Kayıtlar

UYKU ve ÖLÜM

Uyku, ölüm gibidir. Ölüm, uzun uykudur. Uyku, günü güne; ölüm, dünyayı âhirete bağlar. Ölünce, artık (bir daha) ölünmez.  “Allah, ölüm zamanında ölenin ruhunu alır. Henüz ölmeyecek kişiyi de uyuduğunda. Ölümüne hükmettiği kişinin ruhunu geri vermez/göndermez; öbürünün ruhunu da eceline kadar geri gönderir. (= alır-verir.) Bunda düşünen bir kavim/topluluk için âyetler vardır.” (39/42) Uyku (= uyku-ölüm; ölüm-uyku ilişkisi), bizim ölümü anlamamızı kolay kılar. Ölümü, 'bir yok oluş veya son'! olarak algılamamıza mâni olur. Uykuda/uykuyla, bir günlük yaptıklarımız; ölümle, bir ömür (= ömür boyu) yaptıklarımız Rabbimize arz olunur. Uyku, aynı zamanda dinlenmedir.  Aahh, keşke, ölümü de (ve sonrasını da) bir dinlenmeye dönüştürebilsek!. Kimileri için bu mümkün, ama kimileri için de bir “kâbus”! ölüm. Dinlenme, tatil/ta’til değil, bişey yapmama, kişinin kendini dinlemesi, gün boyu yapıp-ettiklerini düşünmesi, kendini hesaba çekmesi ve gününün muhasebesini yapması!. Allah “bile”!, yer...

SÜRGÜN

Kişiye ceza vererek ana yurdundan (cennetten) başka bir yurda (dünyaya) gönderme. Sürgüne gönderilen, ana yurdunu “beğenmişse”!, gönderildiği yurdu beğenmez; orada olmak, ona acı (ızdırâb/ıstırâb) verir, orada aslâ kendini rahat hissetmez; acısı (ızdırâbı), ana yurduna dönene kadar dinmez. Sürgünü (cezayı), bir “kurtuluş”! olarak görenler, gönderildikleri yurtta günlerini gün ederler, keyif çatarlar. Birinci hâl, sürekli acı (ızdırâb/ıstırâb) hâli; ikinci hâl, sürekli mutluluk hâlidir; ama iki süreklilik de geçicidir. Yâni, birinci hâli yaşayanın acısı; ikinci hâli yaşayanın mutluluğu geçicidir. Dünya, mutlu olma yeri değil, sürgün yeridir. Niye sürüldüğümüzü biliyor olmalısınız. Ağaç (metaforu). Rabbe isyan. İlk günah. İlk yurdumuz cennetti; buraya sürüldük. Cennet nimetlerini (= cennet hayatını) hatırlayabilsek, buranın (dünyanın) oraya göre bir zindan olduğunu da anlarız ve tekrar ana yurdun özlemiyle yanarız. “Acı çekmek, ruhun fiyakasıdır.” İsmet Özel. “Bülbülü altın kafese koymuş...

HİKÂYE

Herkesin hayatı özel bir hikâyedir; birinin hikâyesi ötekine tam benzemez. • Kiminin hikâyesi, kötü (acıklı) başlar, kötü biter. • Kiminin hikâyesi, kötü (acıklı) başlar, iyi biter. • Kiminin hikâyesi, iyi başlar, kötü biter. • Kiminin hikâyesi, iyi başlar, iyi biter. Kişinin hayat hikâyesi bitmeden (= hikâye sonuna kadar okunmadan!.) onun hakkında karar vermek doğru olmaz. Herkesin hikâyesi ölünce bitmiyor mu?!. Evet. O zaman, yaşayan bir adam hakkında nasıl karar vereceğiz?!. İhtiyatı elden bırakmayacağız. İhtiyat ne?!. Gene de ne olur, ne olmaz; o kişi hakkında kesin hüküm vermeyeyim, ihtimalleri de hesap edeyim, tedbirli davranayım, ona %100 güvenmeyeyim, hiç olmazsa %5’e kadar bir opsiyon tanıyayım.  Bir adama Müslüman diyorsam, ona %5’lik bir hata payı bırakayım. Hele de bu devirde, bir adamın %95 oranında Müslüman olması büyük başarı!. Bizler, bir Müslümanın ağzından yanlış bir cümle/kelime duyunca, onu hemen İslâm dairesinin dışına atıveriyoruz!. Halbuki onun %90-95...

MARTAVAL & MAVAL

Palavra. Yalan. Gerçekliği olmayan söz. Uydurmasyon. Enformasyon toplumu, büyük oranda martaval toplumudur. Çünkü, dolaşımda olan haberlerin doğruluğu test edilemiyor. Ağzı olan herkes, bilip-bilmeden konuşuyor ve konuştuğunu paylaşıyor. Özellikle, bu iş için (= “belli bir yönde kanaat ve kamuoyu” oluşturmak için), fake hesaplar, troller oluşturuluyor; buna da dezenformasyon deniyor. Hitlerin propaganda bakanı Joseph Goebbels, bu işin mucidi, pîri ve babası idi. Bugün bu işler, daha sofistike ve daha rafine bir şekilde yapılıyor; müşteriler ve seçmenler, çook rahat bir şekilde kandırılıyor. At izi, it izine (= hakikatle yalan birbirine) karıştı. İstisnâlar hariç, söyleyen/ler, yalan söylüyor; okuyan/lar, maval okuyor. Hakikatle buluşana (= tanışana) aşk olsun!.

SANAL GERÇEKLİK

Sanal gerçeklik, kanatsız kuş, uçan balık, gören kör, züğürt ağa, sessiz çığlık, yaşayan ölü, (hayat süren leşler = NFK) gibi oksimoron bir ifâde. Sanal ile gerçek, uyumsuz iki kelime, ama beraber kullanıldığında ‘bişey’! ifâde ediyor. Gerçek, reel olan, var olan; bu kelime, burada hayata refere. Sanal, var olmayan ama var olduğu varsayılan, sanılan. Bu şekildeki kullanım (= sanal gerçeklik), var olmayan ama var olduğu varsayılan hayat ve bu hayatı sanal hâle getirme. Hayat, nereden nereye geldi de sanallaştı?!. Çok hızlı bir şekilde eskiye gidelim ve yine çok hızlı bugüne gelelim. Eskiden hayat, doğa ile iç içe idi. İnsanları doğa besliyordu. Avcı-toplayıcı ve tarım toplumu buydu. Sonra, ticaret başladı; makina (traktör) icat edildi; çok arazi sürüldü; elde edilen fazla para ile fabrikalar kuruldu. (= Sanayii/endüstri devrimi/toplumu) Malı, çok ve seri/hızlı üreten sanayici, ürettiğini satmak için dünyaya açıldı. Müşteri önemli hâle geldi. Herkese ulaşmak, herkese mal satmak gerekti. ...

