Kayıtlar

İŞ

Bişey üreterek-satarak veya birilerine hizmet ederek (geçinmek = para kazanmak için) verilen emek, çalışma. Bir Müslüman, üretilip-satılan malların ve hizmet ettiği alanların helâl dairesinde olmasına (kalmasına) dikkat eder; helâl dairesi dışında kalan alanlarda çalışmaz, geçimini bu alanlardan sağla/ya/maz. Ömrümüzün çoğu işte geçer. İş, amel (eylem, emek) ise, sâlih amel, en çok işte ve işle işlenir. Müslüman iş adamları (= iş verenler) ve işçiler (= memurlar), yaptıkları işlere, kime hizmet ettiklerine dikkat etmek zorundadırlar. Sözgelimi, eğlence sektöründe (= entertainment) patron veya çalışan olmak, bir Müslümana yakışmaz. Bir Müslüman, İslâm’a aykırı bir işler yapan kurumlarda (= işyerlerinde) çalışmaz, çalışmamalı, onlar için hizmet/emek vermez, vermemeli; Müslümanın, özü, sözüne uygun olduğu gibi, işi de dinine uygun olmalı. Bir Müslüman, hem dindarım (= dinime hizmet ediyorum, dinim için çalışıyorum) deyip, hem de “dine mesafeli”! (veya düşman) kurumların yaşaması (= ayakta...

UMUTLUYUM, MUTLUYUM.

Yaşanan olumsuzluklar karşısında karamsar (= umutsuz ve mutsuz) değilim, aksine yaşananlar bana bazı sorumluluklar yüklüyor, bi şeyler yapmam gerektiğini söylüyor. Gücüm oranında (elimden geldiği kadar) bi şeyler yapmaya çalışıyorum.  Yapmaya çalıştığım bu şeyler, bu gün (= şu ân) bi işe yaramasa da, kimse “görmese” de, “gelecekte”! bi işe yarayacak ve herkes görecek. Acelem yok, zamanım var, bol. Yarın, “ne yaptın, ne getirdin?!” diye sorulunca, “işte bunları yaptım, getirdim” diyeceğim. Bu yüzden, yaptığım şeylerin (= niyetimin ve sözlerimin) “temiz”! olmasına gayret ediyorum. “Ey İman Edenler! Kazandığınız şeylerin temiz ve iyi olanlarından, sizin için yerden çıkardıklarımızdan infak edin. Gözünüz kapalı kendinize almayacağınız kötü şeyleri infak etmeyin. Bilin ki Allah, hiçbir şeye muhtaç değildir, övgüye değer yegâne Varlık’tır.” (2/267.) 40-50 yıldır benim kazandığım (kazancım) bu. 30 yıl, bu kazancın ekmeğini yedim, hâlâ da yiyorum, inşallah ebeden de yiyeceğim. Şimdi, infak...

DEVLET BİÇİMLERİ veya YÖNETİM ŞEKİLLERİ

Demokrasi. Aristokrasi. Monarşi.  Demokrasi, halkın yönetimi. Aristokrasi, aristokratların (= soyluların, seçkinlerin) yönetimi. Monarşi, bir tek kişinin (= tek adamım, kralın, monarkın) yönetimi. Demokrasi, aynı zamanda hem aristokrasi hem de monarşizmdir. Nasıl?!. Normalde, demokrasi seçimdir; seçim, sandıktır; sandık oydur/reydir; oy, halkın, kendi içinden yönetici vekilleri seçmesidir. Yönetici vekiller, seçilince, “seçkin” (soylu!) olurlar, oluyorlar!. Onlar da kendi aralarında/n birini başbakan veya başkan olarak belirliyorlar.  Ama, demokrasilerde işler böyle yürümüyor. Siyasî parti başkanları, seçilecek kişileri önceden belirliyor (= seçiyor); sonra da bunları halka “şeklen”! seçtiriyor. Mecliste çoğunluğu elde ederse (= mecliste yeterli sandalyeye sahip olursa), halk adına iktidar oluyor. Çoğunluğu elde edemeyen partiler de muhalefette kalıyor. Demokrasilerde iktidar, halkın tamamının (%100’ünün) oyuyla belirlenmiyor. 51 e 49. Halk, iktidara oylarıyla belli bir süreli...

DEVLET

Devlet, insanların ortak sözleşmeyle sosyal barışı (= düzeni) sağlamak için kurduğu en yüksek, en büyük organizasyon. Sosyal barış da (= düzen, din de) güçle sağlanır. Devletin gücü, mutlak (= lâ yüs’el) bir güç müdür?!. Hayır. Bu güç, milletin rızaya dayalı onayı (= sözleşmesi) ve maddî desteği (= vergileri) ile ayakta durduğu için, mutlak değildir. Devlet, düzeni adâletle ve kılıçla (= silâhla) sağlar; adâletten şaşarsa, ona verilen gücü (= kılıç, silâh kullanma gücünü) millet geri alabilir, almalıdır. Bu yüzden, millete muhtaç olan bir güç, mutlak bir güç olamaz. Hiçbir şeye muhtaç olmayan güce, mutlak güç denir; O da Tanrı’dır. (Tanrı ile sözleşme = misaq yaparız ama Tanrı’ya vergi vermeyiz. Tanrı adına, kullarına “vergi”! veririz, buna da iyilik deriz.) ... Dünyada bir çok ulus devlet var. Ulus devletlerin kendi içinde düzen sağlansa bile; uluslar (= tüm insanlar) arasında düzenin sağlanması, tüm ulusların ortak anlaşmasına (= rızasına); bu da tüm ulusların (= insanların) hiçbir ş...

SİGORTA

Yangın, kaza vb. durumlar karşısında, karşılaşılan zararın temini için yapılan sözleşme. Elektrik hattında kaçak veya tehlikeli akımı kesen, yangının çıkmasını önleyen mekanizma. Bi çook sigorta türü var : Trafik, yaygın, deprem, kaza ve hayat sigortası gibi. İnsanlığın dünya ve âhiretteki tek ve yegâne “sigortası”! (= garantisi) Allah. Çünkü O, âlemlerin Rabbi. Hâliq. Hâfız, vb. = Esmâ-ül Hüsnâ. Bu “sigortanın”! kavlî (= sözlü) karşılığı : “Lâ ilâhe illâ-l Allah ve Rabbim Allah.”; fiilî karşılığı : iyilik (= sâlih amel). Her kötü söz, eylem veya fiil, bu “sigortayı attırır”!; şirk ise paramparça eder. İnsan, söylediği her kötü sözden; yaptığı her eylem veya fiilden sonra tekrar (tövbe edip), “Lâ ilâhe illâ-l Allah ve Rabbim Allah.”, demeli; tekrar doğru istikâmete (= sırât-ı müsteqîme) girmelidir. Bu, hem kişilerin, hem de kişilerin kurduğu organizasyonların (= dernek, vakıf, STK, okul, şirket, siyasî parti, devlet, vb.) yoldan çıkmaması (= sapıtmaması) için garantili tek sigortadır....

