) kadar bizi tanıyor.  Bu bilgiler (her yerden her bilgi), Wİ-Fİ bağlantısı ile birilerine gidiyor.  Dikkat!, biz bu cihazlara (konforumuz için) bir avuç dolusu para ödüyoruz. Yani, konfor satın alıyoruz diye “özel hayatımıza” ait bilgilerimizi bedavaya satıyoruz. Bu bilgiler, daha sonra bize “bi şekilde”! tekrar dönüyor. Bu dönüşler de bizi, o bilgileri işleyenlere tutsak (= mahkûm) ediyor. Şeylerin (= nesnelerin) internetinin arkasındaki “düşünce”! bu. Bize sunulan konfor (= rahatlık), aslında çook pahalı bir yem;, ve bu yemi, maalesef çoğum...

SOFRA

Biraz günlük, gündelik hayat. Her gün 2-3 kez aç karnımızı doyurmak için sofraya oturuyoruz. Yediğimiz-içtiğimiz yiyecek ve içeceklerin nasıl soframıza geldiğini düşünüyor (= biliyor) muyuz?!. Müslüman, yemeye-içmeye başlarken “Bismillahirrahmanirrahim” diye başlar. Bu, Rabbi hatırlama veya bilinç (= farkındalık) ifadesidir. Anlamı ise : Ya Rabbî, bütün bu nimetlerin yaratıcısı Sen’sin; bu, Sen’in Rahmâniyetin ve Rahîmiyetindendir, Seni hatırlamadan (= anmadan) bunları yemem-içmem Sana “nankörlük” olur, demektir. Soframızdaki nimetlerin hangi birini ele alalım. Hangisini ele alırsak alalım; onların var olması için bu mükemmel kâinatın var olması da şart. Her şey, her şeyle; her şey de Allah ile ilişkili/irtibatlı. Yağmurun yağması, Güneşin doğması, toprağın onlara “ana” olması, ... yiyebiliyor-içebiliyor, yediklerimizi-içtiklerimizi sindirebiliyor (= sağlıklı) olmamız... Aldığımız seküler eğitim, yaşadığımız modern hayat, önce bu “halkayı” daralttı, sonra da kopardı. Topraktan, doğadan...

AKILLI ...

Akıllı adam, demek isterdim ama diyemiyorum. Akıllı telefon, akıllı bina, akıllı şehir, vb. Sanki insanlar akıllarını telefonlara, binalara, şehirlere, nesneler/şeylere (= nesnelerin/şeylerin interneti) vermek için, her yere kameralar ve sensörler yerleştirilmesine göz yummuşlar; buralardan birilerine veriler gönderiyorlar = 'biz buyuz'! diyorlar; o verileri (= bilgi ve görüntüleri) alanlar da o binalarda ve o şehirlerde yaşayan insanları (= bizleri) yönetiyorlar.  O verileri ellerinde bulunduranlar (= depolayanlar), bu verilerden “bilgiler” üretiyorlar, hem bu bilgileri şirketlere (ve devletlere) satarak müthiş paralar kazanıyorlar hem de bizleri yönetiyor, yönlendiriyorlar. Nasıl?!. Bize, veri sağlama araçlarını (= telefon, bilgisayar, kamera, sensör/lü, buzdolabı, klima, GPRS’li araba, vb.) satarak ve o cihazları satanlara reklâm ve ürün desteği vererek. Bu adamlar, bizim her ânımızı, gelirimizi-giderimizi takip ediyorlar; bizim nasıl davranacağımızı (= neyi, ne zaman satın ...

