İLKENİN ASKIYA ALINMASI
İlkenin Askıya Alınması ve Meşrûiyetin Yeniden Üretimi
(A : Mutlak referans noktası. B : İnsanî dünya. C : Sosyo-politik, ekonomik ve kültürel kurumlar. A2 : Bu kurumların A’yı dönüştürmesi ve yeni bir referans belirlemesi. A2 ve C’nin ayrıntısı için Giorgio Agamben’e, özellikle İstisnâ Hâli ve Kutsal İnsan kitaplarına bakınız.)
Bugün karşı karşıya olduğumuz temel mesele, ilkenin (= A) yokluğu değildir. Aksine, ilke çoğu zaman görünür, dile getirilir ve hatta yüceltilir. Ancak asıl kırılma, ilkenin karar üretim sürecinden koparılarak yalnızca meşruiyet sağlayan bir araca indirgenmesidir.
Bu yapıyı anlamak için karar sürecinin iki ayrı hat üzerinden işlediğini görmek gerekir. İlk hat, kararın fiilen üretildiği arka plandır. Burada sistem (= C), karşılaştığı sorunları hız, verimlilik, güvenlik, maliyet ve istikrar gibi ölçütlerle analiz eder. Bu analiz sonucunda verilen kararlar, aşkın bir ilkeye değil; optimizasyon temelli içkin bir norm setine, yani A2’ye dayanır. Bu düzlemde belirleyici olan şey “doğru olan” değil, “işleyen”, “en az riskli” ya da “en verimli” olandır. İkinci hat ise bu kararların topluma sunulduğu ön plandır. Karar uygulamaya konulduktan sonra, onu meşrulaştırmak için ilke dili devreye sokulur. Adâlet, değer, din ve hakikat referansları kullanılarak karar, A’ya dayandırılmış gibi sunulur. Böylece kararın gerçek kaynağı ile gerekçesi birbirinden ayrışır.
Ortaya çıkan tablo şudur : Karar A2’ye göre verilir, fakat A ile meşrulaştırılır.
Bu ayrışmanın merkezinde “istisna mekanizması” yer alır. Normal şartlarda ilke (= A), sistemi (= C) sınırlar. Ancak kriz, güvenlik tehdidi veya zorunluluk gibi gerekçelerle bu bağ geçici olarak askıya alınır. Bu askı hâlinde sistem, ilkeye bağlı kalmaksızın doğrudan karar üretir. Daha sonra bu askıya alma durumu görünmez hale gelir ve alınan karar, sanki baştan itibaren ilkeye uygunmuş gibi yeniden çerçevelenir.
Asıl kırılma noktası burada ortaya çıkar : İlke ihlal edilir, fakat yine ilke kullanılarak meşrulaştırılır.
Bu durum basit bir tutarsızlık değil, yapısal bir dönüşümdür. Çünkü artık ilke, sınır koyan bir referans olmaktan çıkıp, kararların üzerine vurulan bir “onay mührü”ne dönüşmüştür.
Dışarıdan bakıldığında sistem değerlerle uyumlu görünür. Din referans alınmakta, adalet vurgulanmakta ve ilkelere bağlılık ifade edilmektedir. Ancak içeride karar çoktan verilmiştir; ilke bu kararın kaynağı değil, sunum biçimidir.
Bu yapı insan (= B) üzerinde de belirleyici bir etki üretir. Birey, ilkeye bağlı yaşadığını zanneder; fakat gerçekte A2’nin sonuçlarını deneyimler. Böylece bilinç ile gerçeklik arasında sessiz bir yarılma oluşur. Kişi, inandığı şey ile içinde bulunduğu düzen arasındaki farkı çoğu zaman fark edemez.
Sistemin sürdürülebilirliği de bu ikili yapıdan beslenir. İlke tamamen ortadan kaldırılmaz; çünkü meşruiyet için ona ihtiyaç vardır. Aynı zamanda A2 görünmez tutulur; “teknik zorunluluk”, “kaçınılmaz gereklilik” gibi ifadelerle doğal gösterilir. En önemlisi ise dil ile fiil arasındaki ayrımın çoğu zaman fark edilmemesidir.
Bu nedenle ortaya çıkan yapı en yalın haliyle şöyle özetlenebilir : İlke vitrindir, optimizasyon motor; sistem uygulayıcıdır, insan ise bu yapıya maruz kalan ve çoğu zaman onu ilke ile uyumlu zanneden özne.
Sonuç olarak mesele, dinin ya da ilkenin var olup olmaması değildir. Asıl mesele, ilkenin hangi fonksiyonda kullanıldığıdır. İlke kararları belirleyen bir ölçü mü, yoksa alınmış kararları meşrulaştıran bir araç mı?!.
Bugün yaşanan durum, ilkenin ortadan kalkması değil; karar üretiminden koparılarak meşrûiyet üretimine indirgenmesidir. Ve bu ayrım fark edilmediği sürece, sistem kendi içkin normlarıyla işlemeye devam ederken, ilke sadece dilde yaşamayı sürdürür.
Yorumlar
Yorum Gönder