Kayıtlar

BUGÜNÜN "LÂ"SI

Çakışma Kaderdir, Ayrım Kazançtır : Çağdaş “Lâ”nın Anatomisi 1. Giriş : Meselenin Zemini Ekonomimiz (= midemiz) hangi sermaye ile besleniyorsa, duygularımız ve aklımız - dolayısıyla kültürümüz - de büyük ölçüde o sermaye ile beslenir. Bugün küresel sermaye yalnızca üretim ve tüketimi değil; zamanı, dili, dikkati ve arzuyu da düzenlemektedir. Bu durumu hesaba katmadan söylenen her red ve kabul, kaçınılmaz olarak âfâkî ve sözde kalır. Bu çağın “lâ ve illâ”sı, tam da bu zeminde yeniden düşünülmek zorundadır. 2. Klasik “lâ” ve Bugünkü Tıkanma Klasik “lâ”; açık bir reddiye, görünür bir kopuş ve net bir sınırdı. Bu mümkün olabiliyordu; çünkü mekân, zaman ve rızık, büyük ölçüde ayrıştırılabilirdi. Bugün, mekân ortaktır, zaman senkronizedir, rızık zincirlenmiştir. Bu şartlar altında mutlak kopuş iddiası çoğu zaman söylemsel kalmakta, hayatta karşılık bulamamaktadır. 3. Çakışma Neden Kaderdir?!. Aynı pazardan besleniyor, aynı ekranlara bakıyor, aynı saatle yaşıyoruz. Bu çakışma bir ahlâkî ...

NÛR-DUMAN-ZULÜMÂT ONTOLOJİSİ

İnsan, Şeytan, Melekler ve Nûr - Duman Ontolojisi : Dinî ve Kozmik Perspektif Bu metin; Kur’anî referanslar ve klasik varlık mertebeleri üzerinden, nûr-duman ekseninde bir ontoloji ve kozmoloji sunar. Amaç; “yoktan var etme” (ibdâ), başlangıç (mebde) ve tecelli prensiplerini modern fiziğin “ alan ” ve “ entropi ” kavramlarıyla birleştirerek bütüncül bir varlık tablosu inşâ etmektir. 1. Mebde' : Nûrî Yaratılış ve İbdâ (Kur’an 24/35, 2/30) Her şeyin ilkesi (mebde'), nûrî bir öze dayanır. Varlık, mutlak yokluğun değil, ilâhî iradenin “ibdâ” (örneksiz ve yoktan var etme) sırrıyla vücud sahasına çıkarılmıştır. Kuantum Karşılığı : Kuantum fiziğindeki Vakum Dalgalanmaları, hiçbir şeyin olmadığı bir “ boşluktan ” potansiyelin parçacık olarak fışkırması gibi, ibdâ sırrını somutlaştırır. Nûr, tüm varlığın üzerinde titreştiği temel bir “ Varlık Alanı” (Quantum Field) olarak bu mebde’yi temsil eder. 2. Tecelli : Ontik Fenomenoloji ve Yoğunluk Dereceleri Nûr, tek bir kaynaktan gelse de tece...

NAMAZ VE HAYAT

Hayatın Namaz, Namazın Hayat Olması  Varlık, bir “Hamd” beyanıyla başlar ve bir “canlılık” (= tahiyyât) iadesiyle kemâle erer. Fâtiha ile ilân edilen mutlak mülkiyet, kulun şahsi serüveninde namaz ile bir “ yaşantı ” halini alır. 1. Başlangıç Noktası : Hamdin Hakikati Elhamdü li’llâhi Rabbi’l-âlemîn ifadesi, hamdin bir fiil olmaktan önce bir hakikat olduğunu beyan eder. Hamd, varlığın ve düzenin yegâne kaynağına âidiyetin ilanıdır. Âlemi Allah’tan başka kimse terbiye edemeyeceği için, tam hamd zaten yalnızca O’na aittir. Bu, hamdin Allah’a nispet edilmesi değil; hamdin zaten O’na ait olduğunun bildirilmesidir. 2. Secde: Manevî Ölümden Dirilişe Namazın iç ritmi bu hakikati bedene yazdırır. Secde; benliğin, iddianın ve ayakta durma kudretinin çöküşü, yani manevî ölümdür. Secdeden doğrulup oturuş ise kendinden değil, ihsan edilmiş bir dirilikle canlanmadır. Kul bu noktada şunu idrak eder : Ben yaşadığım için diri değilim; diri kılındığım için yaşıyorum. İşte bu idrak, bizi o büyük me...

