Kayıtlar

NEDEN BAŞARISIZ OLDUK?!.

NEDEN BAŞARISIZ OLDUK?!. Önce en sert ama en doğru cümleyi koyalım : Çünkü Allah’ın ölçüsüyle değil, meseleye çağdaş Mekke’nin başarı kriterleriyle/ölçüleriyle baktık. Bu yüzden daha baştan yanlış tarttık. I. Başarıyı Yanlış Yerden Tanımladık Biz neyi “başarı” sandık?!. Kalabalık olmayı. Görünür olmayı. Kurumlaşmayı. Güce yaklaşmayı. Sistemde yer edinmeyi. Oysa Kur’ân’da başarı, istikâmet üzere kalabilmekti. Biz sonuçlara baktık, Allah sadakate bakıyordu. II. Kulluğu Araçsallaştırdık Bu, en can acıtan yer. Dini, daha etkili olmak için kullandık; ahlâkı kazanmak için esnettik. Yani, kulluğu, sonuç üretme makinesine bağladık. Bu, kulluğu kulluk olmaktan çıkarır; proje yapar. III. Mekke ile Mesafeyi Korumadık Güçle konuşabiliriz sandık. Parayla daha çok hayır yaparız dedik. Medyayla hakikati yayarız zannettik. Ama Mekke’nin bir kuralı vardır : Sana alan açar, ama dilini alır. Biz alanı kazandık ama sözümüzü kaybettik. IV. Azlığı Taşıyamadık Biz az kalmayı ahlâk olarak değil, geçici bir ta...

BUGÜNÜN HİCRETİ

BUGÜN HİCRET, FİİLÎ Mİ, SEMBOLİK Mİ?!. Bugün hicret, mekânsal değil; ahlâkî, iktisadî ve zihinsel bir kopuştur. Ama bu “sadece içsel” demek de değildir. Üç katmanı var : Zihinsel Hicret (En Temel Olan) Başarı ölçüsünü değiştirmekle; gücü değil, hakkı referans almakla; herkes böyle yapıyor’dan kopmakla olur. Mekke, önce zihinde terk edilir. Zihin hicret etmezse. Ev değişir, şehir değişir ama Mekke, olduğunu gibi taşınır. İktisadî Hicret (En Acıtan) Borçla itaat üretmemekle, daha az kazanmayı, kirlenmeye tercih etmekle; rızkım buraya bağlı yalanını reddetmekle olur. Bu yüzden ilk muhacirler evlerini-barklarını ve mallarını bıraktılar. Bugünün hicretinin bedeli de çoğu zaman gelir kaybıdır. Mekânsal Hicret (Hâlâ mümkün, ama herkes için değil) Bu hicret, fizikî olarak uzaklaşmakla; daha küçük, daha sade, daha az görünür yaşamakla olur. Ama bu, herkese farz değildir; kaçışa da dönüşebilir. Asıl ölçü şudur : Gittiğin yerde yeni bir Mekke veya Medine’yi kurabiliyor musun?!. Pekiî ya çocuklar!...

MEKKE’DE AMA MEKKE’Lİ DEĞİL

MEKKE’DE KALIP MEKKE’YE AİT OLMAMAK MÜMKÜN MÜ?!. Kısa cevap : Evet. Uzun cevap : Bedeli ağırdır. (Not : Buradaki Mekke, 630 öncesi Mekke.) I. Peygamberî Model : Mekke’de Kalmak ama Mekke Olmamak Efendimiz (sav) Mekke’de yaşadı, Mekke’nin diliyle konuştu, Mekke’nin ticaretini bildi, Mekke’nin akrabalık ağının içindeydi ama Mekke’nin ölçülerini içselleştirmedi. Yani, serveti değer ölçüsü yapmadı, gücü haklılıkla karıştırmadı, çoğunluğu hakem olarak kabul etmedi. Bu, en zor ahlâktır. II. Mekke’ye Ait Olmak Ne Demek?!. Bugün Mekke’ye ait olmak şudur : Sistemin sunduğu güvenli yalanla yaşamak. Konforu korumak için hakikati ertelemek. “Şimdi sırası değil” diyerek susmayı normalleştirmek. Güçle arayı iyi tutmayı hikmet saymak. Bu, oligarşik Mekke ahlâkıdır. III. Mekke’de Kalıp Mekke’ye Ait Olmayanlar Kimlerdir?!. Yalnız kalmayı göze alanlar; mal biriktirmeyi reddedenler; dini, iktidarla barıştırmayanlar; bunlar çağın Ebû Zer’leridir. Tarih onları “aşırı” diye yazar ama Kur’ân onları şahit diy...

