İLKE, SİSTEM VE İNSAN
İlke, Sistem ve İnsan Arasındaki Gizli Ayrışma
Bu metinde dört temel kavram var :
• A (İlke) : Aşkın referans. Din, hakikat, adâlet gibi insanın üstünde kabul edilen ölçü.
• B (İnsan) : Karar veren, yaşayan ve anlamlandıran özne.
• C (Sistem) : Devlet, piyasa, kurumlar ve teknik düzenekler; yani kararların uygulandığı yapı.
• A2 (İkâme ilke) : A’nın yerine geçen, fakat çoğu zaman fark edilmeyen ölçü : Verimlilik, hız, güvenlik, maliyet gibi “optimizasyon” kriterleri.
(A2 ve C’nin ayrıntısı için Giorgio Agamben’e, özellikle İstisnâ Hâli ve Kutsal İnsan kitaplarına bakınız.)
Sorunun kendisi
Bugün yaşanan temel mesele, ilkenin (A) ortadan kalkması değildir. Aksine, ilke sürekli dile getirilir, referans alınır ve görünürde korunur.
Ancak kararların fiilen nasıl verildiğine bakıldığında farklı bir yapı ortaya çıkar.
Karar nasıl veriliyor?!.
Bir sorun ortaya çıktığında süreç şu şekilde işler : Önce sistem (C), durumu analiz eder. Bu analizde belirleyici olan şey, ilkenin ne söylediği değil; hangi seçeneğin daha hızlı, daha güvenli, daha az maliyetli ya da daha istikrarlı olduğudur. Yani karar, A’ya göre değil, A2’ye göre verilir.
Karar verildikten ve uygulamaya konulduktan sonra ikinci bir aşama başlar : Gerekçelendirme.
Bu aşamada ilke dili devreye girer. Adâlet, din, değer ve hakikat referansları kullanılarak alınan karar, sanki baştan itibaren A’ya dayanıyormuş gibi sunulur.
Böylece şu yapı oluşur : Karar A2’ye göre verilir, fakat A ile meşrulaştırılır.
Kırılma nerede gerçekleşiyor?!.
Normal şartlarda ilke (A), sistemi (C) sınırlar. Yani sistem, kararlarını ilkeye göre vermek zorundadır.
Fakat “kriz”, “zorunluluk” veya “güvenlik” gibi gerekçelerle bu bağ askıya alınır. Sistem, bu askı durumunda ilkeye bağlı kalmadan karar üretir.
Daha sonra bu askıya alma unutulur ya da gizlenir. Alınan karar, tekrar ilke diliyle anlatılarak meşru hâle getirilir.
İşte asıl kırılma burada oluşur : İlke ihlal edilir, fakat yine ilke kullanılarak meşrulaştırılır.
Bu durum dışarıdan nasıl görünür?!.
Dışarıdan bakıldığında her şey yerli yerinde gibidir.
• Değerler korunuyor gibi görünür.
• Din referans alınıyor gibi görünür.
• Adâlet gözetiliyor gibi görünür.
Ama gerçekte ilke, kararın kaynağı değil; yalnızca sunum biçimidir.
İnsan (B) bu yapıda ne yaşar?!.
İnsan, ilkeye bağlı yaşadığını zanneder. Çünkü duyduğu dil budur. Fakat gerçekte maruz kaldığı sonuçlar A2’nin ürünüdür.
Bu da insanın içinde fark edilmesi zor bir yarılma oluşturur : İnandığı şey ile yaşadığı gerçeklik örtüşmez, ama bu fark açıkça görünmez.
Sonuç
Bugün mesele, ilkenin yokluğu değil; fonksiyon değişimidir.
İlke artık kararları belirleyen bir ölçü olmaktan çıkıp, alınmış kararları meşrûlaştıran bir araca dönüşmüştür.
Bu nedenle ortaya çıkan durum en yalın haliyle şöyle ifade edilebilir : İlke (A) görünürde durur, fakat sistemi fiilen yöneten şey A2’dir.
Merhum Ali Şeriatî'nin 'dine karşı din' dediği; Yaşar Nuri Öztürk'ün 'Allah ile aldatmak' dediği durum bu durumdur; bugün yaşadığımız da büyük ölçüde budur.
Yorumlar
Yorum Gönder