CÜZDAN-VİCDAN GERİLİMİ
Cüzdan-Vicdan Bağlamında Din Adamlığı
Din adamlığı meselesi, modern dünyada en keskin gerilim hatlarından birinde durur : Cüzdan ile vicdan arasındaki hat. Bu gerilim, tek tek kişilerin zaaflarıyla açıklanamayacak kadar yapısaldır; çünkü dînî rol, aynı anda iki farklı mantığın kesişiminde konumlanır. Bir yanda hakikati olduğu gibi tebliğ etme sorumluluğu, diğer yanda bu tebliğin sürdürülebilmesi için gerekli olan kurumsal ve ekonomik zemin. Sorun, bu iki hattın varlığı değil; aralarındaki ilişkinin nasıl kurulduğudur.
Dînî roller - imamlık, müftülük, vaizlik - tarihsel olarak saf bir “meslek” değildir; ama modern dünyada giderek meslekleşmiş = paraya endekslenmiş yapılardır. Bu, kaçınılmaz olarak gelir, kadro, hiyerarşi ve beklenti üretir. Böyle bir yapıda din adamı, yalnızca hakikatin taşıyıcısı değil, aynı zamanda bir sistemin işlevsel unsuru hâline gelir. İşte cüzdan-vicdan gerilimi tam da bu noktada doğar : Hakikatin gereği ile sistemin beklentisi çakıştığında, hangisi belirleyici olacaktır?!.
Burada belirleyici olan, bireysel iyi niyet değil, teşvik mimarisidir. Eğer bir din adamının geçimi, itibarı ve konumu; söylediği sözle doğrudan ilişkileniyorsa, o sözün saf kalması zorlaşır. Bu, niyetin bozulduğu anlamına gelmeyebilir; fakat bağımlılık ilişkisi oluştuğu anlamına gelir. İnsan, çoğu zaman bilinçli bir ihanetle değil, fark etmeden içine yerleşen bir uyum refleksiyle yön değiştirir. Böylece hakikat, doğrudan inkâr edilmeden, yavaşça yeniden yorumlanır, yumuşatılır veya ertelenir.
Tam da bu noktada Kur’an’da tekrar eden “lâ ecriye illâ alallah” ilkesi, yalnızca ahlâkî bir öğüt değil, yapısal bir güvenlik hattı olarak ortaya çıkar. Bu ilke, dînî faaliyetin karşılığını (ecrini) insanlardan koparır ve Allah’a bağlar. Böylece din adamının söylemi ile ekonomik düzen arasında doğrudan bir bağ kurulmasının önüne geçmek ister. Ancak bu ilkenin yanlış anlaşılması da mümkündür. “Allah, ecrini burada da verir” diyerek dünyevî kazancı doğrudan dînî faaliyetin karşılığına dönüştürmek, bu ilkenin ruhunu tersine çevirir. Çünkü burada kritik olan, kazancın varlığı değil, kazancın belirleyici olup-olmadığıdır.
Bu yüzden temel ayrım şudur : Geçim, dînî hizmeti mümkün kılabilir; ama hizmetin içeriğini belirleyemez. Eğer belirlemeye başlarsa, cüzdan vicdanın önüne geçer.
Cüzdan-vicdan gerilimi, her zaman açık bir çatışma şeklinde yaşanmaz. Çoğu zaman daha incelikli tezahür eder :
• Zor bir konuda susmak.
• Keskin bir hakikati yumuşatmak.
• Kurumsal beklentiye uygun bir yorumu tercih etmek.
• Riskli bir hakikati ertelemek…
Bunlar, açık bir yanlış söylemden daha tehlikelidir; çünkü sistemle uyumu korurken hakikati aşındırır. Bu aşınma, zamanla bireysel değil, kurumsal bir karakter de kazanır.
Buradan şu kritik sonuca ulaşırız : Din adamlığında asıl mesele, para kazanmak doğru mu yanlış mı? sorusu değil; asıl mesele, paranın hangi rolü oynadığıdır. Para, bir araç olarak kalırsa sorun yoktur; fakat yön belirleyici hâline gelirse, dînî söylem = din, kaçınılmaz olarak araçsallaşır. Bu durumda din, hayatı düzenleyen bir ilke olmaktan çıkar; hayatın çıkarlarına göre şekillenen bir unsura dönüşür.
Bu dönüşümün önüne geçmenin yolu, bireysel erdem çağrısından ziyade, sınırların korunmasıdır. Bu sınırlar şunlardır :
• Din adamı rehberdir, aracı değil.
• Söylediği söz, gelire endekslenemez.
• Kurum, hakikati taşır ama sahiplenemez.
• Eleştiri ve çoğulluk, meşrû kalmalıdır. = Dinin yorumunda tekelleşme olmamalıdır.
Bu sınırlar korunursa, cüzdan ile vicdan aynı yönde yürüyebilir. Aksi hâlde, gerilim kaçınılmaz olarak bizi bir tercihe zorlar. Ve tarih bize göstermiştir ki, sistemin baskısı altındaki din, çoğu zaman tercih edilmeden içselleştirilmiştir.
Sonuç olarak, din adamlığı ne tamamen dünyevî bir meslektir ne de bütünüyle dünyevî olandan bağımsız bir konumdur. O, iki alanın kesişiminde duran hassas bir görevdir. Bu görevin sağlıklı kalabilmesi için gerekli olan şey, dışarıdan dayatılan bir yapıdan çok, içeride sürekli diri tutulan bir bilinçtir.
Cüzdan elde tutulabilir; ama cüzdanın, vicdanın yönünü tayin etmesine izin verilmemelidir. Yani cüzdan kabarınca (= maaşlar artınca, statü ve makam yükselince) hakikat karşısındaki tavır değiştirilmemelidir.
Yorumlar
Yorum Gönder