Kayıtlar

ŞİMDİ Mİ?! (ÈL’ÈNE?!)

ŞİMDİ Mİ?! (ÈL’ÈNE?!) 1. İllüzyon : “Son Nefes” Piyangosu Dînî hayatı ve sorumlulukları ömrün geneline yaymak yerine tek bir anlık eyleme indirgemek, inancın nedensellik ilkelerine ve eylemsel yapısına aykırıdır. Son nefesteki tutum, anlık bir tesadüf veya şans değil; zihnin, kalbin ve bedenin bir ömür boyu sürdürdüğü pratiklerin doğal bir neticesidir. İnsanın bilinç düzeyi baskı ve kriz anında otomatik pilota geçer; ömür neyle yoğrulmuşsa, o son tünelde/nefeste dışarı sızan da o olur. 2. Sözün Yozlaşması : Biçimsel İndirgemecilik ve Literal Okuma   “Lâ ilâhe illâllah de ve kurtul.” hadisini tarihsel bağlamından koparıp sırf lafzî bir düzeye indirgemek, dini dönüştürücü gücünden soyutlar. Mekke toplumunda bu sözü söylemek; mevcut oligarşik düzeni, sömürüyü, kibir ve hiyerarşiyi reddederek yeni bir yaşama geçmek, yani köklü bir paradigma değişimini kabul etmek demekti. Sözü amelden, ahlâktan ve adâletten koparıp dudak hareketine indirgemek, insanı edilgenleştirir ve biçimsel bir sığ...

EZAN BİZE NE DER?!

EZAN BİZE NE DER, VE BU RUH NEDEN KAYBOLDU?! Her gün minarelerden yükselen, şehirlerin sokaklarında çınlayan ve kulaklarımızın içinden geçip giden o ses, aslında ne söyler?! Bugün ezan; kimileri için estetik bir makam dinletisi, kimileri için hayatın akışına verilen kısa bir saygı molası, kimileri içinse sadece namaz vaktini bildiren mekanik bir saat gongudur. Oysa o ses, bir arka plan melodisi değildir. O ses, insanlık tarihinin gördüğü en sarsıcı, en radikal ve en özgürleştirici varoluş manifestosudur. Pekiî, ezan aslında bize ne der?!. Kelimelerin arkasına saklanan o devrimci etimoloji bize hangi “ gizli ” maddeleri haykırır?!. Ezan Gerçek Bir Manifesto 1. Madde : “Allah-u Ekber!” (Anti-Otoriter Başkaldırı) Bu cümle, yeryüzünün tüm sahte ilâhlarına, diktatörlerine, para babalarına, insanı köleleştiren sistemlerine ve kibirli egolara karşı çekilmiş bir resttir. “ Sizin kurduğunuz sistemler, gücünüz ve baskınız ne kadar büyük görünürse görünsün; en büyük Allah’tır ve ben O’ndan başka...

KİTÂBÎ HAKİKAT, CANLI HİTÂB

KİTÂBÎ HAKİKAT, TARİHSEL ANLAYIŞ VE CANLI HİTÂB Bir kavramı anlamaya çalışırken önce şu soruyu sormamız gerekir : Neyi değişmez kabul ediyoruz; neyin değişebileceğini düşünüyoruz?! Bu soru özellikle Kur’an’ın kavramları söz konusu olduğunda önemlidir. Çünkü Kur’an’ın bildirdiği hakikat ile insanların bu hakikati tarih boyunca anlama, yorumlama ve hayata geçirme biçimleri aynı şey değildir. Burada birbirinden ayrılması gereken en az üç düzey vardır : Kitâbî hakikat, tarihsel anlayış ve canlı Hitâb. KİTÂBÎ HAKİKAT Kur’an’ın bildirdiği temel hakikatler, yalnızca belirli bir toplumun, belirli bir dönemin veya belirli bir kültürün ürünü değildir. Tevhîd, şirk, iman, küfür, adâlet, zulüm, kulluk, hidayet, sapma gibi temel kavramlar; insanın Allah, hakikat ve kendi varlığı karşısındaki konumunu belirleyen Kitâbî ölçülerdir. Bunların tarih içinde farklı biçimlerde anlaşılması, kendilerinin tarihsel ve göreli olduğu anlamına gelmez. Mutlak olan ölçüdür; değişken olan ise ölçünün tarih içindeki ...