KULLUK

KULLUK; PASİFLİK Mİ, YOKSA EN DERİN SİYASET Mİ?!. Net cümleyi başa koyalım : Kulluk, siyasetten kaçış değil; siyasetin en derin, en tehlikeli ve en bedelli hâlidir. Ama bu siyaset, iktidar siyaseti, sonuç siyaseti ve çoğunluk siyaseti değildir. I. Pasiflik Nerede Başlar?!. Gücü ve sonucu kutsadığında. “Şartlar böyle” diyerek susmayı meşrulaştırdığında. Korkuyu hikmete, korkaklığı tedbire çevirdiğinde. Sistemin izin verdiği kadar itiraz eden herkes, pasiftir. Bu, 630 öncesi Mekke ahlâkıdır. II. Kulluk Siyaseti Nedir?!. Sonucu Allah’a bırakıp sözü geri çekmemek. Bedeli bilerek hakikatten vazgeçmemek. Kazanma ihtimali zayıf olsa bile şahitlikten kaçmamak. Bu yüzden Kur’ân şöyle der : “Ey iman edenler! kendi aleyhinize bile olsa adâleti ayakta tutun …” Bu, aktif bir siyasettir; ama iktidar siyaseti değil, istikâmet siyasetidir. III. Peygamberî Ölçü : Tebliğ - Tebyin - Şâhitlik Peygamberlerin üç görevi vardır : Tebliğ = Sözü ulaştırmak. Tebyin = Karartılanı açmak, sözü çarpıtmamak. Şahitlik...

BAŞARI & BAŞARISIZLIK

Başarı & Başarısızlık Başarıda çoğunluk, kriter değildir. Kur’ân burada çok nettir : “İnsanların çoğu iman etmez.” “İnsanların çoğu şükretmez.” “İnsanların çoğu akletmez.” Yani azlık veya azınlık, tarihsel bir kaza/kader, organizasyon zayıflığı ve stratejik hata hiç değil; ilâhî bir sabitedir. Bu yüzden Medine kadrosunun “az olması”, Mekke’nin gücünden değil; imanın bedelinden kaynaklanır. Mesele, çoğunluğu ele geçirme, seçim kazanma, tarih sahnesinde galip görünme, “başarılı” bir hareket olma değildir. Bunlar 630 öncesi Mekke’nin kriterleridir. Mesele, kullukta sebat, şahitlikte sadakat, emaneti taşımak, taviz vermemek ve görev = netice üretmek değil; emaneti düzgün taşımaktır. Kulluk-Başarı Ayrımı Burada çok sık karıştırılan bir şey var : Başarı, sonuç odaklıdır. Kulluk, sorumluluk odaklıdır. Peygamberlerin bir kısmı toplum kurdu; bir kısmı tek başına kaldı; bir kısmı öldürüldü ama hiçbiri başarısız olmadı. Çünkü ölçü : Kişi sayısı değil, emre sadâkatteki hâldir. Medine kadrosu, ...