IŞIK HIZI

Işık hızı, saniyede yaklaşık 300.000 km/sn’dir. Kütlesi (= bedeni) olan hiç bir “cisim” bu hızı geçemez; geçerse, “yanar”!, kütlesi yok olur. Bu yazıda ben sizi, 20/Tâ-Hâ, 109. âyet bağlamında “hayalen” bu hızda hareket ettirerek öte dünyaya götürüp-getireceğim!. Önce âyeti vereyim. “O gün, Allah’ın izin verdikleri ve sözünden râzı (= hoşnut) oldukları hariç, kimse şefaat edemez.” (20/109) Yoğunlaşmamız gereken kavram, şefaat. Bu âyete göre, şefaatte “tam yetkili” Allah, ve Allah, başkalarının şefaatini de iki şarta (aslında tek bir şarta) bağlıyor : 1) Şefaat yetkisi vereceği kişiden râzı olması. 2) Şefaat yetkisi vereceği kişinin sözünden râzı (= hoşnut) olması. Ben, “oradaki” bu iki şartı, “bura” ile bağlantılı görüyorum; bu yüzden bu “hayalî ışık hızı yolculuğunu” önemli sayıyorum. 1) Oradaki rızâ, burada kazanılır. = Rızânın kazanılma yeri burasıdır. 2) Bu rızâ, burada kazanılırsa, o rızâyı kazananın her sözü burada şefaat olur; ve, o sözü dinleyene = o söze itaat edene, o sözü sö...

KORKU

Psikolojinin korkusu ile dinin korkusu aynıdır, ikisi de insanî duygudur. İki türlü korku vardır : 1) Kişinin, tehlikeden (= kendisine zarar verecek olandan) korkması. 2) Kişinin, sevdiğini kaybetmekten korkması. Müslümanın Allah korkusu, ikinci tür korkudur. Kâfir, zaten Allah’a inanmadığı (= güvenmediği, O’nu sevmediği) için O’ndan korkmaz,  korksa da onun korkusu, birinci tür korkudur. Dinde korku : Havf. Hîyfe. Haşyet. Rehb. Vecl. Taqvâ kelimeleri ile karşılanır; bunların en “kapsamlısı” taqvâdır. Taqvâ, Allah’ın Sevgisini (= Rızasını, İlgisini) kaybetme korkusudur ve Allah’a karşı sorumluluk duygusudur. Bu tür bir sevgide korku yoksa, veya bu tür bir korkuda sevgi yoksa, o kişide, birinci tür korku egemendir. Birinci tür korku, patolojiktir, kişinin ruh (duygu) durumunu alt-üst eder. İkinci tür korku ise, insanı dengeler. Korkusuz sevgi, kişiyi şımartır; sevgisiz korku, kişiyi delirtir/çıldırtır ve anksiyeteye sebep olur. Taqvâ, Allah Sevgisinin ve Muhabbetinin eseridir.

EĞİTİM

Bu yazıda eğitimi, millî-dînî (hadi seküler-dînî de diyelim!) diye ayırmadan ele alacak; toplam eğitim ordusuna da (= öğretmen, akademisyen ve din görevlilerine de) kısmen değineceğim. Bu ülkede 1.4 milyon öğretmen, (bunun 200 bini üniversitelerde); 130 bin din görevlisi (= imam, müezzin-kayyım ve vaiz) var. Toplam : 1.5 milyon. Ülke nüfusu yaklaşık 85 milyon. Bunu 1.5 milyona bölünce, 55-56 kişiye bir eğitimci düşüyor. Bu, rakamsal tespit. İçerik tespiti ise, içler acısı. Bunu, 25 yıldır iktidarda olan hükümet de itiraf ediyor : “Eğitim ve kültürde istediğimiz düzeyi/seviyeyi yakalayamadık.” Ya adâlette?!. Ve kalkınmada (= ekonomide)?!. Bu iki alanda küresel sisteme entegre olduk. Eğitim ve kültürde “geri” kaldık!. Eğitim ve kültürde de mi, küresel sisteme entegre olmalıydık?!. Oraya doğru hızla gidiyoruz. Ekonomide, endüstri 5.0, RFID, nesnelerin interneti, e-ticaret, e-devlet, vb. uygulamalar devrede, tıkır tıkır (= sorunsuz) işliyor. Adâlet de UYAP’la bu işe soyundu. Eğitimde, uzak...

