TANRI’YI ARAMAK

Tanrı’yı Aramak

Tanrı aranır mı?!. Bulunur mu?!.

Aydınlanma süreci, önce dini öğrenme; ardından doğayı keşfetme; nihayetinde de Tanrı’yı doğada arama yönünde bir evrilme yaşadı. Giordano Bruno, Galileo Galilei, Isaac Newton ve Blaise Pascal gibi isimler doğayı derinlemesine incelediler. Ancak onların yaptığı şey, Tanrı’yı “nesne” gibi aramak değildi; doğadaki düzeni, yasayı ve hikmeti çözmekti. Nitekim bu isimler, farklı tonlarda da olsa, Tanrı inancını koruyan insanlardı.

Asıl kırılma, onların izinden gidenlerin, yöntemi amaç haline getirmesiyle ortaya çıktı. Aynı aklî yöntemi sürdüren sonraki kuşaklar, doğayı inceleme yöntemini genişleterek Tanrı’yı da doğanın içinde, adetâ bir “varlık parçası” gibi aramaya yöneldiler.

Fakat yöntem değişmemiş, konu değişmişti. Doğa, gözlem ve deneyin konusu olabilir; fakat Tanrı, bu kategorilerin nesnesi değildir.

Bu yüzden aradılar ama bulamadılar.

Bulamayınca da, yöntemin sınırını görmek yerine, aradıkları hakikati yok saydılar.

Bu kırılmanın felsefî zemini, Immanuel Kant ile birlikte daha belirgin hale geldi. Tanrı, teorik aklın konusu olmaktan çıkarıldı; fakat bu sınırlandırma, sonraki düşüncede çoğu zaman yanlış okunarak, Tanrı’nın bütünüyle bilgi alanının dışına itilmesine dönüştü.

Aydınlanma aklı, Tanrı’nın doğadan büyük ve müteâl (aşkın) olduğunu kavrayamadığında, mesele zorunlu olarak bir çıkmaza sürüklendi. Bu çıkmazın bir ucu Tanrı’yı yok saymaya kadar vardı. Ancak bu süreç, insanın içindeki Tanrı inancını bütünüyle ortadan kaldıramadı; çünkü bu inanç, sadece teorik bir kabul değil, varoluşsal bir yöneliştir.

Benzer bir problem, Vahdet-i Vücûd yorumlarında da görülebilir. Vücûd, VCD kökünden var demek. Varsa, nerede var?! sorusu sorulur; ve “her yerde” cevabı verilir. Bu ifade, dikkatle ayrıştırılmazsa, “her şey Tanrı’dır” gibi bir özdeşliğe kayabilir.

Oysa burada kritik ayrım şudur : Her şey O’ndan dolayı vardır; fakat hiçbir şey O değildir.

Aydınlanmanın asıl problemi, aklı öne çıkarması değil; sonraki düşüncenin/düşünürlerin aklı sınırlarından kopararak mutlaklaştırmasıdır. Sınırını bilen akıl işaretleri okur; sınırını unutan akıl ise ya indirger ya inkâr eder.

İndirgeme, işareti aslın (göstereni gözterilenin) yerine geçirerek putçuluğa kayar.

İnkâr ise, bulamadığını yok sayarak Tanrı’yı bilginin ve varoluşun dışına kovar.

Tenzih ise bu iki sapmayı tashih eder; ancak ölçüsüzleştiğinde, Tanrı’yı tamamen hayattan uzaklaştırarak fiilen yok saymaya yaklaşma riski taşır.

Aydınlanma düşüncesinin bir kısmında Tanrı, “saatçi” metaforu üzerinden tasavvur edilir : Evren düzenli bir makine, Tanrı ise onu kurup kenara çekilen bir kurucu. Bu yaklaşım, Tanrı’yı inkâr etmez; fakat O’nu insan zanaatkârının büyütülmüş bir modeli gibi düşünerek antropomorfik bir çerçeveye indirger. Böylece aşkınlık, mekanik kuruculuğa; ilahî fiil ise başlangıç müdahalesine sıkıştırılır.

Tanrı’yı arayan akıl, eğer O'nu nesneleştirirse bulamaz; çünkü aradığı şey, arama yönteminin kategorilerine sığmaz. Bu noktada yapılan, hakikati aramak-bulmak değil, spekülasyon üretmektir.

Tanrı’ya kalp ile iman edilir. O’nun varlığına dair işaretler ise akıl ile bilinir. Bu ikisini birleştiren akla “selîm akıl” denir. Kur’ân’ın ifadesiyle : “Onların kalpleri vardır, fakat onunla kavrayıp anlamazlar…” (A'râf 7/179)

Sonuç olarak Yaratıcı, yaratılmış aklın konusu değildir. Akıl O’nu ihâta edemez; ancak O’na delâlet eden işaretleri kavrayabilir. İhâta iddiası, ya indirgemeye ya da inkâra götürür. Bu yüzden Tanrı, aranacak bir nesne değil; inanılacak ve kendisine yönelinecek Mutlak Hakikattir.

Arama, yerini yönelişe; spekülasyon, yerini idrake bırakmadıkça, bu mesele çözülemez.

Epistemik birlik ilkesi : Akıl ve kalp, iki ayrı varlık değil; tek bir idrakin analiz eden, anlayan ve yönelen iki kipidir. Akıl temyiz eder, kalp tasdik eder; akıl işaretleri okur, kalp o işaretlerin işaret ettiği hakikate yönelir. Bu iki kip birbirinden koparsa, idrak ya mekanikleşir ya da dağılır; birleştiğinde ise selîm akıl ortaya çıkar.

Kilit ilke : Akıl, varlığı ve Tanrı’yı ihâta etmek için değil, varlığa delâlet eden izleri/âyetleri okumak için yaratılmış bir idrak aracıdır. Bu yüzden akıl vahyin ışığında çalışmalı, çalıştırılmalıdır; aksi hâlde savrulur ve ukelâlaşır.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

MÂÛN NE DİYOR?!.

İMAN - AMEL İLİŞKİSİ

KİP