BUGÜNÜN MEDİNE KADROSU

BUGÜNÜN MEDİNE KADROSU Mekke, eziyet; Medine, devlettir. Bugünün Medine kadrosu “temiz”! insanlardan değil, Mekke’de kirlenmeyi reddedenlerden oluşmalıdır. Mekke’de “pişmeyenler”, Mekke okulundan geçmeyenler, devletin başına geçmemelidir. Geçince, pis işlere karışıyor ve pisleniyorlar. Çünkü onlar, devleti hizmet değil, ganimet ve fırsat aracı olarak görüyorlar. Buradaki ganimet, sadece parayı değil, makam-mevkiî ve statüyü de kapsar. Ahlâkî davranışlarıyla omurgasız olanlar, devletteki konumlarıyla kendilerini omurgalı zannediyorlar. Hele bir de ellerinde silah ve unvan (= makam = askerî ve siyasî güç) varsa. I. Medine Kadrosu Bir “Sınıf” Değil, Bir Tavırdır Medine kadrosu, sadece fakirlerden ibaret değildir. Bu kadro zenginleri otomatik olarak dışlamaz, ama şımarık ve açgözlü zenginlere de devleti teslim etmez. Bu kadro, akademisyen, esnaf, işçi, çiftçi, vb. olabilir; belirleyici olan sınıfsal konum değil, servet-otorite-hakikat ilişkisiyle kurulan ilişkidir/bağdır. 630 öncesi Mekke ...

MEKKE OLİGARŞİSİNİN ÇAĞDAŞ KARŞILIĞI

Mekke Oligarşisinin Çağdaş Karşılığı Önce şunu net söyleyeyim : Buradaki Mekke, bir şehir adı değil, bir düzenin adıdır. Sermayenin kutsallaştığı, korkunun yönetim aracı olduğu, dinin meşruiyet üretmek için kullanıldığı her yer, Mekke’dir. Bugünün Mekke’si tek bir coğrafya değil; küresel bir yapıdır. I. Bugünün Mekke Oligarşisi Kimlerden Oluşur?!. 1. Finans Aristokrasisi (Modern Mahzûm- Ümeyye) Küresel fonlar, yatırım devleri, kredi ve borç mekanizmaları. Faiz, enflasyon, borç = modern itaat araçları. Servet artık üretimden değil, dolaşımdan ve spekülasyondan büyüyor. Paraya ulaşan değil, parayı yöneten iktidar oluyor. Bu, Mekke’deki “ticaret imtiyazı”nın bugünkü karşılığıdır. 2. Teknoloji-Algoritma Oligarşisi Bugün veri, yeni "Kâbe"!; herkes YZ veya algoritmalara danışıyor. Bugünün algoritmaları görünmez putlar. İnsan davranışı, korku, arzu ve öfke üzerinden yönlendiriliyor. Vesvese artık bireysel değil, endüstriyel. = Ya batarsam!. Burada Nâs Sûresi, bireysel değil politik ...

ON MEKKÎ SÛRE

ON MEKKÎ SÛRE I. Mekke'nin Sosyo-Ekonomik ve Siyasal Düzeni Bu sûrelerin indiği dönem, Mekke’nin temel özelliklerini verir : Oligarşik bir ticaret aristokrasisi. (Mahzûm, Ümeyye, Sehm). Merkezî değer : Servet biriktirme ve paranın/malın kutsallaşması. Yetim ve zayıfın korunmaması; sosyal güvenliğin olmaması. Kabile dayanışmasının din ve otorite yerine geçmesi. Kâbe’nin ticari-politik kullanımı. Siyasal tehditlere (= tebliğ) karşı sert refleks. İnançta çoktanrıcılık, ahlâkta keyfilik. Bu yapıya karşı Kur’ân’ın ilk manifestosu bu on sûrede kurulur. II. Sûrelerin Verdiği “Manifesto” Mesajı Aşağıdaki sıralama, hem nüzul yerini hem ihtiva ettiği mesajı gözetir. 1. FÂTİHÂ  : Manifestonun Özü (Tevhîd + Rubûbiyet + Siyasî Hitâb) Kelime-i Şehâdet’in çekirdeği : “Lâ ilâhe illallah” = yalnız O yönetir, yalnız O yol gösterir. “Muhammedu’r-Resûlullah” = Bu düzeni açıklayan Elçi, Muhammed’dir. Bununla egemenlik (Melîkiyet) Allah’a veriliyor, Mekke aristokrasisinin otoritesi sorgulanıyor. Hidayet...

