LAMBA
Lamba : Gaz (petrol), pil veya elektrik ile aydınlanmamızı sağlayan âlet (= gaz lambası, ampul, el feneri, vb.); ama ben, kâinatı aydınlatan Lamba'dan, Aristo’nun Metafizik’indeki Lambda’sından (= Aristo Lambda = Λ : Varlık’tan, varlıkların özelliklerinden, öz, töz, ilke ve nedenden, kendi başına var olan varlıklardan = auto kath’ hauto, bişey uğruna var olan varlıklardan = to hou heneka ve Tanrı’dan bahseder.) ve Nûr Sûresi 35. âyetteki Lamba'dan söz edeceğim. Önce âyeti vermem lâzım; ki, açıklama yaparken sıra-düzenine uygun hareket edebileyim.
“Allah, göklerin ve yerin nûrudur. O’nun nûrunun misali, içinde lamba (= ışık, misbâh) bulunan kandil (= mişkât yuvası) gibidir. O kandil (= mişkât), korunaklı bir lamba/cam (= misbâh, fanus) içindedir. O misbâh/cam, inciden bir yıldız (= kevkebün dürriyyün) gibidir; o, doğuya da batıya da ait olmayan mübarek bir zeytin ağacının yağından yakılır. Onun yağı neredeyse kendisine ateş dokunmasa/değmese bile ışık verir, aydınlatır. Nûr üstüne nûrdur. Allah, hak eden kimseyi Nûruna iletir. Allah, insanlara böyle örnekler/misaller verir, her şeyi bütün ayrıntılarıyla bilir.”
Tek anahtar kelime Allah; Allah’a benzetilen kelime ise Nûr. Bu kelimeyi (= Nûru) açıklayan kelimeler : Kandil (= mişkât). Lamba (= misbâh). Yıldız (= kevkeb). İnci (= dürr). Zeytin ağacı ve Yağı. Doğu ve Batı ve Ateş.
Kandil (= mişkât), kâinatın (= yer ve göğün) “bir duvarındaki bir oyuk, bir fanus”; bu “oyuktan, bu fanustan” aydınlatılıyor kâinât. Bu “oyuk, bu fanus”, öyle sağlam, öyle korunaklı ve öyle şeffaf bir “oyuk veya fanus” ki, kökü doğu ve batıda, hiçbir güç onu yerinden oynatamıyor, ondaki ışığa püff diyemiyor, onu söndüremiyor; o ışığa sadece Allah müdahale edebiliyor. Onun yakıtı da ne doğuya ne batıya (= hiç kimseye) ait; onu O’ndan başka hiçbir güç yakamıyor, Onun yağı neredeyse kendisine ateş dokunmasa/değmese bile ışık vermeye, aydınlatmaya devam ediyor. O, sanki inciden bir yıldız (= kevkebün dürriyyün). Bu inci (= dürr), Dürr-ü Yektâ = Benzeri Olmayan Tek İnci.
Misaller (meseller, semboller, metaforlar), dilde konunun = meselenin anlatılmasına ve anlaşılmasına yardımcı olur. Buradaki Nûr da (= Nûr benzetmesi de), bizim “bi nebze de”! olsa, Rabbimiz Allah’ı dil yoluyla “anlamamıza”! yardımcı olmuş mudur?!.
Bence, dili (= lisanı), dile (= gönüle) transfer edemezsek, veya içimizdeki lambayı yakamazsak, bu misallerin (mesellerin, sembollerin, metaforların), bize zerre bir faydası olmaz.
Gazâlî’nin ‘Mişkât-ül Envâr’ı, Nûr Sûresinin 35. âyetini tefsir eder. Felsefede İşrâkîlik (Sühreverdîlik), kendini bu âyete yaslar. Meşşâilik'te belli bir mesafe alınmadan İşrâkîlik’le tanışmak, insanı yoldan çıkarır. İşrâkîlik, felsefeyi tasavvufa yaklaştırır, yakınlaştırır; arada Kelâm durur. Kelâm, insanları orta yola çağırır, onları maddeci/katı materyalizmden de, “temelsiz/uçuk”! idealizmden de korur.
Hayat, maddeci/katı materyalizm (= şehâdet) ile, “temelsiz/uçuk”! idealizm (= gayb) arasındaki büyük gerilimdir. Bu gerilimde ipi koparmadan yol (= mesafe) almak gerekir. Çünkü, ip koparsa, insan, insan olmaktan çıkar, çıkıyor.
Yorumlar
Yorum Gönder