İNSAN İLİŞKİLERİ

İnsan-insan; insan-toplum; insan-devlet ilişkileri. İnsanın, toplumun alt organizasyonları, dernek, vakıf, cemaat, tarikat ve STK’larla ve toplumun en üst/çatı örgütü olan devletle ilişkileri; ama aslâ halka ilişkiler (= PR) değil. Çünkü PR, örgüt (= STK, şirket, devlet) çıkarına (= kâra) odaklı bir ilişkidir. Tüm bu ilişkileri kuran da sürdüren de insandır. (= birey veya ferttir.) İnsan, kendi kendine yeten bir canlı değil; maddî-manevî ihtiyaçlarını temin için kendi gibi insanlarla bir arada yaşamak ve onlarla yardımlaşmak (= iş ve güç birliği yapmak) zorunda.  Yardımlaşma, karşılıklı bir ilişkidir; bu ilişki sürerken çoğu zaman, taraflar âdil olmuyor. Bazı insanlar, bazı insanları kullanıyor veya zulmediyor. Ortada bir zulüm (zâlim) varsa, mazlum (= zulme uğrayan) da vardır.  Zâlim, zulmünü sadece insanların bedenine yapmıyor, ruhuna da yapıyor. İnsanların fiilen/bedenen çalışmasının (= fizikî emeğinin) karşılığını hakkıyla vermemek, ekonomik sömürüdür de, onların zihin (= ...

BÜYÜK TERCİH

Büyük tercih varsa, küçük/ler de var. Küçük tercihler : şunu değil, bunu yapma; şuraya değil, buraya gitme; şöyle değil, böyle söyleme veya yazma şeklinde tekil olur. Büyük tercih ise, şöyle değil, böyle yaşama şeklinde tümeldir. Küçük tercihlerimizi, büyük tercihimiz belirler. Bizim büyük tercihimiz ne?!. Yaşamak. Ama nerede ve nasıl?!. Yaşamak da : 1. Hayatta kalmak, 2. İyi ve ebedî yaşamak şeklinde kabaca ikiye ayrılabilir. Yaşamanın neredesi de, burada (= dünyada) ve ötede (= âhirette) şeklindedir. Bizler, (büyük oranda), büyük tercihimizi burada (ebedî) yaşamaya hasretmiş durumdayız; her işimizi (= her küçük tercihimizi), bura/sı için yapıyoruz; ama öteye (= âhirete) de inandığımızı söylüyoruz!. Küçük tercihlerimize baktığımızda, âhiret için pek de bişey yaptığımız söylenemez; varsa yoksa, bu dünya. Ama ölüm bir tercih değil. Buraya nasıl geldik?!. Düşünce (= anlayış) tarihine panoramik (yukardan) bir bakış (= kuşbakışı) yapar; zamanı da geriye doğru yüzyıllara bölersek : 1.Cumhur...

HEDİYE

Armağan. Karşılıklı sevgi ve dostluğu pekiştirmek için, karşılıksız (= bedelsiz) verilen şeylerin tümü.  Çook sevgi ve saygı duyduğumuz, bizim için çoook değerli B/birinden hediye alırsak (veya verirsek), o hediye (ve o hediyeyi verdiğimiz kişi) bizim için çoook değerlidir, değil mi?!. Genelde Kur'ân’ın bütünü, özelde de Bakara Sûresinin son iki âyeti (= 285-286. âmenerrasûlü), bize Rabbimizden (Efendimizin) mi’rac hediyesidir. Bu yazıya, bu sûrenin 286. âyetindeki “lehâ mâ kesebet ve aleyhâ mektesebet” ibaresini (= ifâdesini) konu edineceğim. Bu ibarenin (= ifâdenin) anlamı : Kişinin kazandığı lehine; işlediği aleyhine. Âyette, kazanmakla işlemek, aynı kökten gelen aynı kelimeyle ama farklı bir şekilde ifâde edilir. = kesebe/t × mektesebe/t. = kesb × iktisab. Kesb, iyiliğe; iktisab, kötülüğe karşılık gelir. = İyilik, kesbedilir; kötülük, iktisab edilir. Sanki! kesb, pozitif kazanç (= edinim); iktisab, negatif kazanç (= edinim) gibi. Çünkü, âyette kesb, kişinin lehine; iktisab (= m...

İLK SÖZLEŞME

Blogdaki ilk yazımın (12 Eylül 2021) adı İlk Şehâdet’ti; aynen aktarıyorum. İlk Şehâdet, Ruhlar âlemindeki, metafizik âlemdeki Şehâdet’tir. “Rabb'in, Âdemoğullarının sırtlarından soylarını/zürriyetlerini çıkardı ve onları “kendilerine”! tanık yaptı. Ben sizin Rabb'iniz değil miyim? dedi. Onlar da : “Evet, Rabb'imizsin, şâhitlik ediyoruz.” dediler. Bu, kıyamet günü biz bundan habersizdik/gâfildik demeyesiniz diyedir.” وَإِذْ أَخَذَ رَبُّكَ مِن بَنِي آدَمَ مِن ظُهُورِهِمْ ذُرِّيَّتَهُمْ وَأَشْهَدَهُمْ عَلَى أَنفُسِهِمْ أَلَسْتَ بِرَبِّكُمْ قَالُواْ بَلَى شَهِدْنَا أَن تَقُولُواْ يَوْمَ الْقِيَامَةِ إِنَّا كُنَّا عَنْ هَذَا غَافِلِينَ (7/Â'raf, 172.) Buradaki Şehâdet ise, fizik âlemdeki Şehâdet’tir; bu Şehâdet, Ruhlar âlemindeki Şehâdet’in yerini tutmaz!; tutana kadar Şehâdet getirmeye, Şehâdet’imizi yenilemeye, yinelemeye her ân devam edeceğiz!. Bu yazımın adı da, İlk Sözleşme olacak. Şâhit olmadığımız (= bilmediğimiz), şey hakkında sözleşme yap(a)mayız. Sözleşmede, karşı...

BİLME/K NEYE YARAR?!.