BUGÜNÜN MEKKE’Sİ

BUGÜNÜN MEKKE’Sİ VE ÂLİMLERİN ROLÜ 1. Bugünün Mekke’si nedir?!. Bugünün Mekke’si bir şehir değil; bir durumdur. Yetkinin elde olmadığı, kararların başkalarınca alındığı; fakat adâletten vazgeçip geçmeyeceğinin sınandığı basınç alanıdır . Konforun budandığı, bedelin pahalı olduğu her yer Mekke’dir. Ölçü nettir : Adâlet pahalıysa, orası Mekke’dir. 2. Medine kadrosu neden Mekke’de yetişir?!. Yetkiyi taşıyacak omurga, güçsüzlükte oluşur. Mekke, elemenin ve arınmanın safhasıdır. Kalabalıkların dağıldığı, seslerin azaldığı, yükün ağırlaştığı anlar; Mekke’nin henüz bitmediğini gösterir. 3. “Âlimler Peygamberlerin vârisleridir” ilkesinin bugünkü karşılığı Vârislik, makam ve otorite değil; hakikati, bedelini bilerek taşıma sorumluluğudur. Her âlim vâris değildir; ama her vâris, bedel ödemiştir. Bugünün Mekke’sini inşa eden âlim : İlmini iktidara göre ayarlamayan, Maslahatı ilkenin önüne koymayan, Susturulunca susmayan, bağırınca savrulmayan, Pay ve pâye talep etmeyen ilmiyle âmil âlimdir. 4....

MEKKE’DEN MEDİNE’YE STRATEJİK BİR BAKIŞ

MEKKE’DEN MEDİNE’YE STRATEJİK BİR BAKIŞ  GİRİŞ : VİZYON VE MİSYON Efendimizin (sav) risâlet yürüyüşü, baştan sona tutarlı bir vizyon ve misyon etrafında şekillenir. Vizyon : Adâlet. Misyon : Adâleti tesis etmek için kavlî ve fiilî mücadele. Bu iki sabite, Mekke’de de Medine’de de değişmez. Değişen; şartlar, imkânlar, zemin ve buna bağlı olarak strateji ve taktiklerdir. Mekke’de Medine usûlü uygulanamaz; ve Medine’de Mekke usûlüne dönmek, vizyonu berhavâ eder. I. MEKKE SAFHASI : TEORİNİN TESİSİ (= TAVİZSİZ) 1. Muhataplar Davet, görünürde en yakın halkadan başlar; fakat hedefi evrenseldir. Yakın akraba çağrısı, kabileci bir tercih değil; Mekke sosyolojisinin zorunlu ilk adımıdır. Ancak davetin özü, kimliğe değil hakikate dayanır. 2. “Ayakkabı Çıkarma” Metaforu Mekke, bir mabed eşiği gibidir . Mûsâ’ya söylenen “ayakkabılarını çıkar” hitabı, burada ahlâkî bir ilkeye dönüşür: İkbâl, statü, güç ve çıkar ayakkabılarıyla bu mescide girilmez. Bu yüzden ilk Mü'minlerin çoğu “yalın ayaklıdır”...