HAMD VE TAHİYYÂT

Hamd ve Tahiyyât (Fâtihâ 2.; Tahıyyât ve Zümer Son Âyetteki Üç lî’nin = İçin’in Analizi) 1. Başlangıç Noktası : Fâtiha ve Hamdin Hakikati Elhamdü li’llâhi Rabbi’l-âlemîn ifadesi, hamdin bir fiil olmaktan önce bir hakikat olduğunu beyan eder. Ancak burada söz konusu olan, hamdin Allah’tan bağımsız müstakil bir varlık olması değil; varlığın, kemâlin ve Rab oluşun zorunlu neticesi olarak hamdin yalnızca O’na ait oluşudur. Hamd, sadece bir övgü edimi değil; varlığın, düzenin ve anlamın yegâne kaynağına âidiyetin ilanıdır. Burada üç temel kavram iç içedir : Hamd, Rab ve Âlem. Hamd : Eksikten doğmayan, Tam Olan’a ait olan övgü, Rab : Varlığı var eden, sürdüren ve terbiye eden, Âlem : Kendi başına ne var olabilen ne de ayakta kalabilen çokluk. Âlemi Allah’tan başka kimse terbiye edemeyeceği için, tam hamd yalnızca Allah’a aittir. Bu, hamdin Allah’a nispet edilmesi değil; hamdin zaten O’na ait olduğunun bildirilmesidir. 2. Hamd Eden Kim?!. Zümer Sûresi’nin Sonu Zümer sûresinin son âyetind...

İÇİN

İÇİN Epistemik, Felsefî, Sosyal ve Teolojik Bir Anlama Çabası 1. Dil ve Anlam İçin, küçük bir kelime ama anlam yükü ağırdır. Türkçedeki için, İngilizcede for, Arapçada li ile akrabadır. Yönelim bildirir : Bir fiilin ney(e) doğru, kimin adına, hangi maksatla yapıldığını gösterir. Sebep ve sonuç ilişkisi kurar : Sular kesildiği için yüzümü yıkayamadım, örneğinde hem sebep hem sonuç ortadadır. Bu kullanım, niçine (= ne içine) benzer. Değer ölçüsü sağlar : Bunun benim için önemi yok, dediğimizde, “için” bir kıymet terazisi olur. Niyet ve referans bağını gösterir : Namaz Allah için kılınır, örneğinde fiil, hakikaten muhatabına yönelir. Kısacası dilde “için”, sadece sebep veya amaç değil; niyetin, değer ölçüsünün ve yönelimin de taşıyıcısıdır. 2. Sosyal ve Psikolojik Boyut İnsan, çoğu zaman yaptığı fiilleri başkalarının gözüne hoş görünmek için yapar: Aile, toplum, millet veya çoğunluğun/toplumun etkisiyle. Çoğumuz anamız-babamız yaptığı için yapıyor, inandığı için inanıyoruz. Demokraside ç...

SANA EMREDİLENİ YAP!.

"Sana Emredileni Yap!." : Aracıları Devre Dışı Bırakma İsmail’in cevabındaki en çarpıcı yön, özneyi doğru tayin etmesidir. Eğer "Beni kes baba" deseydi, bu bir ailevi trajedi veya babaya duyulan patolojik bir bağlılık olabilirdi. Ancak İsmâil :"Sana emredileni yap" diyerek babasını bir fail olarak değil, bir elçi olarak gördüğünü kanıtlıyor. Bu, rızanın kişiye değil, Hakikate verildiğinin resmidir. Travma ve Terbiye Modern pedagoji çerçevesinden bakıldığında "kurban" kavramı tek başına ürkütücü görünebilir. Ancak metindeki "Bak bakalım, sen ne düşünüyorsun?!." sorusu, İslâm düşüncesindeki "istişare" ve "hür irade" kavramlarının kökenidir. Dayatma, iradeyi yok sayar, travma üretir. Teklif, iradeyi onurlandırır, şahsiyet inşa eder. İsmâil, bu soruyla bir nesne olmaktan çıkıp, o büyük imtihanın ortağı haline gelmiştir. İzzet ve Teslimiyet Dengesi Teslimiyet genellikle "boyun eğmek" gibi zayıf bir eylemle karış...