Bilme/k, ne işe yarar?!. a) Para ve unvan kazanmaya. b) Üstünlük taslamaya.  c) Hâkimiyet kurmaya. d) Rabbi “bilmeye”!. Doğru cevap : D. Diğer cevaplar, kısa vadeli ve geçici olarak bi işe yarar, ama sonunda işlevsizleşir; D, A, B ve C’ye de imkân verir. Rabbi “bilme”!, Rabbin Zâtını ve mâhiyetini bilme değil, -- Rabbin Zâtı ve mâhiyeti bilinemez --, Rabbin mevcûdiyetini bilme ve hâkimiyetine tâbî olmadır. Bilmede bu yoksa, kişi, ya bilgi oyunu oynuyor, ya da bilginin sırtından para ve prestij (= ün-unvan, nam, güç, vb.) kazanıyor demektir. Böyle bir bilgi, neticede yanlış bilgidir. Dünya çapında büyük oranda yaşanan budur. Bu işin kökü/kökeni, taâ ilk yaratılıştadır.  Âdem’i (ve soyunu = bizleri) Rabbimiz yaratacağı “zaman”!, meleklerine : Ben, yeryüzünde bir halife yaratacağım, dedi. Melekleri de : orada bozgunculuk yapacak, kan dökecek birini mi, yaratacaksın?!. dediler. Âdem’e tüm isimler öğretildi. (= her şeyin bilgisi verildi.)... Melekler (bile!) Âdem’e secde (=...

ZOON POLİTİKON

Bu ta/nı/mlama, Aristotales’e ait. İnsan/lar için söylenmiş bir söz; anlamı: politik (= sosyal/toplumsal) hayvan. (= varlık, canlı) İnsan, tek başına yaşayamaz; kendi gibi insanlarla birlikte (= bir arada) yaşar. Bu birliktelik, hem düşmanlığa hem de dostluğa (= savaş ve barışa) gebedir. Düşmanlık, mülkiyet paylaşımından; dostluk, adâlet ve feragatten doğar. Buradaki mülkiyetin kapsamı geniş; hem maddî hem de manevî. Maddî mülkiyet, para ve para ile alınıp-satılabilen her şeyi; manevî mülkiyet, itibar, şan-şöhret, makam ve onuru kapsar. İkisi de sahiplenme ile alâkalıdır. Bir arada (toplu/m hâl/in/de) yaşamak, kolay değil. İnsanlardaki sahiplenme duygusunu rehabilite etmek de zor. Trafikte bile sıklıkla ‘yol benim’ kavgaları yaşanmıyor mu?!.  Sosyalizm (= komünizm) kamusal (= ortak) mülkiyeti; kapitalizm, bireysel (= kişisel) mülkiyeti savunuyor. İkisi de tehlikeli. Her şey ortak olursa : 1. Herkese ‘aynı ânda’ yetecek kadar “kaynak” yok. 2. Kaynaklar, sahipsiz kalır; kimse onları ...

NÛR

Nûr, “ışıktır.”!. Işığın bir sûreti (= şekli) var mıdır?!. Yok. Şekli olan şey cisimdir. Cisim, maddîdir, yer kaplar. Işık (= nûr) da yer kaplar mı?!. Yer kaplayanları (= cisimleri) ışıtır (ısıtır) ve gösterir. Görünmeyen ve sonsuz şeylerin bir sûreti yoktur. Ama biz -- Tanrı hariç -- onları, bir sûretle tahayyül ederiz. Tanrı’ya bir sûret tahsis edemeyiz; edersek, O’nu putlaştırmış oluruz.  Kitâb, bize görünmeyen varlıkları (melekleri, cinleri ve şeytanları), pozitif ve negatif olarak “belli bir sûretin içinde, meselâ kanatlı varlıklar olarak” tanımlar; ve bizler de onları “belli bir şekilde/sûrette” tahayyül ederiz; ama Allah’ı, aslâ “belli bir şekilde/sûrette” tahayyül edemeyiz, etmemeliyiz. “...leyse kemisliHî şey’ün...” (42/11.) Allah, göklere, yere ve içindekilere “belli bir şekil/sûret” Veren’dir. “O Allah, göklerin ve yerin fıtratını (?!) belirleyendir. Size, kendinizden çiftler, hayvanlardan çiftler yaratandır. O, orada sizi bir düzen içinde üretiyor. O’na benzer hiçbir şe...

TAM MUTABAKAT

Kelimenin tam anlamı ile tam (mutabakat). Tam mutabakat : Kişilerin, tüm ayrıntılarda anlaşması; aralarında zerre kadar da olsa bir anlaşmazlık noktasının bulunmaması.  Böyle bir durum (= hâl) mümkün mü?!. İki kişi, tam anlaşabilir mi?!. Böyle bir durumda ‘iki kişi, bir-tek kişi’ olmuş demektir. Kişinin kendi bile, kendi ile (= kendi içinde) anlaşamazken = kişi, kendi ile, kendi içinde bir sürü çatışma yaşarken, bu nasıl mümkün olabilir?!. İki kardeş, iki eş, iki dost, kendi aralarında tam anlaşabiliyorlar mı; aralarında hiç bir problem (= sorun) yaşanmıyor mu?!. Bunların aralarında hiçbir problemin/sorunun yaşanmaması için, ya kendi aralarında tam bir güvenin (= birbirlerine imanın) oluşması, ya da birinin ötekine tam bir teslimiyet (= islâm) göstermesi şarttır.  Aynı etten-kemikten, aynı yumurta ikizleri, aynı türden veya cinsten (cinsiyetten) olsalar bile, iki insanın böyle, tam bir mutabakatı ontolojik ve fiilî olarak mümkün değildir; çünkü ikisinin de geçmişi (= yaşadıkla...

SÖZLEŞME

Mîsak. Ahd. İki veya daha çok kişinin (toplu/çoklu yaşamın) olduğu yerde ilişkiler sözleşme ile kurulur ve yürür. İnsan, insanla; insan, toplumla (= devletle) ve insan, Rabbi ile sözleşme yapar. Toplu/çoklu yaşamın olduğu yerde sözleşme yoksa veya yapılan sözleşmeye uyulmazsa, kargaşa, kaos ve anarşi doğar, düzen (= din) diye bişey kalmaz. Sözleşmeler, karşılıklı olarak hak ve yükümlülükleri (= alacak-verecekleri) de belirler. Devlet de, içinde yaşayanların (= halkın, toplumun) birbirleri ile anlaştığı bir sözleşmeden doğar. (Hobbes. Rousseau.) Kimlik (= nüfus cüzdanı veya pasaport) alırken ana-baba, evlâtları adına bu sözleşmeye imza atmış olurlar. Çocuklar rüşde erince, ana-babalarının yaptığı bu sözleşmeyi beğenmezlerse, ya yeni bir sözleşme için “siyaset”! yapar (= çalışır, yazar-çizer, kendilerine taraftar toplarlar, vs.) ya da içinde yaşadığı ülkeyi terk ederler. Rabbimizle de “kâlû : belâ’da” (= ruhlar âleminde) sözleşme yaptık. Rabbimiz bize sordu : Sizin Rabbiniz Ben değil miy...

HESAP...