DUALİTE veya İKİCİLİK

Eski adıyla seneviye. Bir fâilde (= öznede), birbirine zıt, birbiriyle çatışan iki “cevher veya iki öz” bulunmaz; dolayısıyla birbiri ile çatışan iki ayrı “cevher veya öz” vardır; onlardan biri, iyiliği; öteki, kötülüğü temsil etmektedir, diyen anlayış.  Dinde buna iki tanrıcılık (= veya bir, ikiden çok olduğu için çok tanrıcılık) denir. O tanrılardan biri, iyidir; öteki, kötüdür; Ahura Mazda ve Ehrimen gibi. Zerdüştlük, iki tanrı kabul eder. Tek Tanrı’lı dinleri benimseyenlerde de buna benzer bir ikilik vardır; kafalar ve kalpler net değildir. Kimi, kötülüğü de iyiliği de Tek Tanrı’ya atfeder; kimi de, O Tek Tanrı’ya kötülük atfetmez, O’nu tenzih eder, kötülüğü şeytana, insanlara (= yaratılmışlara) verir, ama şeytanı da insanları da O Tek Tanrı yarattıysa, kötülüğü de O yaratmıştır, der. (*) İşin içinden nasıl çıkacağız?!. Bence şöyle : Mutlak ve Mükemmel Bir Güç’te (= Tanrı’da), iyilik yapma (= yaratma) gücü de kötülük yapma (= yaratma) gücü de olmalıdır ama O, kötülüğü değil, iy...

KÜLTÜR-SANAT

Kültür, bilgi; sanat, estetik (güzellik!) üretir. İkisini de kapitalizm kullanmaktadır. Kapitalizmde kültür, zihni işgal (meşgul) etmek (= yönlendirmek, manipüle etmek); sanat, bedeni estetize etmek için kullanılmaktadır. İlkini, kültür adamları; ikincisini, sanatçılar (sanat adamları) üstlenmekte, ve kapitalistler her iki alandan da para kazanmaktadır. Bugün, kültür de sanat da spor da bir sektördür. Kültür : Kitap, dergi, e-yayın, televizyon, radyo, internet (sosyal medya), sinema, müzik, müze, turizm, vb. yoluyla; sanat; moda, fitness, kozmetik, diyet, kişisel bakım merkezleri, spor, vb. yollarla yapılmaktadır. Kapitalizmin girmediği ve kullanmadığı alan kalmadı. Dînî alan da bundan nasibini aldı. İslâm da “protestanlaştırılarak” sisteme adapte edilmek isteniyor. “Ilımlı veya modern müslüman” tabirine buradan bakabilirsiniz. “Kapitalist müslümanlar”! (bu tabir bana ait değil, sahibini anmak istemiyorum) her geçen gün çoğalıyor. Mevcut iktidar, “kapitalizme abdest aldırıyor.”! (bu ta...

KİFÂYET ve/veya ÖZGÜRLÜĞE MAHKÛMİYET

Kifâyet : Yeterlilik. Bir işi yapabilme (= e-bilme, İngilizcedeki can), performans becerisi.  Dünün modern toplumu, ‘malı-meli’ (= must), disiplin, emir ve zorlama toplumuydu. Bugünün post-modern toplumu ise, beceri ve kâbiliyet (= can) toplumudur. Post-modern toplumda hiçbir şey, sana, bana, kimseye yasak değil; her şeyi yapabiliriz ama bu/o şeyi/işi yapmaya kâbiliyetli (= yetenekli, kâfî, donanımlı) değiliz!. Okullar bize, bu beceri ve kâbiliyeti öğretmeye çalışıyorlar ama öğrenme, “yapma” (= beceri ve kâbiliyet) demek değildir. Modern toplumda, insana “dışardan” (= aileden, toplumdan, devletten, vb.) bir baskı vardı; post-modern toplumda, insana “dışardan” bir zorlama/baskı yok; bu baskı, insanın kendi içinden. İçerdeki bu baskı da post-modern insanı bunalıma veya depresyona sokuyor. Herkes yapabiliyorsa, ben de yaparım ama yapamıyorum!. Oysa, herkes yapamıyor; yapabilenlere o imkânlar ve o fırsatlar sunuluyor/veriliyor.  Post-modern insan için ‘dış şartlar’ (= imkânlar, fı...

VERİ = DATA

Bu verinin/datanın, enformasyon toplumundaki ve dindeki yeri. Sosyolojinin (Sosyal Antropolojinin) toplum sınıflaması : İlkel. Göçebe = Avcı-Toplayıcı. Tarım. Ticaret. Sanayii/Endüstriyel ve Bilişim/Bilgisayar, İnternet veya Enformatik şeklindedir. Bu yapılar, kendi içlerinde de hiyerarşiktir. Bugünün enformasyon toplumunda bilgi, --- hayır, enformasyon = veri/data --- o kadar çook arttı ki, veri tabanları onları digitalleştirmekte (depolamakta) zorlanıyor. Antiparantez şunu da söyleyeyim. Hayatımız da ân be ân digital kayda alınıyor; buna Kitâb, ‘Kitâb-un Merkûm’ = Rakamla yazılmış kitap, der. (Bknz. 83/9 ve 20.) Bu kadar çook veri (= data, enformasyon, mâlumât), düzenli, uyumlu ve anlamlı bir sisteme dönüştürülmezse; bu, bir “bilgi çöplüğüne” (yığınına) döner, bizler de o çöplüğün içinde kaybolur, yok oluruz. Din, her türlü bilgiyi (veriyi, datayı, enformasyonu, mâlumâtı) düzenler ve sistemleştirir. = Onların iyisini-kötüsünü ayırır; iyilerini iyi bir yere (cennete); kötülerini kötü ...

HASTALIK ÇEŞİTLERİ

Temelde iki tür/çeşit hastalık var : Bedenî ve Rûhî. Bedenî hastalıklar : Bakteriyel, viral ve moral/nöral. Viral, virüse bağlı; moral/nöral, sinire bağlı = sinirsel. Rûhî hastalıkların bir kısmı, viral; bir kısmı moral/nöral. Bakteriyel hastalıklar, çeşitli antibiyotiklerle; viral olanlar, anti-virüs ilâçlarla; moral/nöral olanlar, temiz bir kalple (zihin ve gönülle) tedâvî edilirler.  Her üç tip hastalığın tedâvîsi “temizliktir.”!. Fark etmiş olmalısınız ki buradaki temizliği, hem maddî hem ma’nevî temizlik olarak ele aldım. Çağın hastalığı, moral/nöral. Çağ insanı, bunalımda. Maddî temizlik ona yetmiyor; ma’nen de temiz olması gerekiyor. ... Şirk, bir virüstür. Bu virüs, sinirler ve stres yoluyla bedeni de hasta eder, ediyor. Bu virüsün anti-virüsü ise tevhîddir. Tevhîd, hem bedeni, hem de ruhu temizler.  Kısa bir süre önce korona yaşadık. Bu, bir virüs hastalığı idi. Korona ilk çıktığında, iyi hatırlıyorum, bize ellerimizin iyi yıkanması söylenmiş ve bazı Müslümanlar : bu ...