SON SÖZ TEOLOJİSİ

Son Söz Teolojisi Kur’ân’ın insanla konuşurken yaptığı en köklü ayrım, sorumluluk dili ile hüküm dili arasındadır. Bu iki dil karıştırıldığında ya insan tanrılaşır ya da Allah edilgenleşir. Kur’ân ise her ikisini de reddeder. Çünkü Kur’ân’ın merkezinde tek bir ilke vardır : Son söz Allah’ındır. İnsan, fiilinin faili ve niyetinin sahibidir. Bu yüzden çağrılır, uyarılır, sorumlu tutulur. “Yaptınız”, “kazandınız”, “ellerinizle işlediniz” dili bu yüzdendir. Bu dil, insanı ahlâk öznesi yapar. Hesap, ancak bu zemin üzerinde anlamlıdır. Fakat Kur’ân burada durmaz. Aynı fiilin sonucu söz konusu olduğunda dili değişir. Artık sahnede hüküm dili vardır. “Biz çevirdik”, “Biz helâk ettik”, “Biz mühlet verdik”, “Biz attık” denir. Çünkü sonuç, bireysel bir fiil olmaktan çıkar; ilâhî yasaya bağlanır. İşte bu noktada Kur’ân şunu ilan eder : İnsan başlatır, ama bitiren Allah’tır. Tîn Sûresi’nde “ahsen-i takvîm” üzere yaratılan insanın “esfel-i sâfilîne çevrilmesi”, insanın kendi kendine düştüğü bir psik...

ÇÖZÜM

Kurtuluş Rehberi Bana : “Hep tespit yapıyor ve eleştiriyorsun, ama hiç çözüm/kurtuluş önermiyor/sunmuyorsun.” deniyor. Bu yazı, bir çözüm önerisi. Temel İlke “Her söze kulak verin, en güzeline uyun.” Zümer :18. (يَسْتَمِعُونَ الْقَوْلَ فَيَتَّبِعُونَ اَحسنَهُۜ) Bireysel kurtuluş, Allah’ın ipine sıkıca sarılmakla başlar (= i’tisâm). Bu ip, Kur’ân ve Sünnet’tir. Bu ipe sarıl ve sistemlerin, tuzakların ve ideolojilerin seni sürüklemesine izin verme. Dinle : Her Söze Kulak Ver Her fikri, her sözü ön yargısız dinle!. (Sosyal medya, sohbet, kitap, ders ve haberler dahil, her sesin farkında ol!.) Ama dinlemek, her şeye uymak demek değildir; farkındalıkla dinle!. Değerlendir!. : Ortodoksi ve Heterodoksi dengesini iyi kur!. Yorumların çoğu ya katı ve bağlayıcı (ortodoks) ya da serbest ve tutarsız (heterodoks) olabilir. Senin işin, dengeyi korumak.  Ortodoksi, koruma sağlar, sapmalardan sakındırır ama dondurur/çürütür/öldürür. Heterodoksi, uyanık tutar, farklı bakışları görmeyi sağlar ama sa...

KÜRESEL MASKELİ BALO

Küresel Maskeli Balo : Patronlar, Taşeronlar ve Serâb Modern dünya sahnesi, âdetâ bir 'Küresel Maskeli Balo'dur. Görünürde uyum, iş birliği ve Win-Win dansı vardır; perde arkasında ise güç, strateji ve servet, belirleyicidir. Herkes maskesini takmış, sahnede rolünü oynamaktadır. Ama perde arkasında dengeler hâlâ patron lehine şekillenmektedir. Buradaki sahne aynı zamanda bir sehâb veya serâbdır. Işıklar ve dans, seyirciye bir illüzyon sunar. Patron, taşeron, medya ve lobiler bu serabı yönetirler. Seyircinin çoğu hâlâ bu serâbı gerçek sanır; bu yüzden uyanış otomatik değildir. 1.  Patronlar : Büyük Lordlar ABD, Çin, Rusya, İngiltere ve Fransa, bu balonun en büyük lordlarıdır. Sahnedeki rolleri : Dansı kontrol etmek, ritmi belirlemek ve senaryo yazmak. Araçları : BM veto yetkisi, ekonomik yaptırımlar, askeri üsler, diplomasi ve küresel finans ağı. Güçleri : Dünyanın en zengin 5-10 kişisinin serveti, 4-5 milyar insanın yıllık kazancına eşittir; bu yoğunluk patronların sahnedeki ko...