Hesap yapmak; hesap vermek. Hesap yapmak, daha çok gelecekle; hesap vermek, geçmişle ilgili. Hesabı, kendimiz için yaparız; “B/birilerine” de veririz. Geçmiş/imiz, geleceği/mizi belirler, belirleyecektir. Zaman zaman, hatta, çook sık, sürekli, hesap yapmalıyız; kendimizi, kendi geçmişimizi (geçmiş hayatımızı/yaşantımızı) hesaba çekmeliyiz ama aslâ “hesapçı”! olmamalıyız. “Hesaba çekilmeden önce, kendinizi hesaba çekin; büyük hesap günü için kendinizi hazırlayın!. Çünkü kıyamet gününde hesap, ancak dünyada iken kendisini hesaba çekenler için kolay olacaktır.” (Tirmizî, Sıfat-ül-Kıyâme, 25.) ... İkisi “islâmcı”, biri marksist, eski üç lise arkadaşı yıllar sonra hayatlarının hesabını yapmak için toplanmışlar ve saatlerce konuşmuşlar. = Neydik, ne olduk; nereden nereye geldik; ne olmayı veya ne yapmayı hedeflemiştik?!... demişler. İslâmcının biri akademisyen; öbürü bürokrat olmuş; marksist de iş adamı. Çocuklarını da en iyi okullarda okutmuşlar. Çocukların her biri küresel bir şirkette vey...

AKRABA

Kelime Arapça, (قرب) kökünden; yakınlık demek; gurbet (غربة) ise yakından uzaklık ve gariplik.  Garip/garib, hısım-akrabadan uzak; hasımlar (düşmanlar!) arasında kalmış kişi. Akrabalık, kan bağına, kan ortaklığına dayanır. Arkadaşlık da yakınlıktır. Arkadaşın Arapçası sahabe; sohbet de aynı kök. Dînî anlamdaki sahabe, Efendimizi “gören”!, Onun sohbetini dinleyen, Ona arkadaşlık (= dostluk) eden kimse demek. Sahabeler arasındaki yakınlık, kan bağına dayanmaz. Neye dayanır?!. Din (= iman, inanç) bağına. Vatandaşlar arasındaki yakınlık da kan ve toprak (= vatan) bağına. Vatan, kanla sulanan toprağın üstünde, şanla dalgalanan bayrak demektir. “Bastığın yerleri toprak, diyerek geçme, tanı!. Düşün!, altında binlerce kefensiz yatanı.” M. Akif Ersoy. Vatan için kan vermek, can vermektir. Arkadaş da arkadaşı için kan (= can) verir. Niçin?!. ... Toprak için niçin can (= kan) verilir?!.  Burada (bu dünyada), rahat (huzurlu, bağımsız!) bir şekilde yaşamak için. Sahabenin arkadaşlığı, hem ...

SEN KİMSİN?!.

Bu soru, vurguya bağlı olarak iyi niyetle de kötü niyetle de sorulabilir ve anlaşılabilir. Niyetin kötülüğü, bu soruya, da, ne ve kendini kelimelerini ilâve ederek açığa çıkar. Sen de kimsin?!. Sen kendini ne sanıyorsun?!. Merak etmeyin benim niyetim iyi. Bu sorudaki maksadım, ‘ben kimim’ sorusunun yazılı versiyonu; sen kimsin diye sorarken, aslında ben kimim, biz kimiz diye soruyorum.  Kendini bilmeyen, hiçbir şeyi ve hiçbir kimseyi bilemez; hele de Rabbini hiç bilemez.  Kişi, kendini nasıl bilebilir?!. Karanlıkta (mağarada) olduğunu bilerek ve aydınlığın (ışığın, nurun) özlemini çekerek, özlemi ile yanarak. Işık yoksa, her yer karanlıktır; herkes, karanlıktadır. Işık (= Nur, Kur’ân) gece (= leyle-i kadirde), karanlık bir mağarada (= Hira’da) inmeye başlamıştır.  Mağaradaki ışığa, mağaraya düşen ışığa sırtımızı dönersek, gölgemizi görürüz. Platon, gölgesini görüyordu, bu yüzden de mağaradan çıkamadı. Muhammed (a.s.), bu ışığa yüzünü çevirdiği ve ışığı takip ettiği için m...

BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM

Bismillahirrahmanirrahim = Rahmân ve Rahîm Allah’ın Adıyla (Adına). ... Birinin adına (adıyla) bişey yapmak ne demek veya nasıl bişey?!. Memurlar, büyükelçiler, devlet adına iş yapar. Kendi adlarına iş yapmaya kalkarlarsa, ortada devlet kalmaz; herkes devlet olur. Devlet, düzen (= din) demektir. Herkes kendi adına iş yaparsa, toplumsal sözleşmeye dayanan devlet (= düzen) diye bişey kalır mı; ortalık kaosa (anarşiye) dönmez mi?!. ... Bi çook devlet, bi çook düzen; veya devletler arası çatışma demektir. Bi çook din de (= bi çook Tanrı da) aynı. Bi çook Tanrı = şirk. Şirk, içerdeki ve dışardaki çatışma ve kaostur. ... Bismillahirrahmanirrahim diyen biri, bi tek Tanrı adına (= adıyla) iş yapıyor; başka birileri adına iş yapmıyor demektir. Pekiî gerçekten böyle mi?!. Her Besmele çeken, sadece bi tek Tanrı adına (= adıyla) mı iş yapıyor veya yaptığı işin, Tanrı’nın rızasına uygun olup-olmadığına bakıyor mu?!. Soruyu şöyle de sorabilirim : Bismillah dediğimiz her iş, Tanrı’nın rızasına uygun ...

EŞHEDÜ...

Ben şahidim, şahitlik ederim ki, ben biliyorum, ben “gördüm”! ki, “en lâ ilâhe illâ-l Allah” = Kesinlikle Allah’tan başka ilâh yok. Ama insanların çoğunluğu (= ekseren nâs) buna inanmıyor; başka ilâhlara tapıyor. (= itaat ediyor) İnanıyorum diyenlerin çoğu da, Allah varken başka ilâhlardan medet umuyor. Allah varken başka ilâhlara itaat etmek veya medet ummak nasıl olur?!. 1. Allah’ın emir ve yasaklarına (= dinine, düzenine) muhalif emir ve yasaklar (= din, düzen) ihdas etmekle olur. (İhdas, doğal/fıtrî olarak işleyen, normal düzeni bozan şeyleri sonradan var kılma, yürürlüğe koyma.) 2. ‘Sen bu işi bilmiyorsun, ben biliyorum.’, demekle olur. 3. Sen bana yetki verdin, ben de bu yetkiyi keyfî kullanıyorum; Senin emir ve yasaklarını kafama göre yorumluyorum, demekle olur. 4. Sen Sensin, ben de benim, demekle olur. 5. Sen bu işi “tek başına” yapamazsın, ben sana yardım edeyim veya bu konuda Sana yardımcı (!) ilâhlar edineyim, ilâhlar (ilâhlık) şirketi kurarak Sana şirk koşayım, d...