ŞİFÂ

Bedenî ve fikrî (= ruhî) hastalıklarımız için aradığımız şey şifâ. Şey, diyorum çünkü, hasta olup da iyileşmeyenler ve hasta iyileştirmeyi bilmeyenler = “hekim” (doktor değil) olmayanlar, şifâyı bilemezler. Doktor, bedenin herhangi bir fizikî alanında (göz, kbb, kalp, vs.) uzman olan insandır; hekim/hâkim ise, tüm bedeni ruhundan koparmadan bilir. Bundan dolayı, onun (= hekimin) dokunuşu da, konuşuşu da, bakışı da şifâdır. = Onun ellerinde olduğu kadar, dilinde ve gözünde de şifâ vardır. O, ‘eskilerin büyücüleri = şifâcıları, kâhinleri, hikâye/masal anlatıcıları’! gibidir. Hekim, el (= dokunuş) kadar dilin (= sözün/söyleyişin) de; dil kadar bakışın (?!) da şifâlı olduğunu bilen; doktor ise, tahlillere göre karar veren ve hastayı bir “müşteri” olarak gören adamdır. ‘Modern hekimliği’ küçümsüyor değilim. Modern tıp eğitimi de modernizmden (= kapitalizmden) nasibini aldı. Modern tıbbın hasta insana (hastaya) yaklaşımı, şirket yaklaşımıdır; modern hastaneler, modern şirketlerdir. Bu durum,...

EKRAN

Kelime Fransızca; siper, perde demek. Televizyon, telefon, bilgisayar ekranı; tiyatro perdesi. Görüntüyü yansıtan/gösteren (gizleyen, örten mi demeliydim?) digital ve şeffaf ışık yüzeyi. Yüzey, iki boyutludur; gerçek görüntü ise üç boyutlu; en başta bir boyut kayboldu, yok oldu. Ekranlarımıza o kadar çook görüntü (ve yazı) düşüyor ki, bunların arasındaki irtibatı/bağı kuramıyoruz ve her bir görüntüye ânlık olarak bakıp-geçiyoruz. Kendi görüntülerimiz (= selfy) de aynı, ânlık. Whatsapp, Facebook, İnstagram mesaj ve görüntüleri de aynı; hiçbirinin kalıcılığı (tarihi ve geleceği) yok. Böyle bir dünyada kalıcı hafıza = şuur olur mu; olursa nasıl olur?!. Ekranların esaretinden kurtulmadıkça, işimiz gerçekten zor. Bunları söyleyen ben, 2-3 saatimi ekran (telefon) başında geçiriyorum; günde onlarca mesaj alıyorum. Bunların çoğu, zamanımı çalıyor; biraz daha uzgörü ile bakarsak, emeğimi (= paramı, hayatımı) çalıyorlar.  Modern insan, ekranlara tutsak; o, artık kendini sanal dünyada arıyor;...

BİLİNÇ ya da ŞUUR

Nasıl bişeydir bu bilinç ya da şuur?!. Bilinç ya da şuur, anlamadır. Anlama, yüzeysel ve derin olabilir. Anlamanın önüne engeller koyarız. Kimi, duyuları aşıp akla (= bilgiye); kimi, aklı aşıp kalbe (= duyguya/duygulara) ulaşamaz. “Onların önlerinde ve arkalarında setler (= engeller) vardır. Baksalar da göremezler.” (36/Yasin, 9.) Bu setler (= engeller), hem içeride ve dışarıdadır. Bu yazı, üç-beş cümle ile içerideki setleri (= engelleri) konu edinecek. Eğitim, kültür (= bilgi), ya bu setleri (= engelleri) aşacak şekilde verilir = alınır, ya da bilincin veya şuurun önüne engeller koymak için. Materyalist eğitim, akıl ile kalbin (= bilgi ile duygunun = ilim ile imanın) önüne engeller koymak için veriliyor = alınıyor. Çook büyük bir şok olmazsa, bu engelleri aşmak olanaksız görünüyor.  Vicdan, derinlerde. Vicdansız adam, şuursuz adamdır. Vicdanlı adam, duyularını (= gördüklerini, duyduklarını, dokunduklarını, kokladıklarını, tattıklarını) bilgiye, duyguya ve eyleme dönüştürebilen = d...

NEREYE?!.

Nereye?!. - Okula. İşe. Alış-verişe. Tatile... - Ânlık olarak sormadım, tüm zamanlık sordum; hayatın, hayat yolculuğunun tümünü kast ettim. Blog adresimi değiştirince, telefonumda kayıtlı numaralara mesaj gönderdim. Bir numaradan şöyle bir geri bildirim mesajı geldi. ‘Ben, eşiyim; “...” kaybettik.’ Kaybedilenle neredeyse 15 yılı beraber geçirdik; okul ve iş arkadaşımdı. Allah rahmet etsin. O gece uykum kaçtı, uyuyamadım. Sahi, uykuyu ne kaçırır da gelmez?. Bunu başka bir yazıda ele alalım; konudan sapmayalım. Arkadaşım, eşine göre, kayboldu = eşi onu kaybetti. (aslında gâib/gayb etti.) Pekiî ölen, kazandı mı; yoksa o da mı kaybetti?!. Bilmiyoruz. Kim biliyor?!. Ölen ve Rabbi. Bilemeyiz mi?!. Rabbimizin bildirmesiyle biliriz. O, bize, böyle yaşarsanız, kazanır; şöyle yaşarsanız, kaybedersiniz; diyor. İnanıp-inanmamak ve O’nun dediğine göre yaşayıp-yaşamamak bize kalmış. Sizce, riske girmeye değer mi?!. Kazanırsak da kaybedersek de çoook şey kazanıp-kaybedeceğiz. Sırf buradaki kayıp ...

DAĞILMADI, KOPTU!...

Herkes ve her şey özerkliğini (= bağımsızlığını) ilân etti ve anlam kayboldu.  Anlam, dünü bugüne, bugünü yarına bağlayan bir bağdı; bu bağ koptu. Anlık (günlük) yaşıyoruz, hayatı anlamadan hayatta kalmaya çalışıyoruz; hayata dair bütüncül ve anlamlı bir hikâyemiz kalmadı. “Dün, dünde kaldı cancağızım. Bugün yeni şeyler söylemek lâzım.” (Rûmî) ... İçtiğimiz su, bardakta; artık onun yağmurla, bulutla (= hayatla) ve Tanrı ile bir ilişkisi/bağı yok. Yediğimiz ekmek, yemek, tabakta; artık onun toprakla, yağmurla (= hayatla) ve Tanrı ile bir ilişkisi/bağı yok. Yaptığımız iş tezgahtaki bir parça, küçücük bir vida; masadaki bir dosya (bir kâğıt parçası); artık onun ürünle, bütünle; hayatla bir ilişkisi/bağı yok. Parçaları birbirine, kelimeleri birbirine bağlayarak, bütüncül ve anlamlı bir hikâye oluşturamıyoruz. Hayatımızı verilerle (= datalarla) “örüyoruz”! ama bu örgüde/n ortaya anlamlı bir şekil çıkmıyor; her şeyi, hurdacı dükkânındaki malzemeler veya televizyondaki programlar (reklâml...

