HÂKİMİYET SAVAŞLARI
Hâkimiyet Savaşları
Dünya bugün, devâsâ bir parselasyon sahası. Her parselin başında “hâkim benim” diyen güç odakları var; ancak bu iddia, kökünde derin bir paradoksu barındırıyor : Muhtaçlık. Her hâkim, varlığını sürdürmek için öteki parselin kaynağına, bilgisine ya da enerjisine muhtaç. Bu muhtaçlık hâli, terbiye edilmemiş iradelerde bir güvenlik tehdidine dönüşür ve “tam hâkimiyet” hırsını tetikler. Sonuç : Bitmek bilmeyen alan hâkimiyeti savaşları.
Bu dış savaş, buzdağının sadece görünen kısmı. Asıl ve kök savaş, insanın kendi iç coğrafyasında, parsellenmiş duyguları arasında. Nefis, akıl ve vicdan arasındaki bu iç savaşın galibi kimse, dışarıdaki dünyanın rengini de o belirliyor.
İç ve Dışın Aynalığı
İnsanın içindeki savaş, dışarıdaki çatışmaların/savaşların komuta merkezidir.
İçerdeki galip nefis ise; dışarıdaki hâkimiyet sömürüye, mülkiyet hırsına ve tahakküme dönüşür. Arzularına köle olan, dünyayı köleleştirmeye kalkar.
İçerdeki galip maddî akıl ise; dışarıda ruhsuz, mekanik ve soğuk bir realizm hüküm sürer.
İçerdeki galip vicdan ve irade ise; dışarıda mülkiyetin yerini “emanet”, gücün yerini “adâlet ” alır.
Şurası bir hakikattir ki; iç savaşı kim kazanmışsa, dışarıda da onun sözü geçer. İnsan, kendi içindeki parselleri adâletle yönetemediği sürece, dışarıdaki parselleri paylaştırarak barışı getiremez.
Silah Olarak Kelam ve Kalem
Bu büyük hesaplaşmada sadece fiziksel silahlar değil, kelam da kalem de birer silahtır. Materyalist zihin savaşı toprakta verirken, idealist zihin savaşı değerler düzeyinde yürütür. Kelam ve kalem, ya olanı ya da olması gerekeni ya da “olanın” (= realizmin) vahşeti ile “olması gerekenin” (= idealizmin) zerâfeti arasındaki dengeyi görür. Realizmden kopuk bir idealizm, insanı dondurup hayattan koparırken; idealizmden kopuk bir realizm, vicdanı öldürür. İnsanı geliştiren, bu ikisi arasındaki yaratıcı gerilimi adâletle yönetmektir.
Mutlak Çözüm : Tek Bir Otoriteye Evet Demek
Gerek içteki karmaşayı gerekse dıştaki kanı durduracak tek bir çıkış yolu vardır : Her şeye hâkim olan, hiçkimseye muhtaç olmayan Yüce Bir Gücün otoritesine teslim olmak. Bu kabul, şu devrimi gerçekleştirir :
Dışarıda mülkün gerçek sahibinin insan olmadığını hatırlatır, “sahte tanrıcılık” iddiasındaki tiranların meşrûiyetini yıkar.
İçeride iradeyi egonun elinden alıp, mutlak adâlet ilkelerine bağlar.
Neticede; dışarıdaki hâkimiyet savaşları, içerdeki bayrağı, adâletin, emanetin, vicdanın ve olması gerekenin eline teslim ettiğimizde son bulacaktır. Çünkü gerçek özgürlük ve barış, insanın kendi üzerindeki sahte hâkimiyet iddiasından vazgeçip, mülkün gerçek sahibinin huzurunda diz çökmesiyle başlar.
Lâ ilâhe illâllah.
Yorumlar
Yorum Gönder