BİLGİ ÇEŞİTLERİ

Bilgi Çeşitleri 1. Aklî Bilgi Aklî bilgi; bilimsel ve felsefî türleriyle, aklın faaliyetiyle üretilen bilgidir. Pozitif bilimler daha çok somut ve deneysel alanı konu edinir; sosyal bilimler insanî ve toplumsal olanı inceler; felsefe ise çoğu zaman soyut ve kavramsal düzlemde hareket eder. Üçü de yöntem ve dayanakları farklı olsa da, akla yaslanır. Bu bilgi türünde referans akıldır; yani bilenin kendisi. Bu nedenle aklî bilgi ile fenomenoloji yapılabilir : insan, tecrübesini ve bilincini konu edinir. Ancak bu çerçevede teoloji yapılamaz; çünkü fenomenolojik bilgi, bir bilen olarak insanı aşamaz. 2. Sezgi (Hads) Sezgi ya da hads, aklî bir muhakeme süreci olmaksızın içe doğan bilgidir. Çoğu zaman ânlıktır ve kendi başına bırakıldığında başka bilgilerle bağ kurmaz; bu yüzden sistematik, düzenli ve organize bir yapı üretmez. Ancak sezgi, şuhûdî bilgiye açıldığında dağınık olmaktan çıkar; işaret hâline gelir. Yani sezgi, tek başına nihai değil; fakat doğru bir yöne bağlandığında kapı aralay...

İMAN SIÇRAMASININ SESSİZ ZİRVESİ : İSMÂİL

İman Sıçramasının Sessiz Zirvesi : İsmail İbrahim kıssasında çoğu zaman gözden kaçan ama iman ahlâkını tamamlayan asıl düğüm, İsmail’in verdiği cevaptır : “Yâ ebeti’f‘al mâ tu’mer.” = Babacığım, sana emredileni yap. Bu söz, kör bir teslimiyet değil; ne babaya ne geleneğe ne de çıplak otoriteye boyun eğiştir. Bu, emrin Allah’tan geldiğini idrak etmiş bir bilincin, iradesini özgürce Hak’ka bağlamasıdır. İsmail burada kurban edilen bir nesne değil; rızasıyla tevhidin öznesi olan bir şahsiyettir. Dolayısıyla iman sıçraması, sadece İbrahim’in aklı aşan sadakati değil; İsmail’in korkuyu aşan rızasıyla da tamamlanır. Biri emri yüklenir, diğeri emaneti kabul eder. Böylece iman, tek yönlü bir fedakârlık değil; iki iradenin Allah’ta buluştuğu izzetli bir teslimiyet hâline gelir. Bu yönüyle İsmail’in rızası, imanın otoriter bir dayatma değil; özgürleştirici bir hakikat bağı olduğunu ilan eder. Zira rızanın olmadığı yerde ibadet değil, tahakküm; iman değil, travma üretilir. Şunu gönül rahatlığıyla...

İMAN SIÇRAMASI - II

Izzetli Bir Benliğin İnşası Kierkegaard’ın Hz. İbrahim üzerinden anlattığı “iman sıçraması”, sadece rasyonel bir kopuş değil; bilimin ‘nasıl’ından ilmin ‘niçin’ine, oradan da imanın mutlak ‘O’suna doğru gerçekleşen dikey bir yükseliştir. Bu sıçrama, bir boşluğa düşüş değil, aksine değerler hiyerarşisinin en başına ‘ eşeddü hubben lillah’ = Allah’a olan şiddetli sevginin hakikatine yükseliştir. Sahte Güçten Hakiki Kudrete Modern insanın trajedisi olan kibir, enâniyet ve müstağnîlik (= kendini kendine yeter görme), aslında insanı en zayıf ve en korkak kılan prangalardır. İman, yaygın kanaatin aksine, bendeki benliği öldüren bir ‘hiçlik makamı’ değil; aksine benliği sahte ilâhlardan arındırıp Allah’ın kudretiyle tahkim eden bir güçlenme sürecidir. Samimi bir Mü’min ‘ben’ demez, ‘O = Hû’ der; ancak bu ‘O’ deyişin içinde, iradesini Külli İrade’ye eklemlemiş, karakteri çelikleşmiş bir ‘ben’ de saklıdır. ‘Lâ’dan ‘İllâ’ya : Özgürlük Manifestosu Bu güçlenişin formülü, “lâ havle ve lâ quvvete ...