İNSAN ve ANLAM

Anlam, insanda izafî (= göreli); Tanrı’da mutlaktır. Bildiğimiz kadarıyla insan ve Tanrı dışında anlam üreten ve yaratan bir v/Varlık yoktur; anlamsız varlıklar da yoktur = anlamsızdırlar. Varlık, anlamla ve insanla anlamlıdır. Anlamı, varlıktan (ve insandan; insan da varlığın içindeki bir varlıktır) çekip alırsak, geride boş = anlamsız bir “yığın”! kalır. Berkeley’in algıya yaklaşımına, insan algısından bağımsız özdeği (= maddeyi) reddedişine, buradan da bakabiliriz. Herkes, varlığa kendince anlam yükler/verir. Varlığa anlam vermemiz artınca, varlıkla ilişkimiz ve Tanrı’ya yaklaşımımız, yakınlaşmamız artar. Algımız dışımızda bir varlık yoksa, biz yok olunca (= ölünce), bu varlıkta mı yok oluyor?!. Hayır. Varlık, başkalarının anlam dünyasında ve algısında olmaya devam ediyor. En önemlisi de, tek tek varlıklar ve tüm varlık (Heiddegger’ci anlamda varlığın kendisi) Tanrı’nın İlminde var olmaya devam ediyor. Pekiî kıyamet (= tüm varlığın yok oluşu) ne; hâşâ Tanrı’nın unutması mı?!. Hayır....

DİKKATLİ/DİKKATLE DİNLEMEK

Dikkatle dinlemek, dinlenilene kendini vermek, dinlerken kendinden geçmektir; kulak misafiri olmak değil. Yoğun enformasyon (= mâlumât), bizi dikkatten uzaklaştırıyor. Her şeye kulak kesiliyoruz ama hiçbir şeyi tam duymuyor, anlamıyoruz. ... Tebettül okuması/dinlemesi, tertil ile başlar ve gece (herkes uykuda iken, ortalığa sessizlik hâkimken) yapılır; gündüzün meşguliyetleri çoktur. (Bknz. 73/4-6) RTL, tertil, düzenli ve sık okuma; retil, tren. Tertil, kelime veya kavramları birbirine ‘ulayarak, bağlayarak’ okuma; tebettül, BTL, dış dünyadan/her şeyden ve kendinden geçerek (= koparak; betele, kopmak), her türlü kirden/pislikten arınarak, temiz, saf bir okuma. Bu saf okuma (= arınma), bize modern eğitimin yüklediği önyargılardan (ön bilgilerden), zehirli, kirli, kirletilmiş beyindekilerden arınarak, temiz fıtrata dönerek okumadır. Modern dünya, (modern) insanı hem gece hem de gündüz, formel ve enformel kurumları ile (zihnen) kirletiyor. Şeytan/lar kılık değiştirdi; televizyon oldu, oku...

SES KONTROL!...

İnsanlar yeterince ses dinliyorlar, hatta seslerin içinde kayboluyor, yok oluyorlar; sesten kaçmak için yine sese sığınıyorlar. (Kulaklarına, kulaklıklar takıyorlar; onlardan müzik, maç, skeç, podcast, vb. dinliyorlar.) ... Bunca araba cayırtısı, televizyon cazırtısı, kapı gıcırtısı, mide kazıntısı, can sıkıntısı, ağız şapırtısı, önyargı takıntısı, nefes hırıltısı veya horultusu, maç, dizi, vb. şeyler varken, beni/seni kim dinler, benim/senin sesim/ne kim kulak verir?!. ... Sesleri birbirinden ayırabilme, neye göredir?!. “Sesime gel”!., dersek, gelirler mi?!. Sesin kalitesi, çekici midir?!. En kaliteli ses, kimin (hadi neyin de diyeyim!) sesidir?!. ... Ortalığı saksağanlar sarmış, bülbüllerin sesi duyulmuyor. ... Bu kadar çook ve yoğun ses arasından “özel ve güzel bir sesi” dinlemek ve anlamak istiyorsak, o sese “özel bir dikkat” vermemiz gerekiyor; aksi hâlde, o ses de diğer sesler gibi, ‘gürültü’ olarak algılanır. Dikkat, özel ilgi, gönülden yönelim (= tebettül) demektir. (Bknz. 73/8...

BİRAZ İNSAN...

“Biz, insanı karma/karışık bir nutfeden yarattık. İmtihan etmek için de onu işitme ve görme ile donattık. Ona yolu da gösterdik (= “innâ hedeynâhu’s sebîle”), o ister şükreder, ister nankörlük eder.” (76/2-3) O nutfeye, işitme, görme ve hidayeti bulma kabiliyeti yüklenmiş. Buradaki işitme ve görme duyusu, öteki duyuları da (koklama, tatma ve dokunmayı da) temsil eder. Pekiî bu duyuların hidayetle nasıl bir ilişkisi var?!. İnsan duyuları (beş duyu : görme, işitme, koklama, tatma ve dokunma), insanın dışa açılan/dokunan kapıları ve pencereleri; insan, dışardan verileri bunlarla içeri/içine alır. Bu alma işine algı denir. Alınan algılar, akılda (= zihinde) işlenir, değerlenir; bilgi oluşur. Bu bilgiler kalbe iner, duygu oluşur. Aslında algı, dışardan duyu organları ile alınanların (ham verilerin) işlenmiş, bilgi ve duyguya dönüşmüş hâlidir. Modern psikoloji algıyı, bilgiyi ve duyguyu ayırarak insan bütünlüğünü parçalar. İnsan bütünlüğü parçalanınca da her bir organa yaslanan alanlar özerk...

GÖRME

Görme, göz (= gören ben), ışık ve görünen olmadan gerçekleşmez. Göz, mercektir; bu mercekteki sinirler, ışık vasıtasıyla aldığı görüntüyü beyne iletilirler. Işığın (= nûrun) yokluğu ve merceğin bozukluğu da görmeyi engeller.  Görünenin uzaklığı veya yakınlığı, ve merceğin (gözün bakış) açısı da görmede etkilidir. Önceden yakın/dan gördüğümüz bişeyi uzak/tan görürsek, onun gerçekte ne boyutta olduğunu biliriz; hiç yakın/dan görmediğimiz bişeyi hep uzak/tan görmüşsek, onun gerçekte ne boyutta olduğunu bilmeyiz. Mesafeyi değiştirmeden, merceğimizin (gözümüzün) odağını (bir mikroskop gibi) büyüttüğümüzde veya küçülttüğümüzde de görüntümüz değişir.  Çook az veya çook fazla ışık da görmek istediğimiz görüntüyü görünmez kılar. Bütün bunlar kafadaki gözümüzle ilgilidir. Bir de akıl ve/veya kalp gözümüz var; bunlar, “görüntülerin arkasındaki görüntüleri” görürler ve kafa gözünden destek alırlar. Arapçada görme : Reâ/Rü’yâ. Basar. Nazar. Basîret. Şehâdet/Müşâhede gibi kavramlarla ifâde ...

SOYUT-LAMA

Soyutlama : Somut şeyleri zihne taşıma. İnsan, etiyle kemiği ile (= görünür bedeniyle) somut; insanlık, soyut. Soyutlama, tüm insanlarda olan ortak özellikleri (= yer kaplama, boy, renk, biçim, vb.) toplama, oradan “ortak bir insan-lığa” ulaşma mı; yoksa, her insandaki bu ortak özellikleri (= yer kaplama, boy, renk, biçim, vb.) “soyma” ve en derine inme mi; yoksa, ikisi birlikte mi?!. Bence, iki birlikte. Bu özellikler (= yer kaplama, boy, renk, biçim, vb.) herkeste var ama “farklı farklı”!. İnsan, bunlar değil. Buna benzer özelliklerin çoğu diğer canlılarda (hayvanlarda) da var. Olmayan ne?!. Soyutlama (= akletme) özelliği. Hiçbir hayvan, tikellerden (= tek tek varlıklardan) yola çıkarak soyut (zihnî = kavramsal) bir türe (veya şeye) ulaşamaz. Soyutlama, tikelleri genelleme (= tümelleme) ile, onlardaki elbiseleri (= yer kaplama, boy, renk, biçim, vb.) “soyarak”! çook derinlere inme, ama o görünür nitelikleri olmaksızın anlaşılamayan “bişey”! ise, o görünmeyen “şeyin”! adına, “ruh ya d...