MÜ’MİNİM DİYENLERİN DÜNYASI

MÜ’MİNİM DİYENLERİN DÜNYASI : İMANDAN GÜVENE Bir insan kendisine “Mü’minim” diyorsa, bu söz yalnızca neye inandığını değil, nasıl bir insan olduğunu da anlatmalıdır. Çünkü “Mü’min” kelimesi ile “iman”, “emîn” ve “emniyet” aynı kökten gelir: EMN/ أ م ن. Öyleyse soruyu biraz farklı soralım : Mü’minim diyorum; pekiî benim elimden ve dilimden insanlar emin mi?! Bu soru, bizi imanımızın yalnızca zihnimizdeki yerine değil, hayatımızdaki yerine bakmaya da zorlar. MÜ’MİN NE DEMEKTİR?! Mü’min, Allah’a iman eden kişidir. İman, yalnızca “inanıyorum” demekten ibaretse, kelimenin köküyle hayat arasındaki bağ kopmuş olur. İman, Allah’a güvenmek, güven duymak, yönelmek, teslim olmak ve bunun gereğini yapmak demektir. Bunun insan ilişkilerindeki görünür karşılığı ise emniyettir. İman, Allah’a güven ve teslimiyet ise; emniyet, bu imanın insan ilişkilerindeki görünür hâlidir. Bu yüzden Mü’minin yalnızca Allah’a güvenen insan olması yetmez. Onun hayatında başkalarının da kendisinden emin olabilmesi gerek...

SALÂT

SALÂT : NÛR’UN SÜREKLİ İNŞÂSI Kur’ân’ın inşâ etmek istediği insan, bir defa hakikati görüp sonra kendi hâline bırakılan bir varlık değildir. İnsan, unutabilen, yanılabilen, gaflete düşebilen ve yönünü kaybedebilen bir varlıktır. Bu sebeple onun Rabbiyle olan irtibatının sürekli canlı tutulması gerekir. İşte salât, bu sürekliliğin en büyük vesilesidir. Kur’ân’da salât, yalnızca belirli vakitlerde yerine getirilen şekilsel bir ibâdet olarak sunulmaz. O, insanın Allah ile kurduğu hayat boyu devam eden bilinçli ilişkinin adıdır. Bu yönüyle salât, Mü’minin varoluşunu yeniden istikâmete yerleştiren ilâhî bir eğitimdir. Dikkat çekicidir ki Kur’ân, çoğu yerde “ namaz kılın” demez; “salâtı ikâme edin” buyurur. “İkâme”, bir şeyi ayağa kaldırmak, yerli yerine oturtmak, devamlı ve sağlam hâle getirmek demektir. Bu ifade, salâtın sadece yerine getirilen bir ibâdet değil, insanın bütün hayatını ayakta tutan bir ilke olduğunu gösterir. Salâtın özü, Allah’ı hatırlamaktır. Nitekim Cenâb-ı Hak, Hz. Mûsâ...

CENAZE "NAMAZI"