ÇÖLE HİCRET

ÇÖLE HİCRET  1. Bugün Bir Medine Yok Bugün hicret edilecek bir şehir veya ülke yok. Her yer küresel Firavun’ların ağı altında; şehirler, ekranlar, buzullar… Kaçış coğrafyası kalmadı. Hicret artık bir mekân değişikliği değil, kalbin arınmasıdır. 2. Çöl : Kalpteki Boşluk İç çöl, dıştan değil, içten yoksunluktur. Kalpteki konfor, onay, güven ve altın buzağılar kurutulmadan hicret mümkün değil. Kalpte tek merkez kalmalı; kalp sadece Rabbe bağlı olmalı. Ahzâb 4. âyet bize bunu hatırlatır : “Allah bir göğüste iki kalp yaratmadı.” İki sevgi, iki rab bir arada duramaz. 3. Felâket ve Rıza “Hiçbir musibet rastgele gelmez...” (57/22). Felâketler Allah’ın takdirindedir; suçlama, kalpte ikinci rab varsa doğar. İç çöl, sahte dayanakları yok eder, rızayı ve sabrı doğurur. Suçladığın, kalbinde ikinci rab yaptığına bağladığın şeydir. 4. Modern Firavun Bugünün Firavunu sinsi : Sözle değil, niyet ve icraatla hükmediyor. Rızayı zorla aynı görüyor, konfor ve güven vaatleriyle köleleştiriyor. İç çöl olm...

SÂBİT ve DEĞİŞKEN

Hakikat - Şeriat - Minhâc : Hâl Dili Merkezli Bir İstikâmet Metni Giriş Dinî metinlerin (Kur’an, Hadis, Sünnet) hayattan kopuk algılanması, modern dönemin en derin kırılmalarından biridir. Bu kopuş, metinlerin eksikliğinden değil; onları taşıyacak hâlin zayıflamasından doğmuştur. Oysa vahyin maksadı metin üretmek değil, hayata istikâmet vermektir. Bu metin, söz konusu istikâmeti; hakikat (ilke), şeriat/şir'at (yasa) ve minhâc (yol/teamül) ayrımı üzerinden, hâl dili merkezli bir çerçeveyle yeniden kurmayı amaçlar. 1. Hâl Dili : Metnin Hayata İnişi Hâl dili, inancın sözden önce davranışta görünmesidir. Tebliğin en sahici biçimi hâl dilidir; çünkü ikna eder, dayatmaz. Kur’an, hadis ve sünnet, ancak hâl diliyle buluştuğunda hidayet üretir. Aksi hâlde metinler çoğalır, fakat yön kaybolur. Hz. Ali’nin ifadesiyle : “Kur’an konuşmaz; Onu insanlar konuşturur.” Kur’an’ın nasıl konuşacağı, Onu taşıyanın hâline bağlıdır. Bu yüzden metni savunmak yetmez; metnin altına girmek gerekir. 2. Hadis v...

KORKU

Korkuyu Arapçada Hayf (= خوف), Rehb (= رهب), Ru’b (= رعب)), Vecl (= وجل), Vehl (= وهل), Cefl/Cüfl (= جفل), Fezea (= فزع), Feraq (= فرق), Haşyet (= خشية), Dehşet (= دهشة) karşılar. Korku, nereden başlar, nerede biter; veya kişideki yoğunluğu nedir?!. Başlangıcı dehşet, sonucu da hayşet = huşû olarak kabul edersek, aralara da hayf, vecl, rehb, ... girer. Dehşet, korkunç bişeyden hissedilen korkudur; bu korku, Tanrı korkusu olamaz. Pekiî Tanrı korkusu nereden başlar?!. Havfdan olabilir. Havf, kulun amellerinin makbul olmamasından doğan ceza korkusudur.  Vecl, kalbin titremesi, ürpermesi.  Rehb, çekinmek, sakınmak. Ruhban da aynı kök. Diğerlerindeki “nüansları” (= ince farkları, ayrıntıları) bilmiyorum, ama haşyeti (= huşûyu) az-çok biliyorum. Huşû, saygı (ve sevgi) içeren korku. Havf, “bilgisizlerin = câhillerin”; huşû, “ilmiyle âmil âlimlerin” korkusudur, diyebiliriz. Şöyle de söyleyebiliriz : Havf, şeriat ehlinin; huşû, ma’rifet ehlinin korkusudur. Ara korkular da (özellikle re...