İMAN SIÇRAMASI

Kierkegaard, ‘Korku ve Titreme’ adlı kitabında Hz. İbrâhîm’i “iman şövalyesi” olarak niteler. Hz. İbrâhîm, oğlu İsmal’i (veya İshâk’ı) kurban edeceği zaman hem korkar hem de titrer, ama “iman sıçraması” yaparak vazgeçmez; ama “iman sıçramasının” nasıl bişey, nasıl bi hâl olduğunu açıklamaz. Belki de bu hâl, açıklanamayan bir hâldir. Ben bu hâli, kendimce açıklamayı deneyeceğim. Bişeyin doğru olduğunu bilmenin yolu : Bilim (= bilgi), ilim ve imanla olur. Bilgi (= bilim), olgu ve olaylarla; ilim, değerlerle iş görür. Bilgi (= bilim), nasıla; ilim, niçine cevap arar. Böyle bir hâl için, bilimden ilme, ilimden imana “sıçrayış” şart. Bilim adamı çok; ilim adamı az; iman adamı “yok gibi”!. Bu “sıçrama” olmadan (en) değerli olandan, EN DEĞERLİ OLAN için vazgeçilemez.  İman, değerler hiyerarşinin en başına O’nu koymaktır. = “... eşeddü hubben lillah.” (2/165.)

TAKVÂ = TAQVÂ

Takvâ Nedir?!. Genelde “haramlardan sakınmak” diye bilinir ama bu, takvânın en dış kabuğudur. Takvâ, kökü itibariyle korunmak, gözetmek, hassasiyet göstermek demek.  Takvâ = Allah’la ilişkiyi zedeleyecek her şeye karşı içsel teyakkuz hâli. Bu yüzden takvâ, sadece yapmamak değil, nasıl yaptığını, niyetini, etkisini gözetmektir. Takvâ korku mu?!. Bence hayır. Takvâ, cehennem korkusundan ziyade emaneti zedeleme korkusudur. Sevenin incitmekten çekinmesi gibi. Günah işlemediği hâlde titreyen insan takvâ ehlidir; günah işleyip “nasıl olsa affolur” diyen değil. Takvâ-Ahlâk ilişkisi Takvâ, ahlâkın Allah’la bağlantılı hâlidir. Ahlâk “insana zarar vermemek”se, takvâ “insana zarar vermenin Allah’la arayı bozduğunu bilmek”tir. Bu yüzden takvâsız ahlâk, kırılgan; ahlâksız takvâ iddiası tehlikelidir. Bence takvânın en zor yeri  gizli alanlardadır : Güç varken ezmemek. Haklıyken incitmemek. Bilgi varken tahakküm kurmamak. “Ben haklıyım” cümlesini yutabilmek... Kur’an’ın “ Allah katında en üs...

MODERN EĞİTİM VE MATERYALİZM

Modern Eğitim, Materyalizm ve Yaratılmışlık Bugün birçok genç, modern eğitimle birlikte her şeyi maddeyle açıklayan bir bakış açısı ile tanışıyor. Materyalist maddeciler diyor ki : “Her şeyin aslı madde.” Bu bakış, dünyayı bilimsel olarak anlamamıza katkı sağlıyor; ama ontolojik soruları, yani “varlığın kökeni” veya “neyden yaratıldık” sorularını yanıtlamıyor. Burada bir tuzak var : Eğer her şey maddeyse, maddeyi (de) kim yarattı?!. Eğer maddeyi yaratan maddeyse, onu da kim yarattı?!. Bu zincir sonsuz bir teselsül, yani çıkmaz bir sokak. Bu yüzden materyalist madde, kendi içinde bir tür “ geçici Tanrı ” gibi görünür, ama köken sorusunu açıklayamaz. Lavoisier der ki : “Varlık kendi başına yok olmaz ve yokluktan ortaya çıkmaz.” Bu bilimsel ilke, fiziksel süreçleri kapsar; metafizik bir ontoloji ile şekilsel benzerlik taşıyabilir ama bağlam olarak farklıdır. Varoluş, yaratılmışlık ve ontolojik köken bu sınırlardan ötedir. Modern eğitim, varoluşun ontolojik kökenini bilimsel benzetmelerle ...