BUGÜNE ÖZEL

Bugün, 24 Kasım, Öğretmenler Günü.  Bugün öğretmenlik hakkında (öğretmenler hakkında değil) yazayım istedim.  Öğretmen, öğrenciye (= talebeye = talep edene) bilgi öğreten, ona bilgiyi sevdiren, ve bunu meslek edinen adamdır. Öğretmen, öğrencilere rehberlik eder. Bunu, sadece “rehber öğretmenler”! yapmaz, her öğretmen yapar. Ülkede 1.200.000 öğretmen var. 200.000’e yakın da akademisyen var. 60 kişiye bir öğretmen düşüyor ve toplumun hâli ma’lum. Neden?!. Büyük ihtimalle, ya öğretmenlik “sıradan bir meslek” olmuş, ya da öğretmenlerdeki aşk (öğrenme, öğretme ve rehberlik etme sevdası) kaybolmuş!. Yoksa, bir (1) kişi = bir öğretmen, --- bırakın hayat boyu --- bir yılda, altmış (60) kişiden en az 30-40 kişiyi “adam”! eder/di; ve bu toplum böyle çürümezdi.

DOĞUM-ÖLÜM

Doğum, dünyaya gelmek; ölüm, dünyadan gitmek. Bu gelme ile gitme arasına dünya hayatı diyoruz. Bu hayat, aslında çook kısa, ama bize uzun geliyor. Hani ilkokulda çağları öğrendiğimiz bir çizelge (= çizgi) vardı. İki ucu açık olan bu çizgiyi/çizelgeyi hatırlayın. Bu çizginin sol yanından sağ yanına doğru, tarih öncesi çağlar, ilk çağ, sonra orta çağ, sonra yeni çağ, sonra da yakın çağ yazılıydı. Tarih öncesi çağ/dönem, M.Ö. 800.000’lerde başlıyor, 3200’lerde yazının icadıyla sona eriyordu. İlk çağ da M.Ö. 3200’den M.S. 375, kavimler göçüne kadar sürüyordu. Orta çağ, M.S. 375’den, 1453 İstanbul’un fethine kadar; yeni çağ, 1453 ilâ 1789 Fransız İhtilaline kadar; yakın çağ, 1789’dan şimdiye kadar devam ediyordu, hâlâ da devam ediyor... Pekiî biz neredeyiz?!. Yakın çağın = bu çizginin küçücük (görünmez) bir noktasında = aralığında. Bu çizgi/çizelge sonsuz; biz de bu çizginin küçücük bir aralığındayız. Bu küçücük aralığın başında doğuyor, bitişinde ölüyoruz. Bu küçücük aralık (70-80 yıl), in...

BİLGİ ve İRADE BAĞLAMINDA İNSANIN GELECEĞİ

Bilgi ve irade bağlamında insanlığın geleceği de denilebilir. Bilgi, bilmenin; irade, karar vermenin karşılığıdır. Bilen, her zaman karar veremeyebilir. Karar verenler de her zaman “nihâî karar/ları” veremeyebilir. Çünkü, ellerindeki bilgiler, “nihâî karar/ları” vermeye yeterli olamayabilir.  Bugün, kimin elinde daha “çok” bilgi var, bu bilgileri niçin ellerinde tutuyorlar, bu bilgileri, nereden ve nasıl elde ediyorlar?!. Elimizdeki telefonlardan ve bilgisayarlardan, teknolojik her cihazdan, kameralardan, kartlardan, vs. Bu cihazlara (= telefonlara ve bilgisayarlara) yüklediğimiz her bir App (= application = uygulama) onlara veri sağlıyor. Ne satın almışız, kaç adım atmışız (S. Health), nereye girmişiz (= Konum, Haritalar), kime ne mesaj yazmışız (Whatsapp, Mesajlar, vb.), hangi siteyi ziyaret etmişiz?!, ... biliniyor. ... Ben çalışırken, kütüphanelerin digitalleşme oranı %50 civarında idi; veri tabanlarına (= bilgi bankalarına) üyelik, üniversitelerde yeni yeni yaygınlaşıyordu. Şi...

