AKLIN ŞİRKİ
Aklın Şirki
Aklın zemini her zaman sosyo-ekonomik ve siyasal hayatla belirlenir. İlk büyük düşünürler genellikle Yunanlılar (Socrates, Platon, Aristo) olarak bilinse de, onlar da Mısır ve Doğu geleneğinden etkilenmiş, düşüncelerini kendiliğinden üretmemiştir. 8-12. yy’da İslâm dünyası, özellikle Bağdat ve Endülüs, düşüncenin lokomotifi haline gelmiş; bu süreçte Doğu (Çin, Hindistan) ve Batı (Yunan) etkileri sentezlenmiştir.
Bu dönemde aklın odağı büyük ölçüde Kur’an’ın ve tabiatın anlaşılmasıdır. İbn Sina, İbn Rüşd gibi düşünürler, aklı sistemleştirip onu teorik ve felsefî düzeye taşırken; İbn Arabi aklın sınırını ve aşkın açılımını ontolojik bir perspektifle kurar. Bu süreçte Bağdat’ta da Yunan metinlerinin Arapçaya tercümesi, Hristiyan, Yahudi ve Sâbiî mütercimler aracılığıyla yapılmış; böylece “bilgi sadece içerden gelir” anlayışı kırılmıştır. Burada da akıl düz çalışmamış, çoklu epistemik rejimler bir arada var olmuştur : Burhanı esas alan felsefe; burhanla beyanı bir arada tutan kelâm; ve te’vilci (= bâtınî/İsmâilî) okul ya da ekol.
Bâtınî/İsmâilî hat, aklı tek bir kurumsal merkeze veya kamusal otoriteye bağlamayı reddederek alternatif bir epistemik merkez üretmiştir. Bu, modern protestan bireycilik analojisine benzer bir tepki gibi görünse de, burada amaç bireysel özgürlük değil, aklın otoritesinin yer değiştirmesidir. Kurumsal akla tepki, aklın sadece bir merkeze göre çalışması gerektiğini, ama merkezin yön verici ve dağılmayı önleyici nitelikte olması gerektiğini gösterir.
İşte, tam da burada devreye girer Güçlü Merkez = Tanrı = SAMED. Bu Merkez, aklın dağılmasını önlediği gibi kâinatın dağılmasını da önleyen Güçtür. Bu güç, hem içkin/immenentdir = evren ve akıl üzerinde etkili, her düzeyde tezahür eden bir nizam üretir -; hem de aşkın/transcendentdir = özünden kuşatılamaz, bilinemez, dağılmaz. Aklın sağlıklı işlemesi, bu Merkeze bağlandığında mümkündür; Merkez kaybolursa akıl dağılır, Merkezin mutlaklaşması ise aklı donuklaştırır. Aklın görevi, bu Merkezi kavramak değil, ona göre yön bulmaktır.
8-12. yy İslâm düşüncesi, hem aklın kurucu kırılmasını hem de sonraki epistemik gerilimin zeminini sunar. Kurumsal akıl, tercüme hareketleri, felsefi sistemler, kelâm ve bâtınî/İsmâilî hatlar; hepsi aklın kime/neye kulluk ettiği sorusunu tartışmak için bir laboratuvar oluşturur. Bu laboratuvarda akıl, atom gibi bir merkeze bağlanmalı. Merkezin kendisi değişmez, ama akıl onun etrafında hareket etmeli, çoğalmalı, keşifler ve anlamlar üretmeli.
Bugün yaşanan “din-bilim çatışması” algısı, aslında böyle bir Merkez kaybının epistemik izdüşümüdür. Aklın savrukluğu, böyle bir Merkeze kul olmaması, parçalanması, yönsüzlüğü ve çatışmacı olmasıdır. Oysa din, deney ve gözlem yapan akla düşman değildir; aksine aklı istikâmete bağlar ve ona Merkezle uyumlu bir çerçeve sunar.
Ve nihayet, aklın dağılmamasına aklın kulluğu denir. Tarih boyunca akıl, SAMED bir Merkeze bağlı kaldığında istikâmet kazanmış, hem kendi işleyişi hem de kâinatın nizamı korunmuştur. Bugün ise akıl, Merkeze kul değil, savruk; dağılmanın ve parçalanmanın tehdidi altında. Bu nedenle, aklın istikâmet kazanması, yeniden böyle Güçlü ve Samed bir Merkeze bağlanmasıyla mümkündür.
Aklın kırılması (sapması), hem dışardan gözlemlenen hem de içerden yaşanan bir süreçtir. Dışardan bakıldığında toplumsal ve kültürel çelişkiler görünür; içerden bakıldığında ise kişi kendi aklının sınırları ve çelişkileriyle yüzleşir. Teorik akıl farkındalığı sağlarken, pratik akıl henüz uyanmamışsa kişi hatalara açıktır. Bu içsel kırılma, öğrenme ve rüşd yolunun motorudur. Dışardan gözlem ve içerden deneyim birleştiğinde aklın kırılmaları yapıcı hâle gelir ve birleşik akıl (ki bu rüşddür) ortaya çıkar, böylece aklın kırılması hem fenomen hem de yaşanan bir süreç olarak kavranmış olur, kişi kendini bilir.
Gerisini izimizi takip edenlere bırakalım; bizden bu kadar, diyelim.
Yorumlar
Yorum Gönder