CENAZE “NAMAZI” / SALÂTI İbâdet ile Duâ Arasındaki İnce Çizgi İslâm fıkhında ve dil anlayışımızda üzerinde yeniden düşünülmesi gereken hususlardan biri, cenaze “namazı” ile günde beş vakit edâ edilen mutad namazların aynı şeymiş gibi değerlendirilmesidir. Bunun önemli bir sebebi, Arapça salât صلاة kelimesinin Türkçede doğrudan ve çoğu zaman yalnızca “namaz” kelimesiyle karşılanmasıdır. “Namaz” dediğimizde zihnimizde hemen kıyam, rükû ve secdeden oluşan belirli bir ibâdet biçimi canlanmaktadır. Oysa cenaze salâtına baktığımızda bu kalıbın yeterli olmadığını görürüz. Çünkü cenaze salâtında kıyam vardır, tekbir vardır, kıbleye yöneliş vardır, Allah’a yöneliş vardır, Allah’a ta’zim vardır; fakat rükû ve secde yoktur. Buna karşılık vefat eden kişi için açıkça DUÂ vardır. İşte mesele tam burada başlar. 1. Cenaze Salâtında Kime Yöneliyoruz?! Cenaze salâtında önümüzde bir cenaze vardır fakat biz cenazeye yönelmeyiz. • Ölüye ibâdet etmeyiz. • Ölüye secde etmeyiz. • Ölüye ta’zim etmeyiz. Ta’zim...

SAVAŞIN FENOMENOLOJİSİ

SAVAŞIN FENOMENOLOJİSİ Âdiyât Sûresi Bağlamında İçsel İllüzyonun Dışsal Tahribatı Okuma Notu Bu metin, Âdiyât sûresinin tek ve kesin anlamını ortaya koyma iddiasında değildir. Âyetleri kendi bağlamları, kavramları ve sûre bütünlüğü içinde okumaya çalışırken bende oluşan anlamı paylaşmaktadır. Başka bir okuyucu aynı âyetleri başka bir bütünlük içinde okuyabilir ve farklı bir anlam katmanına ulaşabilir. Buradaki amaç, sûrenin anlamını tüketmek değil; onun bende uyandırdığı anlam örgüsünü görünür kılmaktır. ... Savaş, sanıldığı gibi sınır hatlarında, cephelerde ya da orduların karşı karşıya geldiği coğrafi mekânlarda başlamaz. Dışarıdaki yıkımın arkasında, çoğu zaman içeride oluşmuş bir yöneliş, bir niyet, bir hırs ve bir değer kayması vardır. Dışsal tahribat, insanın iç dünyasında başlayan bozulmanın dışarıya taşan görünümüdür. Âdiyât sûresinin sarsıcı dili, insanı nötr bir savaş tasvirinin arkasına saklamadan, bu hareketin arkasındaki insanî zemine yöneltir. Sûre, gözlerimizi önce dışar...

ÂDİYÂT SÛRESİ

Âdiyât Sûresi : İçte ve Dışta Savaşan Küstah Bilinç Âdiyât sûresinin ilk âyetini çoğu meal ve tefsir “ savaş atları ” sahnesiyle başlatır. Oysa sûrenin dili, bizi hayvanlara değil sorumlu bir bilince çağırır. Çünkü sûrenin merkezinde bir ahlâkî itham, sonunda ise açık bir hesap vardır. Sorumluluk olmayan yerde ne itham olur ne hesap. Sûre, “ düşmanca koşanlar ” ile başlar. (vel-âdiyât) Bu koşu, nötr bir hız değil; aşan, saldıran, düşmanlıkla ilerleyen bir harekettir. Ardından gelen ikinci âyet, bu hareketin iç kaynağını açar : Kıvılcım çıkarma . Bu kıvılcım dışarıdan alınmış bir ateş değil, içteki sürtünmeden doğan bir yanmadır. Hırs, kin, bastırılmış öfke… İç dünya sürtünür ve yanar. Üçüncü âyette bu iç yanma, fırsat kollayan bir bilinç hâline gelir : Sabah baskını . Yani rastgele değil; hesaplı, zamanlamalı, çıkar odaklı bir hamle. Dördüncü ve beşinci âyetlerde sahne tamamen açılır : Tozu dumana katanlar, düşman topluluğun ortasına dalanlar. Bu artık gizli bir niyet değil, nara atar...