UYARI = İKAZ

“Söz, ağızdan çıkar.”, diye bir atasözümüz var; verilen sözün tutulması anlamına geliyor. Ahzab sûresinin 4. âyeti ile (= “... bu, sizin ağızlarınızdaki sözlerdir = lâflardır = kavillerdir...”) bu atasözünü karşılaştırsak, nasıl bir sonuca varabiliriz?!. Söz : Kâle’den kavl. Bu âyetteki kavl, kalpte bir yeri olmayan, kökünün/kaynağının sadece ağız olduğu söz. Âyet, zıhardan söz ediyor. Zıhar ne?!. Eşi, anaya benzetmek. Eş, anaya benzer mi?!. Zahiren benzer; kadın, kadına benzer; ama, kişiyi doğuran kadın (= ana), eşten farklıdır. Bu fark, nereden gelir?!. Yürekten = Kalpten. Allah, bir kişiye iki yürek/kalp/gönül vermez, vermemiştir. Bu ne demek?!. Bir kalp, bir kişiyi iki türlü sevemez. Bir kalpte herkesin sevgisinin düzeyi, çeşidi ve yeri ayrıdır, farklıdır. Kalpteki sevgiler hiyerarşiktir; en çook = eşed sevilen, ilâhtır; ilâh edinilmiştir. = “...eşeddü hubben lillah...” (2/165) Kişi, aynı anda, bir çook şeyi veya kişiyi sevilebilir ama bu sevgiler çatışmaz. Eğer bir kişide iki kalp...

CEMEAT

Cemeat : Cemea (= جمع )’dan cem’ olmak, toplanmak. Belli bir amaç için toplanan, bir araya gelen topluluk. Câmii, toplanma yeri. Cem’ evi de. Cemiyet de, câmia da aynı kök. Toplanmanın maksatlarına (= amaçlarına) göre cemeatler çeşitlenir. Kelime dinde, daha çok namaz kılmak için toplananları ifâde eder. Sosyolojinin cemaati, toplumdur; sosyoloji, cemeatle cemiyeti ayırır; cemiyet daha çok, toplulukların oluşturduğu kurumsal yapıları (dernek, vakıf vb.) ifâde eder. Asabiyet (= usbe) de, kavimlerden oluşan toplulukların, toplumların aralarındaki bağdır. Millet = ulus = ırk, bunun biraz daha geniş ölçekli olanıdır. Cemeatin en genişi, ümmettir; ümmet, bütün kavimleri ve ırkları taqvâ ( = din) temelinde toplar. Irkçılığın kökünde asabiyet vardır, ama benim konum bu değil. Cemeatle kılınan namazın 27° (= derece; kat demek isteniyor!) daha faziletli olduğu. Toplanan topluluk, “cemeatse”, o toplulukla kılınan namaz (= salât), elbette 27° faziletli olur, âmennâ; o topluluk cemeat değil de top...

KIRMIZI ÇİZGİ

Kırmızı çizgi, sınırdır, haddir, geri veya ileri adım atılamazlığı ifâde eder.  Herkesin bir kırmızı çizgisi vardır; devletlerin de. Ama o kırmızı çizgiler aşılıyor gibi!. 40 yıldır aşılmaz (= geri adım atılmaz) denen sınır aşılıyor veya aşılmak üzere!. Aşılmamalı mı?!. Elbette aşılmalı; 40 yıl süren bu terör belâsı bitmeli, sona ermeli; insanlar ve ekonomi rahat bi nefes almalı. Nasıl?!. Taraflar, Allah’ın koyduğu kırmızı çizgilere (= hadlere = ‘hududullah’a) çekilerek, her türlü ırkçılığa son vererek. ‘Hududullah’ da aşılırsa, her şey (= doğru ile yanlış, iyi ile kötü, güzel ile çirkin) birbirine karışır.