ESMÂ-ÜL HÜSNÂ

“Allah’ın Güzel İsimleri” İsmi, sıfat niteler. “Allah’ın Güzel İsimleri”  O’nun aynı zamanda sıfatlarıdır. İsim, aynı zamanda fâildir. (= öznedir) Fiil (= her hangi bir iş) yapmayan isim, pasiftir = ölüdür. Allah ise, Hayy-ül Qayyûm’dur. Öyleyse, “Allah’ın Güzel İsimleri” aynı zamanda O’nun Fiilleri = Ef’âlidir de.  Allah’a kulluğu ritüellere (şeklî ritlere, belli merasim veya törenlere) indirgemek, ve buna da “ibâdet” (= kulluk) demek, O’nu hayatımızdan kovmak veya uzaklaştırmaktır. Oysa O, “Ahkâm-ül Hâkimîn ve Rabb-ül Âlemîn”dir. Kulluk, O’na güzel (= ihsan) bir şekilde güvenmek (= iman), itaat etmek ve teslimiyet (= islâm) göstermektir. İhsan, biz O’nu görmesek de O’nun bizi gördüğünü bilmektir. İman, İslâm ve İhsan. = Cibril Hadisi. ... .ان لله تسعة وتسعين اسما، من احصاها دخل الجنة “Allah’ın 99 ismi vardır. Kim bunları ihsâ ederse, cennete girer.” (Buharî. Tevhid, 12. Müslim. Zikir, 5.) İhsâ, sadece ezbere sayma (= ezberleme) değil; ayrıntılı bilme ve anlama, o bilgiyi ve ...

TANRI'NIN HÜKÜMRANLIĞI

İslâm’a göre Allah’ın Melik’liği veya İlâh’lığı; Hıristiyanlara göre de Krallığı. “O, gökte de yerde de yegâne (= tek, biricik) ilâhtır. En iyi hüküm veren (= Hakîm), her şeyi bilen (= Alîm) O’dur.” (43/84.) “...le-Hül Mülk.” Mülk O’nundur. “Yerlerin ve göklerin egemenliğinin (= mülkünün) Allah’a ait olduğunu bilmez misin?!. Sizin için Allah’ın yanı sıra ne bir velî ne de bir yardımcı vardır.” (2/107.) Mülk sahibi olmak demek, mâlik olmak, melîk (= kral, hükümdar) olmak demektir.  Bizler, O’nun mülkünde yaşayan canlılarız; O, bizi mülkünden “geçici olarak” yararlandırmaktadır; “kalıcı yararlanma”, O’na olan kulluğumuza bağlıdır. O’nu, burada da Melîk (= Kral, Hükümdar, yegâne Egemen) olarak “görürsek”! ve O’nun seçtiği kullara (= Elçilere, Resullere) itaat edersek O’na itaat etmiş oluruz. Elçilere (= Rasullere) itaat, Allah’a itaattir. “ve etîullahe ve rasûleH...” (8/46.) Ama, O Elçiler (= Resuller) hayatta değiller ki!. Onların getirdiği Kitâb’lar (= yasalar) hayatta.  O Kitâ...

NEDEN YAZMAYI BIRAKTIM?!.

Çünkü, insanların duydukları ve okudukları (= nasihat) onlara “fayda”! vermiyor; insanlar, iyinin-kötünün, doğrunun-yanlışın, güzelin-çirkinin acı ve tatlı tecrübelerini bizzat yaşamaları, test etmeleri gerekiyor. Bilginin (= sözün) bu kadar çok yaygınlaşması, sözün değerini ayağa düşürüyor. Bundan böyle, yaşayarak yazacağım.

RABBİMİZLE İLİŞKİMİZ

İletişim ve İlişki. = İngilizce : Communication ve Relationship. Arapça : Tavâsul ve Alâka (Alaqa. “Halaqa-l insâne min alaq.”  96/2.) İletişim, teorik (= sözel, kavlî); ilişki, fiilî/eylemseldir. İnsanî düzeyde, iletişim ve ilişki yatay; ilahî düzeyde, bu iletişim ve ilişki dikey, hiyerarşiktir. İnsanî düzeyde de iletişimi ve ilişkiyi dikey (= hiyerarşik) görenler var!. Ben, ilahî düzeydeki iletişim ve ilişki hakkında üç-beş kelâm edeceğim. Normalde her iletişim ve ilişki diyalojiktir, diyalogu esas alır; monolog iletişim ve ilişki olmaz. İlahî iletişim ve ilişki de böyledir. İlahî iletişim ve ilişkide kul (= abd), aşağıdan yukarıya (= kavlî ve fiilî duâ ile); Rab, yukarıdan aşağıya (= inzal ile) “konuşur”!. Kulun Allah’tan sözlü/sözle bişey isteğine kavlî duâ (= iletişim); bu isteğin yerine gelmesi için kulun gereğini yapmasına fiilî duâ (= ilişki); Allah’ın kulunun bu kavlî ve fiilî duâsına cevap vermesine ise icâbet veya inâyet diyoruz. İcâbet, cevap verme. İnâyet, iyilikte bul...

KARDEŞ KAVGASI

İlk kardeş kavgası Habil ile Kabil arasında; sonra da bu kavga hep sürmüş, sürmekte... Çok uzağa gitmiyorum. Sahabeler arasındaki kavga da kardeş kavgasıydı; bu kavga Cemel ve Sıffin’ı doğurmuş, Müslüman Müslümanı öldürmüştür. Bu kavga, 1400 yıldır sürüyor. Emevîler-Abbasîler; Abbasîler-Fatımîler; hem din (= İslâm) hem kan/ırk (= Arap) kardeşleri (!). Şah İsmail de Yavuz da hem din (= İslâm) hem kan/ırk (= Türk) kardeşleri (!)... Bu kavga niye, neden yaşandı, yaşanıyor?!. İktidar (= hilâfet veya siyaset) yüzünden. Kabil, Habil’e yönetici ben olacağım, benim dediğim olacak, dedi. Muaviye, Hz. Ali’ye benzer şeyleri söyledi. Ümeyyeoğulları (= Emevîler), Abbasoğullarına (= Abbasîlere), -- ki, ikisi de Kureyş kabilesindendir ve Araptır -- biz yöneteceğiz, dediler. Şah İsmail ile Yavuz, 1514’de Çaldıran’da bunun için savaştılar. Savaşı Yavuz değil de Şah İsmail kazansaydı, “biz başka bir millet” (belki de şiî) olurduk!. Kazanan tarafın taraftarları çok olur, oluyor. Kazanmayı güç belirliyor;...

