İLKE, AKIL VE VAHİY
İLKE, AKIL VE VAHİY : YÖNÜ DOĞRU KURMAK
İnsan yön arar. Ama yön, dışarıda hazır bir çizgi değildir; okunan, bazen de yanlış okunan bir istikâmettir. Bu yüzden mesele sadece “yön var mı?!” değil, “yönü doğru okuyabiliyor muyum?!” sorusudur.
Bu noktada üç temel unsur devreye girer : İlke, Akıl ve Vahiy.
1) İlke : Kaynağı Aşkın, İzi İçkin
İslamî teolojide ilke fenomenlerden türetilmez, insan tarafından icat edilmez, Yaratıcı (A) tarafından konur. Ama aynı zamanda hayatın içine yerleştirilmiştir, davranışta, düzende, vicdanda iz bırakır. Buna kevnî vahiy denir.
Bu yüzden ilkenin kaynağı aşkın, görünümü içkindir. İnsan onu üretmez; karşılaşır.
2) B (= Fenomen) : İlkenin Gömülü Olduğu Alan
Gördüğümüz dünya, ilişkiler, olaylar, davranışlar, tarih, bunların hepsi B’dir. İlke burada “açık yazı” gibi durmaz. Daha çok, iz, işâret/âyet ve ipucu şeklinde bulunur.
Bu yüzden B, ilkenin saklı olduğu ama doğrudan konuşmadığı alandır.
3) Akıl : Okuyan ama Yanılabilen
Bu alan epistemolojinin (= akıl yürütmenin) alanı.
Burada akıl, B’deki işaretleri çözer, ilkeyi anlamaya çalışır. ilişkiler kurar; ama sınırlıdır. Etkilenir; çıkar, korku, alışkanlık tarafından eğilebilir.
Bu yüzden akıl, ilkeye ulaşabilir, ama ilkeyi garanti edemez. Kavlî vahiy, bu yüzden indirilmiştir.
4) Kavlî Vahiy : Açıklayan ve Düzelten
Akıl tek başına bırakıldığında parçayı bütün sanabilir, formu ilkenin yerine koyabilir, yanlışı meşrulaştırabilir. İşte burada kavlî vahiy = Kur’an devreye girer, ilkeyi adlandırır, sınır çizer, yanlış okumayı tashih eder.
Bu yüzden Vahiy, aklın alternatifi değil; aklın rehberi ve düzelticisidir.
5) En Kritik Denge : Çatışma Değil, Hizalama
Sık yapılan hata, akıl ve vahyi karşı karşıya koymaktır. Oysa doğru kurgu : İlke, A’dan gelir; iz, B’de bulunur; okuma, akıl ile yapılır; doğrulama, vahiy ile sağlanır. Yani akıl okur, vahiy yönü doğrular.
6) Sapma Nasıl Oluşur?!
Sapma şu üç kırılmadan birinde başlar :
1. İlke unutulursa her şey göreceli olur.
2. Akıl mutlaklaşırsa insan kendi ilkesini üretir.
3. Vahiy dışlanırsa düzeltme mekanizması kaybolur.
Sonuçta form kalır, ilke kaybolur.
7) Fiziksel Yön ve İlkesel Yön
Kur’an, yüzü doğru yöne çevirmeyi (kıbleyi) iki boyutta ele alır : 1. Fizikî kıble, ki bu Kâbe’dir, gereklidir ama yeterli değildir. Çünkü yön, sadece mekânsal değil; ahlâkî bir istikâmettir. Bu yüzden aynı yöne dönen insanlar tamamen zıt yönlerde olabilir. 2. İlkesel kıble.
Eğer ilke yoksa doğru yönelme, yanlış bir hayata hizmet edebilir. İlkesel kıble Bakara 177. âyette. Âyeti veriyorum : “Gerçek birr (= iyilik, erdem) yüzlerinizi doğuya veya batıya döndürmeniz değildir. Fakat gerçek erdem kişinin Allah’a, âhiret gününe, meleklere, İlâhî Kelâma, Nebîlere inanması, malı - ona sevgi duymasına rağmen - yakınlara, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışlara, isteyenlere ve özgürlüğü elinden alınanlara vermesi, salâtı ikâme etmesi, zekâtı gönlünden gelerek vermesidir. Onlar söz verdikleri zaman sözlerinde dururlar, şiddetli zorluk ve darlıklara göğüs gererler. İşte bunlardırdır sözlerine sadık kalanlar... takvâya ermiş olanlar.”
Özet :
Dört başlıkta en sade ve en sert özet :
1. İlke A’dan gelir, B’ye yerleştirilir.
2. Akıl onu okumaya çalışır ama yanılabilir.
3. Vahiy, doğru okumayı öğretir ve sapmayı düzeltir.
4. Yön, sadece dönülen yer değil; yaşanan = hayata geçirilen ilkedir.
Yapının = modelin iskeletini tamamladım; tezyîn = süsleme benim işim değil.
Yorumlar
Yorum Gönder