PARA = KAPİTAL

Nedir, uğruna bunca emek verdiğimiz, saatlerce çalıştığımız bu para?!. Bu parayı kim, neye göre basar, paranın değerini kim, neye göre belirler?!. Devlet/ler. Piyasalar (= ticaret) serbest olunca, paralar da konvertibl oluyor; devletler de paralarını uluslararası ticarete göre “dalgalı” hâle getiriyorlar (= dalgalı kur). Büyük küresel oyuncular (= şirketler; şirketlerin arkasındaki devletler), piyasa yapıyor. Onların yaptığı piyasayı bozanlar, bozguncu addediliyor; gerekirse, onlarla savaşılıyor. Bu savaş, önce ekonomik (= ambargo) ve siyasi olarak (= darbe) başlatılıyor, sonuç alınamazsa, askerler ve silahlar (= ordular) devreye giriyor. Dünya sistemi böyle işliyor. ... Para, devletlerin ekonomik itibar bayrağı gibi addediliyor. Bu yüzden devletler, fazla (= karşılıksız) para basarak itibarlarını düşürmek istemiyorlar. Bastıkları paralara “ekonomik bir karşılık”! göstermek istiyorlar. Bu karşılık, II. Dünya savaşına kadar altındı. Şimdi, dünyada basılan tüm paraların “her hangi bir ka...

İ'TİRAF

İ'tiraf : Suçlunun, işlediği suçtan pişman olarak, suçunu söylemesi, kendisine verilecek cezaya razı olması. Vicdanlı adam, suçunu i’tiraf eder; işlediği suçtan pişmanlık duyar. Vicdansız adam, “bir çıkar yol varsa”!, suçunu bir garibanın üzerine yıkar ve suç üstüne suç işler. Pekiî, ötedeki i’tiraflarımız?!. Orada da işlediğimiz suçları, bir garibanın üzerine yıkabilir miyiz?!. ... İ’tirafın kökü, ARF (= عرف). Ârif, a’raf, ma’ruf, ta’rif, taarruf (= tanışma), örf (= urf) ve arraf da aynı kök. ... İkinci ve üçüncü paragrafı biraz açmalıyım. Burada işlediğimiz suçları, burada = sağken, tek tek i’tiraf (= tövbe) etmezsek = o suçlardan pişman olmazsak = “pişmanlık (= tövbe) yasasından” yararlanmazsak; üstüne üstlük, o suçları başkalarının (bir garibanın veya şeytanın!) üzerine yıkarsak, ötede, en ufak bir çıkışımız = kurtuluşumuz olmayacak!. Orada, kaçacak yerimiz yok, bütün suçlarımızı i’tiraf etmek “ZORUNDA”! kalacağız. ... İçinde i’tiraf geçen iki âyetle sözü sonlandırıyorum.  “Ded...

MÜŞTERİ MEMNUNİYETİ

Müşteri, bir malı veya ürünü satın alan; bir hizmeti kullanan, o hizmetten yararlanan kişi. Kelime Arapça; iştirâ’dan (= اشترى) müşteri; memnuniyet, hoşnutluk. Müşteri, alıcı. Alıcı varsa, satıcı da var. Kim, kimin müşterisi?!. Kim satıcı, kim müşteri/alıcı?!. Kim, ne alıyor, ne satıyor; ne kazanıyor, neyin ticaretini yapıyor?!. KALICI kazanç ne; nihâî (= KALICI) memnuniyet nerede?!. 19 Kasım’daki Ahlâk yazımda, Tövbe Sûresi 111. âyete değinmiştim; orada ve daha 24 yerde iştira (= satın alma) fiili kullanılır. Bunlar : 1) Doğruluğu ve hidâyeti satıp; azgınlığı, sapıklığı satın alma. 2) Hakkı (= hakikati, doğruyu, dini) az bir bahaya (= değere) satma. 3) Âhireti satıp, dünyayı alma. 4) Kâfir olma = kendini satma = kâfirlerle iş ve güç birliği yapma. 5) Allah (rızasını kazanmak) için kendini satma!. (2/207). 6) İmanı satıp küfrü alma. 7) Adam satma. (Yusuf’un köle olarak satılması). 8) Boş lâf satma ve satın alma. (2/102.) Hayatta bi çok şey alıp-satıyoruz. Aldığımız ve sattığımız “mal v...