ÖLÜM : DÖNÜŞÜ OLMAYAN YOLCULUK

Ölümün yerine hayatı da koyabiliriz. (Hayat : Dönüşü olmayan uzun ve sonsuz yolculuk.) O zaman da bu yolculuk, doğumla başlar. Doğum-Hayat ve Ölüm... Doğum da hayat da ölüm de kesik birer nokta (gibi); uzun ve sonsuz olan, bunların birleşimi olan çizgi; işte bu “uzun ve sonsuz çizginin” istikâmeti, tek yön/lü ve hep “ileri”!. (doğru.) Buradaki ileri kelimesi, gelişmeyi veya tekâmülü değil; zamanın geçişini ve mekânın değişmesini ifâde ediyor.  Doğum, zamansızlık ve mekânsızlık âleminden (= elest bezminden), buraya, zaman ve mekân âlemine (= dünyaya) gelişi; hayat, burada kalışı; ölüm, tekrar zamansızlık ve mekânsızlık âlemine (= öteye) gidişi (dönüşü?!) ifâde ediyor. (Dönüş, aynı yere/mekâna değil; onun için ?! koydum.) Ölümle, dünya durağındaki yolcuğumuz sona eriyor. Ölenler, “belli bir süre, kabir durağında bekliyorlar”!. Buradaki zamanı hesap edersek, kabir durağındaki süre, dünya durağındaki süreden çoook uzun ama ölenler bu süreyi hissetmeyecekler; çünkü orada, zaman yok. Ded...

TAP-IN-MAK

Tapmak veya tapınmak, tutku ile bağlanmaktır; taptığımızda yok olmak (= kendimizden geçmek, kaybolmak, vecd!) değil. “Qul : Ya eyyühel kafirûn!. Lâ eabüdu mâ teabüdûn... Ey kâfirler, Ben sizin taptığınıza (= tapındığınıza) tapmam. Siz de Benim taptığıma tapmazsınız. Ben sizin taptığınıza (= tapındığınıza) tapacak değilim. Siz de Benim taptığıma tapacak değilsiniz. Sizin dininiz size, Benim dinim Bana.” (109/1-6.) Sizin taptıklarınız, sizi sizden geçiriyor. Benim taptığım ise, beni bana getiriyor.  Siz, taptıklarınız için çalıştıkça, doymak bilmiyorsunuz. Ben taptığıma taptıkça O beni doyuruyor. Siz, sizi “ekmek” (para-pulla alınan her şey) doyuruyor sanıyorsunuz; ekmek için çalışıyorsunuz; Beni O (Rabbim) doyuruyor. Siz O’na tapmadığınız (= tapınmadığınız) için, bi çook şeye tapıyor, tapınıyorsunuz (= kul-köle oluyorsunuz). Ben sadece O’na taptığım (tapındığım) için O, bana her şeyi veriyor; beni şeylere mahkûm etmiyor (= kul-köle etmiyor). Siz sadece O’na tapmadığınız (tapınmadığı...

HAYATI OYUN GİBİ GÖRMEK!.

Hayatı çook ciddîye almamız lâzım; çünkü telâfisi yok. Bu hayatın sonuçları da hayat-memat meselesi = sonucu, hem çok tehlikeli hem de çok güvenlikli. Ama biz hayatı çook ciddîye almıyoruz; onu bir oyun gibi görüyoruz. Oyun nedir?!. Karşılıklı iki kişinin veya takımın eğlence veya vakit geçirmek için oynadığı, seyircileri ve taraftarları olan bireysel veya kitlesel etkinlik. Hayatı, bir oyun veya oyun alanı (sahası) olarak görüyoruz. Bizler de bu oyunda, kendimizi daha çok taraf tutan seyircilere benzetiyoruz.  Takımlardan biri siyah (= kötülük!); diğeri beyaz (= iyilik!). Bu takımın aynısı (veya benzeri), içimizde de var (= taqvâ ve fücûr).  Her oyunda, takım ve oyun kurucular,  oyuncular ve seyirciler (veya taraftarlar) olur. Oyun, dünyada (= sahada) oynanır. Takımı da oyunu da biz kurmuyoruz; sadece kurulmuş olan oyunu (= takımı), para vererek seyrediyor, destekliyoruz. Takımımız sürekli yenilirse, kolayca takım da değiştirebiliyoruz.  Takım (veya oyun) kurucular,...

HASENÂT

Hasenât, hasene’nin çoğulu; iyilikler demek. Bizi dünyada da âhirette de kurtaracak olan iyiliklerimizdir. İyilik yapmak için, (önce) kötülüklerden uzak durmak gerekir. İyilik nedir?!. Kişisel menfaat gözetmeden = Allah rızası için iş yapılması; kişinin kendine, içinde yaşadığı topluma = başkalarına yardım etmesi. Kötülük nedir?!. Kişinin kendine, içinde yaşadığı topluma = başkalarına zarar vermesi, seyyiât. Haram olan yiyecek ve içeceklerin (içki, domuz eti, vs.) tüketilmesi.  Aldatma = yalan söyleme. Haksızlık yapma = zulüm. Hırsızlık yapma = çalma. Zina etme = başkasının namusuna zarar verme. Dedi-kodu yapma, iftira atma. Haset = kıskançlık. Kumar, vb. Haksız yere, haram yoldan dünyanın parasını kazansak, dünyayı satın alsak, ne olacak?!. Hadi soruyu şöyle de sorayım. Helâl yoldan dünyanın parasını kazansak, dünyayı satın alsak, ne olacak?!. Bu kazancı götürebilecek miyiz?!. Bu, ötede bizi kurtaracak geçerli akçe olacak mı?!. Kitâb, olmayacak; dünya dolusu, hatta bikaç misli alt...

YENİDEN DİRİLME

Başka bir deyişle, “vel ba’sü ba’del mevt.” = öldükten sonra dirilme veya öte dünyadaki hayat. Konuya girmeden söyleyeyim, bu yazının ihtiyat payı çok yüksek; söyleyeceklerim, büyük ölçüde “kişisel çıkarıma ve tahmine”! dayanıyor. Antik Yunan filozofları (Platon, Aristo, Lucretius, vb.), Hıristiyan azizler (Augustinus, Themistius vb.); hatta İslâm filozofları (İbn Sîna, İbn Rüşd), öte dünyadaki diriliş hakkında konuşmuşlar ama net (= iknâ edici) bişey söyleyememişler.  Neden?!. Bunun bi çook nedeni var. Beden, hangi yaşta iken dirilecek = diriltilecek; eğer en zinde, en olgun yaşında ise --- sözgelimi bu, 40 yaş ise --- 70 yaşında ölen birinin son 30 yıllık deneyimi ne olacak?!. Yeniden dirilişin kodları, buradaki hafızamızda değil, burada yaptığımız amellerimizde. Hafıza/mız unutur; ama amellerimiz, kayıt altında, güvenli bir “yerde” = amel defterlerimizde. Onları mükerrem (güvenli) kâtipler (= kirâmen kâtibîn) kayıt altına alıyor, aldı. Materyalist! (gerçek materyalistler yeniden...