İNCİ & MERCAN

Varlık, bir derya/deniz; hakikat de onun içinde/dibinde. İçinde yaşadığımız denizi (= fizikî ve fikrî dünyayı) bir çöp yığınına çevirdiğimiz, çevirdikleri (veya zihinleri ifsad ettikleri/ettiğimiz) için, hakikate ulaşmak, çook zamanımızı ve emeğimizi alıyor, alacak. Bu yüzden bu çöp yığınlarının en derinine inmek, nefesimizi güçlü kılmak gerekiyor.  Kurtlar, dumanlı havayı severler, bu yüzden ortalığı dumana verirler. Zihnimizi durulamadan (= kalp temizliğimizi yapmadan), hakikate (= inci ve mercana) ulaşamayız. 

HÂKİMİYET, BİLMEK; BİLMEK, HÂKİM OLMAKTIR.

Hâkimiyet, bilmek ve bilinen şeyleri kuşatmaktır. “Er-Rahmân-u alel arş’istevâ.” (20/5) Bilmediğimiz (= algılamadımız) şeyler, ‘bizim için yokturlar.’!.  Şeyler (= görünür-görünmez tüm âlem), Allah tarafından bilindiği ve kuşatıldığı için vardır/lar. = Tüm âlem, O’nun ilmindedir; bu yüzden O, tüm âleme hâkimdir. Bizler, bu âlemin çoook az bir kısmını, çoook az biliyoruz. Allah, bize “tüm isimleri/’ni!” (= V/varlığın/ın bilgisini) öğretti ama biz unuttuk. Bildikçe (= hatırladıkça = zikir), O’nu biliriz.

BURAYA NASIL GELDİK?!.

Ali ile Veli çook uzun (4-5 yıl) sohbet etmişler. Çoğunlukla Ali konuşmuş, Veli dinlemiş, ara-sıra Ali’ye sorular sormuş. Veli, sohbetin sonunda Ali’ye (Ali’ciğim) : “Buraya nasıl geldik?!” demiş.  Ali : Her yerden, her yere (= bir yerden her yere) gelinebilir = gidilebilir; yeter ki nereye gideceğimizi (= geleceğimizi) ÖNCEDEN BİLELİM; yarın, cennete veya cehenneme gittiğimizde de aynı soruyu soracağız, Veli’ciğim demiş.  Oğuz Atay'ı rahmetle anıyorum, mekânı cennet olsun. 

İRADE MESELESİ

İrade, seçimdir. Neyi seçeceğimizin bilgisi, akla aittir. Bu bilgide, bizim “doğruyu, iyiyi, güzeli” desteklemek ve tasdiklemek = doğruyu yanlıştan, güzeli çirkinden, iyiyi kötüden ayırabilmek için Rabbimiz bize ayrıca Vahiy/Nakil de göndermiştir. Vahyin/Naklin iki temel amacı vardır. Biri, bilgide “doğruyu, iyiyi, güzeli” desteklemek ve tasdiklemek = doğruyu yanlıştan, güzeli çirkinden, iyiyi kötüden ayırabilmek; ikincisi, doğru, iyi, güzel seçimi yapabilmek. Bence, ikincisi daha ön planda, daha hayatî. Aklını doğru/selîm bir şekilde kullanan (hemen hemen) herkes, iyiyi-kötüyü, güzeli-çirkini, doğruyu-yanlışı bilir ama birini tercihte ya zorlanır ya da hata eder. Bu, içinde yaşanılan şartlara, hayatın kişiye bahşettiği imkânlara göre değişir. İyi, doğru, güzel, kişinin işine gelmediği (= menfaatine ters geldiği) için, kötüyü, yanlışı, çirkini tercih eder/edebilir, seçer/seçebilir. Vahiy, her şartta iyinin, doğrunun, güzelin tercih, teşvik ve telkin edilmesini kişiden ister. Hidâyet, b...

SICAK & SOĞUK

Yakıcı sıcak, dondurucu soğuk ve ılımanlık, ılıklık. Yaz, kış, sonbahar ve ilkbahar. Güneş bize yakın olunca yazı; uzak olunca kışı yaşıyoruz. Kıştan çıkarken ilkbaharla; kışa girerken sonbaharla tanışıyoruz. Sıcaklığı veya soğukluğu nasıl hissediyoruz?!. Sıcaktan/sıcakken yandım/bunaldım; soğuktan/soğukken dondum/üşüdüm diyoruz. Derimizdeki sinir hücreleri (= dokunma duyumuz) beynimize sinyal gönderiliyor. Pekiî, çook sıcakta ve çook soğukta yaşayan canlılar yok mu?!. Var. Onların derileri sıcağa ve soğuğa bizimki kadar, bizimki gibi duyarlı değil. Meselâ su ayıları +150 ilâ -270 °C sıcaklığa dayanıklılar. İşitme duyumuz da belli frekanslar arasındaki seslere duyarlı. Havada uçuşan tozların, gökteki çook büyük patlamaların, hücrelerimizdeki faaliyetlerin seslerini duyamıyoruz. Renkleri algılamamız da bize göre. Meselâ köpeklerde bizimki kadar renk yok. Bizler saniyede en fazla 50 renk görebilirken, sineklerde bu 200’e çıkıyor. Arıların görme ve renk sistemi muazzam; ultraviyole ışınla...

UZAK & YAKIN

Elimizde bir ölçüm âleti yoksa, mesafeyi gözümüz ölçer. Gözümüz, uzaktaki şeyleri küçük; yakındaki şeyleri büyük görür. Pekiî, yakınımızdaki şeyler küçükse, hele de görülemeyecek kadar küçüklerse, mikroskop (mercek) kullanırız, değil mi?!. Kritik ve can alıcı soruyu soruyorum. Tanrı, bize uzaksa, O’nu da “küçük” görür müyüz?!. Düzeltiyorum. Tanrı’yı büyük görüyorsak = “Allah-u Ekber” diyorsak, O’nun büyüklüğü, bize olan yakınlığından mıdır?!. Elinizi gözünüze iyice yaklaştırın, iyice, iyice. Elinizi göremeyeceksiniz. Çook yakın olanlar, (gözle/baş gözüyle) görünmüyor ama varlıkları biliniyor.  Tanrı’yı kendimize uzak görürsek = O’nu, kalbimizde, bize şahdamarımızdan daha yakın değil de, uzakta biyerde, meselâ gökte tasavvur edersek, “Allah-u Ekber” sözümüzün anlamı kalır mı?!. “Mesafeyi” iyi ayarlayamazsak = O’nun bize görülebilir bir uzaklıkta olduğunu düşünürsek, bu sefer de O’nu “şeyleştiririz”!. O, bize çoook yakın. “Sübhanallah” dememiz, O’nu tenzih etmemiz, tertemiz görmemizd...