İHTİYAR-LIK

İhtiyar kelimesinin iki anlamı var : • Yaşlı. Kocamış. • Yaşadığı tecrübeler sonucunda doğru tercih/irade (= ihtiyar) kullanmayı öğrenmiş. İhtiyar Heyeti bu anlamdadır; bu insanlara eskiden, “aksakallılar” denirdi. Bi insan, yaşlanmış, kocamış, ihtiyarlamış = hayatın feleğinden (= çemberinden) geçmiş ama hâlâ aklını ve iradesini kullanmayı öğrenememişse, o kişi, ya hâlâ toydur ya da aklını ve iradesini başkasına kiraya vermiştir.  Yaşlanma da iki anlamlıdır.  • Bedenin zamanla kuruması, kocaması, kartlaşması, zayıflaması, çökmesi.  • Kuru karşıtı, diri/lik. Kuru ağaç × Yaş ağaç. Bu anlam, bedene değil, ruha (akla ve iradeye) yöneliktir. Yaşlının (= ihtiyarın) aklı ve iradesi, yaşadığı hayat tecrübesinden dolayı diridir, canlıdır, yaştır; bu kadar tecrübeye rağmen hâlâ diri değilse = dirilmemişse = aklı başına gelmemişse, o insan “bunamıştır”!. ... Materyalist dünya görüşü ve yaşam (biçimi), ihtiyarları, gençlere (toylara) öğüt vermesinler diye ya hayatın dışına it...

ECEL

Aslında, “ecel-ün müsemmâ”. Müsemmânın düz, ilk  (= kelime, etimolojik) anlamı, isimlendirilmiş; ikinci, buradaki anlamı belirlenmiş, kendisine belli bir zaman (= ömür) verilmiş, demek. Demek ki isim verme ile belirleme veya süre verme arasında bir ilişki var. Her bir isim, belirli bir varlığa karşılık kullanılıyor. Varlıklara isim verilirken, belirleyici (= onları birbirinden ayırıcı ve birleştirici/benzer) özellikleri dikkate alınıyor. Zaman da bu özelliklerin bir parçası olmalı. Bize (hatta tüm varlıklara) verilen zaman da (= ecel de) farklı olmalı. Bu ecel (= bize verilen bu zaman kredisi) bitince, insanlar (herkes, her şey) ölmeli, ölüyorlar da. “Her ümmetin bir eceli vardır. Ecelleri gelince ne bir ân ertelenir ne de bir ân öne alınırlar.” وَلِكُلِّ اُمَّةٍ اَجَلٌۚ فَاِذَا جَٓاءَ اَجَلُهُمْ لَا يَسْتَأْخِرُونَ سَاعَةً وَلَا يَسْتَقْدِمُونَ (7/34.) Tam zamanında ölürler. Eceli gelenin zamanı kalmıyor, tamamen bitiyor ve ölüyor; ölen kişi, artık zamansızlaşıyor veya zamansız ya...