ÖNCE ve SONRA

Önce ve sonra, her ne kadar zamanı çağrıştırsa da burada benim kastım, zamansal (ve mekânsal) önce ve sonra değil; elbet, zamansal ve mekânsal önce ve sonra da var; ve bizler şimdi ve burada onların (zaman ve mekânın) içinde yaşıyoruz. İçinde yaşadığımız zaman (ve mekân), ânlık zaman (ve mekân), şimdi. Bu şimdinin, 50-60 yıl sürmesiyle 50-60 milyar yıl sürmesi arasındaki fark da, zamansal. Ben, zamansal/zamanî (ve mekânsal/mekânî) olmayan “bişeyi”! kastediyorum. Bizler, zamanî ve mekânî olmayan bir hâldeyken, zamanî ve mekânî olan bir hâle (dünyaya) geldik (yaratıldık). Bunun nasıl ve ne şekilde olduğunu sadece Yaratıcı (= Allah) bilir. Burada, bu şekilde = zaman ve mekâna tâbî yaşadıktan sonra, yine “zaman ve mekânın olmadığı ama aydınlık ve karanlığın olduğu bir dünyaya”! döneceğiz, gideceğiz. Oradaki = aydınlık ve karanlıktaki yerimizi, buradaki birikimlerimiz (= iyilik ve kötülüklerimiz) belirleyecek. Buradaki hâsılatımız = birikimlerimiz (= amellerimiz) kaybolmayacak, yeni yerimiz...

NOKTA

Bu nokta, hem küçük hem de büyük bir nokta. Bu noktanın şeklinin bir önemi yok. Bu nokta, atom kadar küçük; kâinat kadar büyük.  Bu nokta, hem atom hem kâinat.  Bu nokta, hem atom gibi hem de kâinat gibi “bilinçli”!. Atomda bilinç var mı?!. Var. Atom-altında da, her şeyde, her yerde de bilinç var, kâinatta da var. Atomlar, merkezde çekirdek (proton ve nötron) ve çevrede elektronlardan oluşur; atomları farklı kılan proton ve elektron sayıları ve bunların kendi aralarındaki ilişkileri, bağlarıdır. Somut olarak görünen her varlık, atomlardan meydana geliyor; atomlar, kendi aralarında konuşarak (iletişime geçerek = iletişerek) hücreleri; hücreler, organları; organlar, vücudu; vücutlar toplumları (toplulukları, kümeleri); toplumlar kurumları (organizasyonları, devletleri, vb.) ve kâinatı meydana getiriyorlar.  Kâinatın görünen (bilinen) ve görünmeyen (bilinmeyen) yanları/yönleri vardır; görünen (bilinen) yanlarına şehâdet; görünmeyen (bilinmeyen) yanlarına gayb âlemi diyoruz. ...

NASIL ve NİYE (= NİÇİN, NEDEN)?!.

Nasıl ve niye hatırlamalıyım?!. Nasılın cevabı, kendimize ve başkalarına (= dış dünyaya) bakarak. Bakma, görme ile bilmedir. Bilmenin bir çook yolu vardır. Bütün bilmeler, O’nu (= Rabbimizi) bilmeye hizmet ederse, düzenli ve anlamlı olurlar. Parmağımı oynatabildiğim, onlarla bardağı tutabildiğim, iki satır yazı yazabildiğim, ... için; Görebildiğim, gördüklerimi (kızımla karımı) birbirinden ayırt edebildiğim; evimin yolunu bulabildiğim; evde, mutfakla tuvaleti ayırt edebildiğim, ... için; Rahat nefes alıp-verebildiğim; bir yudum suyu içebildiğim, bir lokma ekmeği yutabildiğim; tuvalete gidebildiğim, tuvaletimi edebildiğim, ... için; Bütün bunları yapamayan insanların varlığını bildiğim; benim de onlardan biri olmadığım için; ... Bütün bu kâinatı benim için yarattığı için O’nu hatırlarım, hatırlamak zorundayım; yoksa, nankör ve hâin olurum. Hiç Güneş doğmasaydı ya da batmasaydı ya da bu Güneş hep tepede (= öğlen) olsaydı!. Hiç bulut olmasaydı, bulutlar yağmur taşımasaydı = yağmur yağmasa...

NE KADAR AZ HATIRLIYORSUNUZ!.

Bu uyarı (= ikaz), A’raf Sûresi 3. âyet sonunda, Neml, 62. Hakka, 42. âyetlerde (= kalîlen mâ tezekkerûn) geçer. Yine A’raf Sûresi 10. âyette, Secde 9. Mülk, 23. âyette “kalîlen mâ teşkürûn” = ne kadar az şükrediyorsunuz; Hakka, 41. âyette, “kalîlen mâ tü’minûn” = sizden çook azınız inanıyor, denir. Ben, ilk uyarı (ikaz) üzerinde üç-beş cümle kuracağım. Gerçekten çook az hatırlıyoruz!. Asıl hatırlamamız Gereken’i değil, unutmamız gerekenleri hatırlıyoruz. Unutmamız gerekenler, bize O’nu unutturuyor. Herşey, bize O’nu hatırlatmak için varken (= hatırlatırken, birer hatırlatıcı iken), bizler herşeye sahip (= mâlik) olmak için çalışıyor/çabalıyoruz, ama sahip (= mâlik) olduğumuz hiçbir şeyi götüremiyoruz. Herşeyde, herşeyle O’nu hatırlasak, herşey daha güzel olacak. O’nu unutunca, herşey, aslından kopuyor ve sahteleşiyor.  Adnan Şenses veya Muazzez Abacı’nın dolaşıma soktuğu, Erdoğan’la meşhur olan “Bana herşey seni hatırlatıyor.” şarkısını slogan hâline getiriyoruz, ve bu cümledeki s...

KIRK YIL...

1982-1983 yılı lise mezunu öğrencilerin fotoğrafını lise öğretmenim Whatsapp Durumm’da paylaşmış; bu fotoğrafı görünce 40 yıl öncesine gittim, geri geldim. Bu yazı, bu gidiş-gelişe dair olacak. 83’de 18-19 yaşındayım; şimdi 60. 80 öncesi Türkiye, çok farklıydı. Ekonomik sıkıntı, terör ve siyasî kriz vardı ama dindarlık sahici idi. Belki de bu sahicilik, devletin dindarlar üzerindeki baskısından kaynaklanıyordu. Şimdiki (= 80 sonrası) dindarlık (tabirimi mazur görün) bir aparata dönüştü. 12 Eylül ihtilâli iki kesim üzerinde “yıkıcı” oldu : Dindarlar ve komünistler. Niye?!. Özal ile birlikte, Türkiye kapitalizm ile tanıştı; para gibi insanlar da “konvertibl” (değişken) oldu. 80 sonrasının dînî figürlerini gözlerinizin önünde getirin; bu değişimi, bu değişkenliği kolay fark edersiniz. Müslüm Gündüz. Evrenosoğlu. Mezarcı... pıtırak gibi çoğalan dernek, vakıf, cemaat ve tarikatler... Bende ne değişti?!. Bilgi ve tecrübelerim arttı; ama çevrem değişince, bunlar pek bi işe yaramadı, hâlâ da y...