İNSAN

İnsan : A. Bilen. B. Bildiğini bilen. C. Bilinen. bir canlı/varlık. A. İnsanın bilmesi, sınırlı ama artırabilir bir bilme. O, ne kadar çok bilse de, yine de yarın başına ne geleceğini bilemez. B. İnsanın bildiğini bilmesi, kendini bilmesi için olmalı, ama maalesef bu bilme, böbürlenmeye, büyüklenmeye; bir başkasına karşı : ‘senin bildiğin kadar benim unuttuğum var’, demesine yol açıyor. C. Bilinmesi ise, 1. Kendini öteki gibi hissetmesi; hemcinsine ayna olması/tutması; ötekini kendi gibi görmesi. 2. Her ne kadar çoğu insan buna inanmasa ve istediğini yapsa da Bir’inin onu/kendini, kendinden çook daha iyi bilmesi, her yaptığından hatta ne düşündüğünden dahi haberdar olması, demek. Batılı insan (= batı bilgisi, batı bilimi) A ve B’yi biliyor; C-1’e de yabancı değil ama C-2’nin semtine uğramamış. Bu yüzden onun bilmesi, yakıcı ve yıkıcı (= ahlâksız) bir bilme.

METÂ NASRULLAH?!.

Allah’ın yardımı ne zaman?!. (2/214) “Biraz” sıkıntıdan sonra. Bu sıkıntı fiilî ve fikrî, her türlü sıkıntıyı = eziyeti kapsıyor. Bu sıkıntının kaynağı, içerden ve dışardan olabilir. Dışardaki sıkıntı, zalimin verdiği sıkıntı : işkence, açlık, hor görme dışlama, aşağılama, vs. Ben içerdeki sıkıntıdan söz edeceğim. İçerdeki sıkıntı, iç huzuru (Allah’ı) bulamama sıkıntısı (= can sıkıntısı. Dışardaki sıkıntı, geçim sıkıntısı.) Bu sıkıntı nasıl aşılır veya bu konuda Allah’ın yardımı ne zaman gelir?!. İnsan, kendine verilmiş bütün potansiyellerini “tüketince, bittim Yâ Rabbî”! deyince. Pekiî bu potansiyeller neler?!. Duyular, akıl, duygular (= kalp) ve emek (= güç). Duyular, dış âyetleri iyi, doğru ve güzel “görecek”!. (= duyacak, koklayacak, tadacak, dokunacak.) Akıl, bu âyetlerdeki hikmetin farkına varacak. (= akledecek, fikredecek, fıkhedecek.) Duyular (= kalp), bu âyetlerin arkasındaki Gücü “hissedecek”!. Beden (= tüm âzâlar, organlar), elinden geldiği, gücü yettiği oranda ama samimî bi...

O

O, bir zamirdir. Zamir, ismin yerini tutar; kendinden önce bir isim geçmişse, ona atıf olarak kullanılır. Ali ile Ayşe evliler. Evlilik teklifini Ali yaptı; o da kabul etti; evlendiler; kabul eden o, Ayşe. Ayşe’nin önceden adı geçmemiş olsaydı, o (zamiri) boşa düşerdi. Pekiî, bu durum Tanrı için de geçerli midir?!. Hem evet, hem hayır. Evet, çünkü İhlâs ve Âyet-el Kürsî’de Allah İsmi geçtikten sonra Hüve = O, deniyor. “Qul : Hüve Allah...” = De ki : O, Allah... “Allah-u lâ ilâhe illâ Hüve...” = Allah, O’ndan başka ilâh yok. Hayır, çünkü biz Hüve’yi bağımsız olarak sadece Allah için kullanırız. Hû = Hüve deyince Allah’ı kastederiz. Neden?!. Hû = Hüve gibi, O’nun Zât İsmini de bilemeyiz; dilimizin gücü buna yetmez; ama, O’nun Varlığını (= hâzır ve nâzırlığını), O’nun Huzur’unda oluşumuzu “hissederiz”!. Huzur’da olmak, huzurlu olmak, O’nunla olmaktır. Ama biz, Huzur’da ve huzurlu olmanın sadece namazlarda olacağını “zannediyoruz”!; oysa Huzur’da ve huzurlu olmak, dâimî olması gereken bişe...

ZİNDAN

Zindan, hem dar hem karanlık hem de sıkıcı ve sıkıntılı bir yerdir. Kimine göre dünya da bir zindandır.  Kime göre?!. Önünü, arkasını, sağını, solunu göremeyenlere göre. “Onların önlerinde, arkalarında, sağlarında, sollarında setler (= engeller, duvarlar) vardır; baksalar da göremezler.” (36/Yasin, 8.) Niye?!. Çünkü, onlara bir Işık (= Nûr = Kitâb/Kur’ân) inmiş, ama onlar Ona inanmamışlardır. (Bknz. Yasin ilk 7 âyet) Onlar, O’na/Ona (= Allah’a ve Kitâb’a) inanmayınca, başlarına gelen her şeyi, musîbet (= kendilerine yapılan bir kötülük) zannederler; işin içinden çıkamaz, bunalıma (= zindana) girerler. Oysa, insanın başına gelen her şey, onun “denenmesi, sınanması” içindir; ucu açıktır, henüz bitmemiş, faturası henüz önüne gelmemiştir. Fatura, (âhirette; bize göre bunlar “iyi olsun, kötü olsun”!) onlara burada verdiğimiz tepkiye göre kesilecektir. ... Mûsâ, bu iyilik ve kötülük denizinin (= iki denizin) birleştiği yere kadar gideceğim, demişti genç yoldaşına. (= arkadaşına = fetâsın...

TANRI ÖLDÜ!...

Tanrı’yı öldürenler (= Nietzsche, Camus, vb.), yanlış Tanrı’yı buldukları için öldürdüler ve kendilerini Tanrı ilân ettiler ama sonunda kendileri de öldüler. (= doğru Tanrı, onları öldürdü.) ve onları öldürünce acı çekmedi. (= Slavoj Zizek. Acı çeken Tanrı); onlara acı çektirecek. Esas Tanrı, ölmez. O, El-Hayye-l Qayyûm’dur, Azîzün züntikâm’dır. ... Tanrı’dan bir “ide” (= fikir, düşünce) olarak söz etmekle, O’nu hayatımızın içinde etkin ve etken bir Güç/Varlık olarak görmek/bilmek arasında çook belirgin, çook hayatî farklar var. İlki, teolojinin; ikincisi dinin (= İslâm’ın) Tanrı’sıdır. Teoloji (= İlâhiyat), O’nu düşüncede arar, aramaya devam eder; din, O’nu her yerde bulur, görür, hisseder ve O’na itaati emreder. Teolog(filozof), O’nu aramaya ve anlamaya çalışır/ken; dindar, O’na itaat etmeye çalışır. Böyle bakarsak, teolojinin Tanrı’sı ile dinin Tanrı’sı, “aynı Tanrı” değildir. Teolojinin Tanrı’sı ile teologlar (= ilâhiyatçılar ve filozoflar) ilgilenir; dinin Tanrı’sı ile de Nebîler,...