SEBEPLERE TAKILMAK

SEBEPLERE TAKILMAK   Sebep = Araç, İllet = Fâil Sebep (neden), bir şeyin olmasına yol açan araçtır. Kur’ânî ve kelâmî dilde bu ayrım çok kritiktir : • Sebep (esbâb) : İşin görünen, ölçülebilir, tekrarlanabilir yüzü • Fâil / İllet-i Ûlâ : İşin irade eden, var eden yüzü Bizim zihnimiz şuna yatkındır : “ Bu oldu, çünkü şu oldu; o da şundan oldu…” Bu zincir doğrudur ama tam değildir. Çünkü zincir, kendi kendini taşıyamaz. Aristo’nun ilk muharrik dediği şey tam da budur : Hareket eden her şey, kendisi hareket etmeyen bir ilkeye muhtaçtır. İman, zinciri inkâr etmez; zincirin putlaşmasını engeller. Sebeplerden geçmek ile sebeplere takılı kalmak farklı Kur’ân sebepleri yok saymaz; aksine ısrarla kullanır ama iki farklı kullanım vardır : a) Sebepler kapı ise, sebep seni Allah’a götürür. b) Sebepler duvar olursa, sebep seni Allah’tan alıkoyar. Sorun sebep değil; sebep bilinci. Zülkarneyn kıssası : Sebep bilinci doğru kurulmuş örnek Zülkarneyn’de : • Güç var. • İktidar var. • Teknik bilgi v...

DEMOKRASİ ÇARE Mİ?!.

Demokrasi Çare Mi?!. Çocukluk Ezberinden Yetişkin Sorumluluğuna Çocukken sorulan “ kimin kulusun ” sorusu, yetişkin hayatın eşiğinde nitelik değiştirir. Bugünün insanı için asıl mesele; kararlarımızı fiilen kimin belirlediği ve “ hayır ” diyemediğimiz merciinin kim olduğu, yani “ fiilî   ilâhımızn kim ” olduğu sorusuyla yüzleşmektir. İlâh, yalnızca önünde secde edilen soyut bir varlık değil, fiilen hükmeden, davranışlarımızı şekillendiren, irademizi teslim alandır. Kelime-i Tevhîd’in ilk kelimesi olan “lâ”, basit bir reddiye değil; hayatı kuşatan görünmez putların, hırsların, heveslerin ve sistemlerin farkına varma aşamasıdır. Karunun : “bu bana bende bulunan bir bilgi sayesinde verildi” şımarıklığıyla mülkü kendinden bilmesi; Firavunun : iktidarı ve gücü mutlaklaştırarak efendilik/rablik iddiasına girmesi, çağdaş insanın kendi imkanlarını ve teknolojisini mutlaklaştırmasından farksızdır. İnsan, sahip olduklarıyla özdeşleştikçe varlığını araçlara teslim eder : Var Olmak → Sahip O...

YZ’YI NASIL KULLANMALIYIZ?!

YZ’YI NASIL KULLANMALIYIZ?! Yapay zekâ hayatımıza yalnızca yeni bir teknoloji olarak girmedi. Bilgiye ulaşma, bilgiyi işleme, yazma, araştırma, problem çözme ve hatta soru sorma biçimlerimizi değiştirmeye başladı. Bu sebeple asıl soru, “ yapay zekâ neler yapabilir” sorusu değildir. Asıl soru şudur : “Biz yapay zekâyı ne yapmak için ve nasıl kullanmalıyız?!.” Çünkü bir aracı kullanmakla, o aracın kullanım biçiminin bizi değiştirmesine izin vermek aynı şey değildir. YZ’yı biz kullanabiliriz ama YZ’nın bizi nasıl kullanmaya başladığını fark etmezsek, bir süre sonra kullandığımız araç, düşünme biçimimizi belirleyen bir sisteme dönüşebilir. Mesele tam da burada başlıyor. YZ’NIN “DÜŞÜNMESİ” Bugün yapay zekâ sistemlerinin “düşündüğü”, “akıl yürüttüğü”, “nasıl düşünüleceğini öğrendiği” söyleniyor. Nitekim yeni nesil modellerin geliştirilmesinde, karmaşık problemleri parçalara ayırma, farklı çözüm yollarını deneme, hatalarını fark edip düzeltme ve daha uzun süre akıl yürütme gibi yöntemlerden ...