ORUÇ & ZEKÂT

Oruç, Zekât ve Nefs Terbiyesi Oruç, sadece karnı aç bırakmak değildir; helâli bile terk etmektir. Rabbimiz : “ Oruç Benim içindir” der. Bu, açlığın ve arzunun da bir ibâdet haline dönüştüğünü, kulun artık sadece Rabbine yöneldiğini gösterir. Açlık, bilgi değil, şahitliktir ; açlık, kalpteki taşkınlığı keser. Zekât ise, açlığın şahitliğini ekonomik sorumluluğa dönüştürür. Mal helâl kazanılmıştır, ama zekât, malı Allah’a iâde eder. Oruç bedende/bedenle, zekât elde/elledir; biri nefsin tüketimini, diğeri sermayenin birikimini sınırlar. Oruç ve zekât, tek bir hakikatin iki yüzüdür : Îsâr . Tokken vermek kolaydır; açken vermek ise nefsin “ben” dediği noktayı aşabilmektir. Sevdiği şeyden vermek, zekâtın ruhudur; sadece artıklar değil, değerli olan paylaşılır. Bu yüzden Kur’ân der ki : “ Kendiniz için razı olmayacağınız şeyleri vermeye kalkmayın.” (2/267.) Açken verilen, nefsi çoğaltır; tokken verilen, malı azaltır. Bu ibâdetler, aynı zamanda açgözlülüğün tedavisidir . Açlığı bilen insan, ...

HACC

HACC : “ALTERNATİF”! BİR OKUMA  Giriş : Hacc İbâdet mi, Yük mü?!. Hacc, sadece yapılması gereken bir ibadet değil; taşınması gereken bir yüktür . Bu yük, bedeni yoran bir meşakkat olduğu kadar, kalbi yakan bir sorumluluktur. Takvâ da tam burada başlar: rahatlatan değil, rahatsız eden bir bilinç olarak. 1. Takvâ : Yük ama Mübarek Bir Yük Takvâ, kişiye yük olur. Çünkü takvâ; Görüp de susmamayı, Bildiğiyle yaşamayı, Menfaatle arasına mesafe koymayı gerektirir. Bu yük, insanı çökerten değil; insanı ayakta tutan bir yüktür . Efendimiz (s.a.v.) risâlet öncesinde bu yükü almış, olup biteni görmüş ve kalbi yanmıştır . Bu yanış, kutsal ve mübarek bir derttir. Bu dert yoksa, takvâ da yoktur. 2. Hira : Konforun Bittiği Yer Hira bir inziva merkezi değildir. Orası, dar, sert, ulaşılması zor bir mekândır. Orada konfor olmaz. Bu fizikî gerçek, bize şunu söyler : Takvâ, konforlu mekânlarda filizlenmez. Efendimiz (s.a.v.) Hira’ya rahatlamak için değil, kalbinin yükünü taşıyabilmek için çıkmıştır. T...

NAMAZIN RUHU

Namazın Ruhu : “Rahatsız Eden”! İbadet Bugün ibâdetler kimseyi rahatsız etmiyor. Çünkü rahatsız etmeyen ibâdet, kolayca sisteme eklemlenen ibâdettir. Özellikle namaz, hayatı rahatsız etmiyor. Şekil yerinde, ritüel tamam; fakat ruh geri çekilmiş durumda. Kimse namaz kılanı engellemiyor; çünkü o namaz, ne zulmü durduruyor ne fahşâyı engelliyor ne de insanın yerini sarsıyor. Kur’ân’ın “erayte’l-lezî yenhâ; abden izâ sallâ” (Alak, 9-10) dediği itiraz noktası bugün neredeyse görünmez oldu. Oysa Kur’ân, namazı tarif ederken onu nötr bir ritüel olarak bırakmaz : “İnne’s-salâte tenhâ ani’l-fahşâi ve’l-munker.” (29/45) Bu cümle bir övgü değil, bir ölçüdür. Namaz, fahşâdan ve münkerden alıkoymuyorsa; orada şekil vardır ama namaz yoktur. Âyet, “namaz kılanlar böyledir” demiyor; “namaz böyledir” diyor. Yani sonuç üretmeyen bir fiil, ismini taşımaya devam etse bile hakikatini kaybetmiştir. Bu yüzden Maûn Sûresi sarsıcıdır : “Yazıklar olsun o namaz kılanlara…” Kur’ân burada namazı değil, namazın ...