UYARI

Blogda/burada (https://bilmekisteyenlericin.blogspot.com) 2236 yazı yazdım; bu yazıların çoğu dînî ve felsefî. Bunlar, benim dinden anladığım; ‘Allah’ın muradı’ değil. (= aslâ bu yazılardaki düşüncelerin = anlamaların Allah’ın muradı olduğunu iddia etmiyorum.) Böyle bir iddia, bana büyük vebal yükler. Bu vebali ben taşıyamam. Derdim, anladığımı aktarmak; ‘din, kesin budur.’ demek değil. Bu yazıları, belki sizin anlamalarınıza da yardımcı olur, diye sizlerle paylaşıyorum; hepsi bu. Bu yazıları 'beğeniyorsanız'!, paylaşabilirsiniz.

DÎNÎ & AKLÎ

Dînî olan, aklî olandır; ikisinin kaynağı da ilâhîdir. Din, aklî olanı aşar; aştığı alan gayr-i aklî = akıl dışı değildir, henüz o alanı akıl keşfedememiştir. Din ile aklı çatıştıranlar (= Sartre, Camus, Nietzsche, vb.), akılsız değillerse de akıllarının hakkını tam veremeyenler, akıllarını yarı yolda terk edenlerdir. Akla ters olan, gayr-i aklîdir = irrasyoneldir = akıl dışıdır, ama aklın henüz kavrayamadığı şeyler, gayr-i aklî = irrasyonel = akıl dışı değildir. Felsefenin düalizmi = Fizik- Metafizik, Fenomen-Numen, Madde-İde/a (= Materyalizm-İdealizm); dinin, daha doğrusu dînî kültürün ruh-beden, hayat-ölüm, dünya-âhiret ayırımı, bence birer akıl yürütme süreçleridir. Akıl, biyerden başlayarak yol almalı ve bu yolculuk, sonsuz ve bitimsiz olmalı. Bu yolculuğun buraya bakan kısmı, çoğu kez çoğu kişi için zikzaklı. “İhdinâ’s sırât-al müsteqîm.” Din, aklın henüz kavrayamadığı alanlarla ilgili de (= gaybdan da) bilgi verir. Gayb, gayr-i aklî = irrasyonel = akıldışı değil, hen...

MAHRÛMİYET, MAHKÛMİYETTİR.

Mahrûmiyet, kişiye verilen “belli hakları” ona haram kılmadır. Mahkûm eden, Hâkim’dir. Mahrûmiyet, işlediğimiz suça verilen bir cezadır. Suç, cezayı gerektirir. Cezasız, suç olmaz. Hayata “tersten”! baksak; bize haram kılınan şeylerin, ezelde işlediğimiz suçun (= ağaca yaklaşmanın = söz dinlememenin) bir cezası olarak görsek, hatalı bir çıkarım mı yapmış oluruz?!. Ben, Hakîm’in verdiği kararı (= cezayı) tanımıyorum; O’nun haram kıldıklarını kendime haram/yasak kılmıyorum = haklarımdan mahrum kalmak istemiyorum, diyebilir miyiz?!. O’nun zebânilerinin (= polislerinin) ve ölümün elinden kaçacağımızı mı sanıyoruz?!. Bazıları da haramlar şöyle dursun, kendilerine bazı helâlleri bile ceza olarak verirler. Her gün oruç tutmayı, kendilerine verilen bir “ceza”! olarak görenler var. Meselâ, cigaranın önceden verilmiş bir ceza (= haram), olup-olmadığı tartışılıyor, mekruhtur, deniyor. Ben de “onlar gibi”! düşünüp, cigara içme hakkımı, kendime verdiğim bir ceza olarak görmek ve bu fıkhî ...

FÂNÎ & BÂKÎ

Dünya fânî, içindeki insan/lar bâkî. Ölüm, bâkî hayata (= âhirete) bir geçiş (köprüsü). İnsan, kendini de fânî sanırsa (= zannederse), ha 30-40 yıl yaşamış, ha 70-80 yıl; aradaki 40 yıl; sadece biraz daha fazla “yaşamak”! (= biraz daha fazla zevk-ü sefâ sürmek)!. Hayat, bitecek (= ölümle sona erecek) bişey için çalışmak mı; bu hayat bu kadar değersiz bir oyun olabilir mi?!. 70-80 yıllık bu ömrü “iyi”! değerlendirerek, ölümsüz (= bâkî) bir hayata sermaye yapmak çoook iyi; “kötü”! geçirerek ölümsüz (= bâkî) bir hayatı mahvetmek (= kaybetmek) çoook kötü bir yatırım değil mi?!. Hayatımızın, işletmelerimiz kadar değeri yok mu?!. Âhiretteki hayata (= âhirete) inanmak, ölümsüzlüğe inanmaktır. Dünyadaki hayatı (= burayı) ölmeyecekmiş (= ölümsüzmüş) gibi yaşıyoruz da, âhirette öleceğimizi mi sanıyoruz?!. Nasıl hüküm veriyoruz?!. “Dünya, âhiretin tarlasıdır.”; unutmayalım, burada ektiklerimizi yiyeceğiz. (çekeceğiz)!. Dünya hayatını (= dünyayı) fânî görerek hafife almayalım, aldanm...

BOŞ

Hayatı dolduran şey nedir sizce?!. Para mı?!. (= Mal-mülk, servet sahibi olmak mı?!.) Mevkî-makam veya şöhret sahibi olmak mı?!. Torun-torba ve evlât sahibi olmak mı?!. ... Bütün bunlara “çook ulvî” bir amaç için sahip olanlar müstesnâ; ömrünü, sırf/sadece bunlar için geçirmiş ihtiyarlara sorun; alacağınız cevap : “boş” olacak!. Biraz da biz oyalanalım; bizler de ihtiyarlayınca, emin olun, ağzımızdan (pardon, yüreğimizden) yine aynı kelime dökülecek; hepsi bizi terk edecek ve kendimizi büyüüük bir boşluğun içinde hissedeceğiz.

BİLMEK, FARKINA VARMAKTIR.

Fark, beni senden; seni benden; şeyleri birbirinden ayıran şeydir. Herkes ve her şey “aynı” olsaydı, hiç kimse ve hiçbir şey birbirinden farklı olmazdı. Pekiî, farkına varmak (= bilmek), iyi bişey midir?!. Bu sorunun cevabını bize iki şey verir : Uyku ânı ve (cinsel) birleşme ânı. Uykuda da o ânda da hiçbir şeyin farkına varmayız. Öyleyse, hiçbir şeyin farkına varmayanlar, ya sürekli uykuda ya da sürekli o ândadırlar, diyebilir miyiz?!. İkinci hâl, sürekli yaşanamayacağına göre, hiçbir şeyin farkına varamayanlara “uyur-gezer” diyebilir miyiz?!. Uyanıklık (= yakaza hâli), Kitâb’ta sadece bir yerde, Ashab-ı Kehf kıssasında geçer. (18/18). “Sen onları uyanık sanırdın, halbuki onlar uyuyorlardı.” 300 yıl uyudular; sonra uyandırıldılar. (= diriltildiler = beasnâküm, 19. âyet) 300 yıl boyunca hiçbir şeyin farkına varmadılar. Sizce, onların hiçbir şeyin farkına varmadıkları bu süre, onların yaşamlarına dahil midir?!. Veya şöyle sorayım : Hayatta hiçbir şeyin farkına varmazsak, yaşam...