AHLÂK'IN KAYNAĞI ve MAKSADI

Ünlü veya meşhur İlâhiyat Profesörü M.Ö., YouTube ’daki son videosunda ahlâk’ı konu almış ve Tövbe Sûresinin 111. âyetini merkeze alarak, İslâm Ahlâk’ını ödül-ceza (= tedbir, ihtiyat) ve çıkar ahlâkına dayandırmış!. Önce âyet.  “Allah, kendi yolunda savaşarak ölen ve öldüren Mü’minlerin canlarını ve mallarını cennet karşılığında satın almıştır. Bu, Tevrat’ta, İncil’de ve Kur'an’da da gerçek olan (= geçen) bir söz vermedir. Allah’tan daha iyi, sözünde duran kim olabilir?!. O halde, O’nunla yapmış olduğunuz bu alış-verişten dolayı sevinin. İşte büyük kazanç = başarı budur.” • Malı geçtik, can satın alınınca, ortada bir can = insan kalır mı; kalırsa, o can ne olur, nereye gider?!. • Mal ve can, “gerçekte” kimindir?!. Allah’ınsa; Allah, Kendi malını ve canını bizden niye satın alır?!. Beyefendi, Kantçı imiş; çıkarcı (= teleolojik) ahlâk taraftarı değil, ödev ahlâkı (= deontolojik ahlâk) taraftarı imiş!. Ödev ahlâkı (= deontolojik ahlâk), otonom ahlâk imiş. Otonom/i, özerklik, mu...

İSMİN HÂLLERİ

İsim, ad. Varlığın, varlıkların “kendi/si” değil, adı, adları. Somut ya da soyut, her varlığın “yerine” kullanılan. “Kendi gitti, adı kaldı yâdigâr" cümlesinde olduğu gibi; isim, “şey/ler/in” (= varlığın/varlıkların) kendisi (= zâtı) değildir. "Allah İsmi" de öyledir. İsmin hâlleri nelerdir?!. • Yalın hâli.  • i-hâli. (= Belirtme) Evi. Ali’yi, vb. • e-hâli. (= Yönelme) Eve. Ali’ye, vb. • de-hâli. (= Bulunma) Evde. Ali’de, vb. • den-hâli. (= Ayrılma) Evden, Ali’den, vb. Pekiî,  “Allah’tan geldik, Allah’a gidiyoruz. = innâ lillah-i ve innâ ileyhi râciûn.” (2/156) ne demek?!. Buradaki Allah da bir Ad, bir İsim midir?!. Hayır. O, her ismin “kaynağı” (= arkhesi, öncesi, evveli) ve âhiri, sonu!. = “Hüve-l Evvel-ü vel Âhır-u vez Zâhir-u vel Bâtın.” (57/3.) Herkes ve her şey, O’ndan geldi, O’na gidecek, dönecek. Burada bulunuşumuz “geçici” bir bulunuş; hepimiz “bilsek de bilmesek de” O’na yöneliyoruz, O'na dönüyoruz; O’na “bilerek” yönelenler, O’nun Cemâl Hâline (=...

İFÂDE

İfâde, bi fayda hâsıl olsun diye söylenen söz. (Sanki, fâide/fayda ile ifâde aynı, yoo kırık kökten/memeden besleniyorlar.) İfâde, dile gelendir. O, dile gelmeden önce nerededir?!. Düşüncede (= akılda). Kalpte.  Pekiî akla veya kalbe nereden gelir?!. Dün, parka gezinirken, dalından düşmüş yaprakları düşündüm. O yapraklar, 2-3 ay önce ağacın dallarında idi; 4-5 ay önce ağacın “gizli yerlerinde tohum” idi... 3-5 yıl önce veya sonra ne idiler, nerede idiler?!... ve bugün, yaprak olarak (benim) dile (dilime) geldiler!... sanki ifâdeler de b/öyle!. Oysa, bu yapraklardan kim, kimler ne faydalar gördü ama onlar şimdi ayaklarımın altında. Hiçbir yaprak (hiçbir şey) faydasız değil ama bir çook söz (ifâde) faydasız. Elbet, herkes, her şeyden faydalanacak diye bir kural yok, ama üretilen her şey bi fayda için üretilmeli, söylenen her söz, bi fayda için söylenmeli. Sözü (= ifâdeyi) söyleyen, söylediği sözden bi fayda gör(e)memişse, o sözü söylememeli. Bu, şu anlama da gelmeli : Amelle test edi...