ÇAĞI TANIMAK VE AŞMAK

Çağı Tanımak ve Aşmak Çağı tanımak bilgi ile; çağı aşmak ise yanma ile olur. Bu yazı, bu iki fiil arasındaki farkı ve zorunlu ilişkiyi açımlamayı amaçlıyor. 1. Gösteri Çağında Tanımak İçinde yaşadığımız çağ, bir gösteri/gösteriş çağıdır. Bu gösteri, artık gerçeklik üzerinden değil; imaj, simülasyon ve simülakrlar üzerinden kurulmaktadır. Varlık, olduğu gibi değil; “mış gibi” sunulmakta, “mış gibi” kabul edilmektedir. Bu çağda tanıma, bilgi yoluyla gerçekleşir; fakat bu bilgi çoğu zaman bağlamından kopmuş, hayata ve bedene inmemiş bir bilgidir. Bu yüzden soğuktur, mesafelidir ve duygulara temas etmez; gerçekliği, yokmuş gibi görünür. Burada sorun bilginin kendisi değil; bilginin yerinden edilmesidir. 2. Bilgi - His - Kalp - Fuâd Gerçek bilme, sadece tarif etmek değildir; aynı zamanda hissetmektir. Hissetmek, duygulara temas etmektir. İnsanî tecrübe şu hat üzerinde ilerler : Akıl anlatır, tarif eder. Duygu sarsar. Kalp döner. (inkılâb eder.) Fuâd yanar. Bizim çağımızın bilgisi, çoğu zam...

GÜN = GECE-GÜNDÜZ

İddianın Ahlâkı ve Zamanın Işığı 1. Zamanı Işıkla Okumak Tarihi çoğu zaman ilerleme-gerileme çizgisiyle okuruz. Oysa ahlâk, çizgisel değil; ışıkla okunur. Öğle vakti başka bir şey söyler, gece başka. Işık arttıkça gölge kısalır; ışık azaldıkça gölge uzar. İnsan tipleri de böyledir. Bu yazı, dört figür üzerinden zamanın ışığını tartışır : Peygamber, Âlim, Ruhban ve Modern Söyleyici (Yazar/Filozof/YZ). 2. Peygamber : Öğle Vakti Peygamber, bilginin eylemle çakıştığı noktadır. Söylediği ile yaşadığı arasında mesafe yoktur. Bu yüzden gölgesi kısa, iddiası büyüktür; çünkü bedeli de büyüktür. Bu hâl, istisnaîdir . Tarihte parlayıp çekilir. Süreklileştirilemez; taklit edilebilir ama yeniden üretilemez. Öğle vakti, kalıcı değildir. 3. Âlim : İkindi Âlim, bilgiyi taşır; yaşamaya niyet eder ama çelişkiyle yürür. Işık vardır; kırılmaya başlamıştır. Te’vil çoğalır, söz artar, gölge uzar. Burada ahlâk hâlâ mümkündür; fakat emek ister. İddia sürer, ama dikkat ister. İkindi, hem bereketli hem tehlik...