HEPİMİZ SUÇLUYUZ!.

Suçlu olmasaydık, burada bulunmazdık. Ağaca (= günaha) yaklaştık, o suçun (= günahın) tadına baktık ve düştük (= hubût); elbet, sonradan pişman olduk (tövbe ettik), tövbemiz kabul oldu ama samimiyetimizin bir kez daha test edilmesi için buradayız. Buraya gelirken, temiz (= suçsuz) ve “eşit”! geldik. Bize (= İslâm’a) göre, bu dünyaya suçsuz (= günahsız) gelinir ama sonradan kirlenilir. Hıristiyanlara göre ise doğuştan suçlu gelinir (= ilk günah). Bu fark, aslında çok da önemli değildir; önemli olan, iyilik yapmak ve adâletli olmakla “temizlenmektir.”!. Yaratılıştan kaynaklanan göreceli eşitsizlik (= kiminin zengin, kiminin fakir ailede doğması; kiminin sağlam, kiminin sakat olması), testin bir parçasıdır; orada (= yaratılışta) bize göre bir eşitsizlik varmış gibi görünse de aslında yoktur. Herkesin, bir tarağın dişleri gibi tek-tip olması, hiç hoş olmazdı, çok sıkıcı olurdu. İnsanı bu dünyada hoş kılan, adâlettir = adâlet duygusudur. Yarışa herkesin farklı “yerlerden” (şartlarda/n) ...

EYLEM DİLİ & SÖYLEM DİLİ

Biz dili, söylem için kullanırız; aslında dil, eylem/ler/den (= jest, mimik ve hareketlerden) doğmuştur. İnsanların ihtiyaçları önce tavırlarına (= beden dillerine) yansımış; sonra bunlar, seslere ve işaretlere (= söylemlere) dönüşmüş; sonra da eylem, söylemden kopmuştur. Söylem, eylemden kopunca, yalan söylemek de “olağan hâle” gelmiştir. Bütün mesele, söylem dilini, eylem dili ile uyumlu hâle getirmektir. Din buna, hâl dili ve kâl dili der; iki dilin uyumlu olmasını, münafıklık yapılmamasını ister. Söylem dili, eylem diline uymayan mesleğin ne olduğunu siz benden daha iyi biliyorsunuz. Bu, son zamanlarda din alanına da taşındı. “Hocanın dediğini yap ama yaptığını yapma.” sözü, neredeyse motto oldu. Akademideki hocanın böyle bir uyum problemi zaten yok; onlar, amelî bilgi (= ahlâk) ile değil, nazarî (= teorik) bilgi ile ilgilenirler.

BAĞ-LAM-A ve BAĞ-LAÇ

B ağ, bişeyi bişeye bağlayan araç, ip. Bağlam, sözün siyakı-sibakı; o sözü söylemeye neden olan şey, ortam ve o sözün söyleniş amacı. Bağlama, bağlama işi ve telli çalgı/saz. Sazda da teller ve tellerdeki sesler bağlanır. Bağlaç, kelimeleri ve cümleleri birbirine bağlayan edat; dır, ve, ile, vb. Dır, en temel bağlaçtır; batı dillerinde adına copula/kopula denir. Arapçada bu dır yoktur = görünmez = gizlidir. Kitap kalındır.’daki dır’dan söz ediyorum. Kalın, sıfattır ama bu sıfatı bu dır, yüklem yapmıştır. Bu cümlenin Arapça karşılığı الكتاب سميك     dür. Semîk, sıfat; kitap isim; ortada bir dır yok. Batı dillerinde is, are, was, were, bu işi görür. Dır bağlacı (= kopulası) vardır’ın = oluşun dır’ıdır; bu oluş, bütün yüklemleri içerir; olmayan, bişey yapamaz. Yüklem, bişey yapmaktır, fiildir, fiillerden oluşur. Ortada bir fiili yoksa = cümle isim cümlesiyse, dır bu işi görür. Yeter ki siz, kelimeler arasındaki bağı/bağlantıyı doğru kurun. Kelimeler arasındaki bağı/bağla...

BİR-ÇOK

Birçok değil, bir ve çok. Arada da tek ve çift var. Bir, sadece tek; ne çift ne de çok. Bir’in çifti de yok, çoğu da. Bu Bir, aritmetiğin biri değil. Aritmetiğin biri vâhid; bu ise Ehad. Aritmetiğin biri, kendi ile birleşir; çift ve çok olur. = 2, 3, 4, ... Bu Bir, hiçbir birle birleşmez = çiftleşmez ve çoğalmaz. Bu, yaratıcı Bir’dir. Yaratılan birler, ya çifttirler ya da çokturlar, ama yine de birdirler. Ali, Veli, Ayşe, Fatma, ... hem birdir hem çifttir hem de çoktur. Ali, Ayşe ile çift olur; Ali’ler, Ayşe’ler bir araya gelir çok (= toplum, topluluk, millet) olur. Gök ve yer tektir ve birdir ama ikisi çift olur; yer, göksüz; gök, yersiz olmaz. Gök, yeri “döllemezse”, yerde hiçbir şey bitmez. Doğru söylemek iyidir; yalan söylemek kötüdür; doğru, yanlışın; yanlış, doğrunun zıddıdır; doğru olmazsa, yanlışın; yanlış olmazsa, doğrunun ne olduğu (ne idüğü) bilinmez. İlkine ezvâc; ikincilere ezdâd denir. Bir’in ne ezvâcı ne de ezdâdı vardır; Bu Bir, ÖZEL Bir BİR’dir. = EHAD’dir. O...

BAHÇE SAHİPLERİ

K alem Sûresi 17 ilâ 33. âyetleri lütfen okuyun. Ben, 26. âyeti “biraz farklı”! yorumlayacağım. Âyetin normal (= zâhirî) yorumu, bahçenin darmadağın olması ve bahçe sahiplerinin şaşırması. Âyet,   “felemmâ reavhâ, kâlû : innâ ledâllûn.” = Onu (= o bahçeyi) gördüklerinde şaşırdılar. der. Çünkü onlar, bahçelerini “kesin” (= hiçbir istisnâya mahal vermeden) devşireceklerini düşünmüşler ve hiçbir yoksulu bahçenize yaklaştırmayın, demişler; ‘aklı başındaki adamı’ (= ‘vasat’! olan adamı = evsatuhüm) da dinlememişler, kendilerine (= kendi akıllarına) çook güvenmişler, (o adam onlara : Rabbinizi tesbih edin, demişti; onu dinlemediler); Allah da onların bahçelerini kessarîme (= simsiyah küle) çevirmişti. Herkes, buradaki amelleri (yaptıkları) ile, yarın devşireceği bir bahçe yapıyor. Yarın (?!), bu bahçenin devşirilme/hasat mevsimi gelecek. Kiminin hasadı iyi; kimininki kötü olacak. Kimse, kendi amellerine (yaptıklarına) güvenerek iş yapmasın; “istisnâları”! hesaba katsın; hiiç beklemediğ...