GEÇİCİ ÖLÜM

Kısa süreliğine (5-10 dakika?!) yaşam fonksiyonlarını yitirme, eks (ex) olma; sonra, geri dönme. Bu, “ileri” bir durum; bunun gerisinde, ölüme yakın deneyim/ler (= ÖYD’ler) var. Her iki durumu da insanların çook azı (yüzde birden azı) yaşıyor.  Her iki hâli yaşayanların sonraki hayatları, önceki hayatları gibi olmuyor. Bu insanlar, o kadarcık az/kısa bir sürede ne/ler yaşamış, nelere şâhit olmuş olabilirler?!. Bu insanların “deneyimlerine” dair belli bir literatür oluştu. Ortak nokta : ölümün ve ölümden sonraki hayatın bambaşka bir hayat olduğu ve normal hayatın bizi aldattığı.

İHÂTA

Kavrayış. Vukûfiyet. Vüs’at. Kuşatma. Sarma. Düşüncedeki kavramlar, şeylerin kavranması ve dile dökülmesidir. Kavranan, tam olarak dile gelmez; ayrıca, tam kavranamaz = eksik kavranır. Kavrayışımız, bizim meselelere vukûfiyetimizi de gösterir; bu da bir vü’sat meselesidir. Yaratılan hiçbir varlık, varlığı tam ihâta edemez = kavrayamaz. Varlık, dışarıda hiçbir şey kalmayacak şekilde her şeyi kapsayan (= saran, kuşatan, ihâta eden) “bütünün” adıdır. Elbette bu bütün varlığın içinde, tek tek (= tekil, tikel) varlıklar da vardır; ve bunlar, birbirleri ile etkileşim (= iletişim) hâlindedirler. İlmî disiplinler, küçük varlık kümeleri ile ilgilenirler. İnter-disipliner ilim, bir kaç kümenin etkileşimi (= iletişimi) ile meşguldür. Din, varlığın "dışından"! konuşur.  Kâinatta (= büyük Varlıkta), neredeyse sonsuz küme vardır.  Mesele biraz daha anlaşılsın diye, bunu vücudumuza (= bize, beden ve ruh olan bize) benzetebiliriz. Beden, deri ile kaplı bir bütün; onun içinde bi çok organ var...

DEĞERLİ FÂNÎ

Ne bu “değerli fânî”?!. Dünya. Dünya hayatı. Neden?!. Çünkü, burada kazanılıyor ebedî mutluluk, ebedî hayat. Buradaki mutluluklar geçici; buranın mutluluğundan çok acısı, hüznü, kederi, tasası var; ama bu acılar, hüzünler, kederler ve tasalar da sabır ve sebat ile karşılanırsa, ötenin ebedî mutluluğuna büyük katkısı olur. Bu dünya, cennet de cehennem de değil; ama kişi, cennetini de cehennemini de burada, bu dünyada kazanıyor. Bu yüzden, bu dünyanın “fâniliğine”! kanıp da bu dünyaya küsmeyelim, bu dünyayı hafife almayalım, onu bir fırsat ve imkân olarak görelim, bize verilen bu fırsatı ve imkânı iyi değerlendirelim. Neyle?!. İyiliklerle ve sabırla. Bu konuda bize Hadid Sûresi 20. âyet rehberlik etsin. “Bilin ki dünya hayatı (âhiret hesaba katılmadan yaşanırsa!) bir oyun; bir oyalanma; bir ziynet/süs; övünme; mallarla ve çocuklarla yaptığınız bir çokluk yarışıdır. Onun durumu, yağınca bitkilerin yeşermesine yol açan ve çiftçileri sevindiren yağmur gibidir. Belli bir süre sonra o bitkile...

HATIR...

Hatır-la-ma. Hatır-latma. = Zikir. Arapçada hatırın veya hutûrun =خطر/خطور iki anlamı var : 1. Risk, tehlike ve 2. Hatırlama, akla getirme. İki hâl de gönülde, kalpte veya hatırda = akılda = hafızada olur, hissedilir. Hatırlı biri, itibarlı biridir. Hatırlı biri kimdir?!. Bizim üzerimizde emeği olandır. Üzerimizde en çok emeği olan kimdir?!. Bu kimse, bizde en hatırlı olan, O/odur.  Hatırlı birinin bizdeki yeri, genelde itibarlıdır; ama o kişi hatırlı değilse, risklidir. Kendimiz için de birileri için de yaptığımız (hatırlı) işler, belli riskler de barındırabilir. Hatırlı (= bizde belli bir hatırı) olanlar, bizi bazen veya çoğu zaman hayal kırıklığına da uğratabilir. Bir işi, kendimiz için yapmıyorsak; biri/leri için veya biri/leri hatırına yaparız. Siz, en çok kimin hatırına iş yapıyorsunuz veya bir iş yaparken, en çok kim hatırınıza geliyor?!. Zikir (= Kur’ân), Allah için = Allah rızası için = Allah’ın hatırı için iş yapın; bir iş yaparken (en çok) Allah aklınıza, hatırınıza gels...

HİDÂYET & DALÂLET

Doğru yolda olmak & Doğru yoldan çıkmak. = Sapmak. Sapıtmak. İki kavram birbirine zıt. Hidâyetin zıttı, dalâlet; (delâlet değil); dalâletin zıttı, hidâyet.  Hidâyetin kökü HDY (هدى); dalâletin kökü DLL (ضل). Kitâb’ta HDY ve türevleri 316; DLL ve türevleri 191 yerde geçer. Çoğu zaman ikisi bir âyette veya birbirine yakın âyetlerde geçerler. 93/Duhâ Sûresi, 7. âyette : “ve vecedeke dâllen fe hedâ.” denir. Fâtihâ, 6. âyetin ilk kelimesi HDY’den ihdinâ; 7. âyetin son kelimesi DLL’den dâllîndir... Hidâyet Allah’tandır; bu kesin, de, dalâlet kimdendir?!. Allah’tan olabilir mi, bu mümkün mü?!. Aslâ ve kat’â. Allah, hidâyet arayana ve hidâyeti bulana yardım eder. Bunun için Kitâb’lar ve Elçiler (= din) gönderir. İnsanlar, Onlara inanır ve uyarsa hidâyete erer = doğru yolu bulur. Onları inkâr eder ve ben Onlardan daha iyi biliyorum derse, sapar, sapıtır. Sapma, sapıtma, iki şekilde olur : 1. Kişi kendi sapar. 2. Kişiyi biri saptırır. İkisi de (sonuç olarak) sapma veya sapıklıktır. İlkin...