KURTARICI BEKLENTİSİ

Kurtarıcı Beklentisi : En Konforlu Put 1. Bugün Putlar Neden Taştan Değildir?!. Put denince akla hâlâ taş, heykel ya da sembol gelir. Oysa tarihte en işlevsel putlar soyut olanlardır . Çünkü soyut putlar kırılmaz; sorgulanmaz; içselleştirilir. Kurtarıcı beklentisi, bu tür putların en konforlusudur. Bu putun önünde secde edilmez; beklenir . Ve beklemek, çoğu zaman itaatten daha kolaydır. 2 . Kurtarıcı Fikri Nasıl Doğar?!. Kurtarıcı fikri, umut bolluğundan değil; ahlâk yorgunluğundan doğar . İnsan uzun süre bedel ödeyince, şu cümle içten içe filizlenir : “Artık biri gelsin, bizi kurtarsın.” Bu cümle masum görünür. Ama içinde gizli bir vazgeçiş vardır : Yürümekten vazgeçiş, sorumluluktan vazgeçiş, riskten vazgeçiş. 3. Mesihçilik : Beklemenin Teolojisi Mesih inancı, tarih boyunca farklı dinlerde benzer işlev görmüştür : Adâleti geleceğe ertelemek.  Bugünün zulmünü tahammül edilebilir kılmak. İnsanları seyirciye dönüştürmek. Bu yüzden Mesihçilik, bir inançtan çok bir zaman politikasıdır...

DEVLET - GANİMET İLİŞKİSİ

DEVLET - GANİMET İLİŞKİSİ :  Hizmetten pay kapmaya geçişin hikâyesi Ganimet Nedir, Aslında Ne Değildir?!. Ganimet, klasik anlamda savaş sonrası elde edilen hukuku, sınırı ve paylaşım ilkesi olan geçici bir kazançtır ama çok önemli bir şartla : Ganimet, bir amaç değil sonuçtur. Yani önce görev, bedel ve risk; sonra da nasipse, pay. Savaş Ganimeti İçin Yarışanlar Kimlerdi?!. Savaş ganimeti için yarışanlar, hayatını ortaya koyarlardı; ölümü göze alırlardı; kaybetme ihtimalini bilirlerdi. Ve şunu da bilirlerdi : Ganimet garanti değildir. Üstelik, ganimet paylaşımı bireysel keyfe bırakılmazdı; belli bir hakka ve kurala göre dağıtılırdı. Güçlü zayıfı silemezdi. Ganimet dağıtımının bile bir ahlâkı vardı. İktidar Ne Zaman Ganimete Döndü?!. İktidar, emanet olmaktan çıkıp paylaşılacak bir fırsat olarak görülmeye başlandığında… 650’den sonra. Devlet → ganimet. Makam → pay. Yetki → servet ve statü haline geldi. Artık iktidar için yarışmak, ganimet için yarışmaktan farksızdı. Burada risk ve bed...

NEDEN BAŞARISIZ OLDUK?!.

NEDEN BAŞARISIZ OLDUK?!. Önce en sert ama en doğru cümleyi koyalım : Çünkü Allah’ın ölçüsüyle değil, meseleye çağdaş Mekke’nin başarı kriterleriyle/ölçüleriyle baktık. Bu yüzden daha baştan yanlış tarttık. I. Başarıyı Yanlış Yerden Tanımladık Biz neyi “başarı” sandık?!. Kalabalık olmayı. Görünür olmayı. Kurumlaşmayı. Güce yaklaşmayı. Sistemde yer edinmeyi. Oysa Kur’ân’da başarı, istikâmet üzere kalabilmekti. Biz sonuçlara baktık, Allah sadakate bakıyordu. II. Kulluğu Araçsallaştırdık Bu, en can acıtan yer. Dini, daha etkili olmak için kullandık; ahlâkı kazanmak için esnettik. Yani, kulluğu, sonuç üretme makinesine bağladık. Bu, kulluğu kulluk olmaktan çıkarır; proje yapar. III. Mekke ile Mesafeyi Korumadık Güçle konuşabiliriz sandık. Parayla daha çok hayır yaparız dedik. Medyayla hakikati yayarız zannettik. Ama Mekke’nin bir kuralı vardır : Sana alan açar, ama dilini alır. Biz alanı kazandık ama sözümüzü kaybettik. IV. Azlığı Taşıyamadık Biz az kalmayı ahlâk olarak değil, geçici bir ta...

BUGÜNÜN HİCRETİ

BUGÜN HİCRET, FİİLÎ Mİ, SEMBOLİK Mİ?!. Bugün hicret, mekânsal değil; ahlâkî, iktisadî ve zihinsel bir kopuştur. Ama bu “sadece içsel” demek de değildir. Üç katmanı var : Zihinsel Hicret (En Temel Olan) Başarı ölçüsünü değiştirmekle; gücü değil, hakkı referans almakla; herkes böyle yapıyor’dan kopmakla olur. Mekke, önce zihinde terk edilir. Zihin hicret etmezse. Ev değişir, şehir değişir ama Mekke, olduğunu gibi taşınır. İktisadî Hicret (En Acıtan) Borçla itaat üretmemekle, daha az kazanmayı, kirlenmeye tercih etmekle; rızkım buraya bağlı yalanını reddetmekle olur. Bu yüzden ilk muhacirler evlerini-barklarını ve mallarını bıraktılar. Bugünün hicretinin bedeli de çoğu zaman gelir kaybıdır. Mekânsal Hicret (Hâlâ mümkün, ama herkes için değil) Bu hicret, fizikî olarak uzaklaşmakla; daha küçük, daha sade, daha az görünür yaşamakla olur. Ama bu, herkese farz değildir; kaçışa da dönüşebilir. Asıl ölçü şudur : Gittiğin yerde yeni bir Mekke veya Medine’yi kurabiliyor musun?!. Pekiî ya çocuklar!...

MEKKE’DE AMA MEKKE’Lİ DEĞİL

MEKKE’DE KALIP MEKKE’YE AİT OLMAMAK MÜMKÜN MÜ?!. Kısa cevap : Evet. Uzun cevap : Bedeli ağırdır. (Not : Buradaki Mekke, 630 öncesi Mekke.) I. Peygamberî Model : Mekke’de Kalmak ama Mekke Olmamak Efendimiz (sav) Mekke’de yaşadı, Mekke’nin diliyle konuştu, Mekke’nin ticaretini bildi, Mekke’nin akrabalık ağının içindeydi ama Mekke’nin ölçülerini içselleştirmedi. Yani, serveti değer ölçüsü yapmadı, gücü haklılıkla karıştırmadı, çoğunluğu hakem olarak kabul etmedi. Bu, en zor ahlâktır. II. Mekke’ye Ait Olmak Ne Demek?!. Bugün Mekke’ye ait olmak şudur : Sistemin sunduğu güvenli yalanla yaşamak. Konforu korumak için hakikati ertelemek. “Şimdi sırası değil” diyerek susmayı normalleştirmek. Güçle arayı iyi tutmayı hikmet saymak. Bu, oligarşik Mekke ahlâkıdır. III. Mekke’de Kalıp Mekke’ye Ait Olmayanlar Kimlerdir?!. Yalnız kalmayı göze alanlar; mal biriktirmeyi reddedenler; dini, iktidarla barıştırmayanlar; bunlar çağın Ebû Zer’leridir. Tarih onları “aşırı” diye yazar ama Kur’ân onları şahit diy...

KULLUK

KULLUK; PASİFLİK Mİ, YOKSA EN DERİN SİYASET Mİ?!. Net cümleyi başa koyalım : Kulluk, siyasetten kaçış değil; siyasetin en derin, en tehlikeli ve en bedelli hâlidir. Ama bu siyaset, iktidar siyaseti, sonuç siyaseti ve çoğunluk siyaseti değildir. I. Pasiflik Nerede Başlar?!. Gücü ve sonucu kutsadığında. “Şartlar böyle” diyerek susmayı meşrulaştırdığında. Korkuyu hikmete, korkaklığı tedbire çevirdiğinde. Sistemin izin verdiği kadar itiraz eden herkes, pasiftir. Bu, 630 öncesi Mekke ahlâkıdır. II. Kulluk Siyaseti Nedir?!. Sonucu Allah’a bırakıp sözü geri çekmemek. Bedeli bilerek hakikatten vazgeçmemek. Kazanma ihtimali zayıf olsa bile şahitlikten kaçmamak. Bu yüzden Kur’ân şöyle der : “Ey iman edenler! kendi aleyhinize bile olsa adâleti ayakta tutun …” Bu, aktif bir siyasettir; ama iktidar siyaseti değil, istikâmet siyasetidir. III. Peygamberî Ölçü : Tebliğ - Tebyin - Şâhitlik Peygamberlerin üç görevi vardır : Tebliğ = Sözü ulaştırmak. Tebyin = Karartılanı açmak, sözü çarpıtmamak. Şahitlik...