RIZA MERKEZLİ ÖZGÜRLÜK

Rıza Merkezli Özgürlük : İtaat, Ma’rifet ve Yanlış Yapmama İmkânı Özet Bu çalışma, özgürlük-itaat dikotomisini klasik felsefî ve modern siyasal tartışmaların ötesine taşıyarak, İslâm düşüncesindeki dört kapı (şeriat, tarikat, hakikat, ma’rifet) perspektifi üzerinden yeniden ele almaktadır. Metnin mihverini Tevbe sûresi 72. âyette geçen “ve rıdvânun minallâhi ekber” ifadesi oluşturur. Bu bağlamda özgürlük, yanlış yapabilme imkânının yokluğu olarak değil; yanlış yapabilme imkânı mevcutken, hakikatin idraki sebebiyle yanlışa yönelmemek şeklinde tanımlanır. Çalışma, ma’rifet düzeyinde itaat ile özgürlüğün karşıt kategoriler olmaktan çıkarak rıza merkezli bir birlik kazandığını savunur. 1. Giriş : Özgürlük Tartışmasının Temel Açmazı Özgürlük tartışması, modern felsefede büyük ölçüde öznenin kendine yeterliliği (otonomi) varsayımı üzerine kurulmuştur. Kant’tan itibaren ahlâkî fail, kendi koyduğu yasaya uyan özne olarak tanımlanmış; bu yaklaşımda itaat, ancak öznenin kendisine itaat etmesi ko...

KÖLELEŞTİREN UMUT

Büyüük kitleleri zalimlere kul-köle yaparak mazlumlaştıran nedir, bilir misiniz?!. Umut. Ama nasıl bir umut?!. Sabredersek, canımızı dişimize takarsak, bir gün biz de 'zâlimler gibi konforlu bir yaşama' ulaşabiliriz umudu. Bu, biz de ileride zâlim oluruz, demektir. Allah-u A’lem, Rabbimiz Allah, cenneti (= konforlu yaşamı) bu yüzden ötelemiş, ötede va’d etmiş; Müslümanlara cenneti önden “bir rüşvet gibi”! vermemiş; inananların buradaki cenneti (= konforlu yaşamını), ötedeki cennete (= konforlu yaşama) fedâ etmelerini istemiş. Bu da bir umuttur ama öbür umut gibi bizi kısa vadeli ve geçici bir beklentiye köle kılan bir umut değil, İlâhî va’de güveneni ebedî ve özgür kılan bir umuttur. Zâlimler, bunu da “istismar” ediyor. İstihdam ettikleri din vaizlerine şunu söyletiyorlar : Sen bu dünyada sabret (= ses/sorun çıkarma, itiraz etme), bize = zâlim de olsa otoriteye/âmirlerine itaat et; bu sabrının sonucunu ötede (= cennette) nasıl olsa alacaksın. Bunu söylemek/söyletmek de onların ...

BU ÇAĞDA PUT KIRMANIN BEDELLERİ

Modern Çağda Put Kırmanın Bedelleri 10 trilyon doları aşan portföyüyle dünyanın en büyük varlık yöneticisi konumundaki BlackRock’ın CEO’su Larry Fink, Davos’un açılışında küresel elitlere soğuk duş etkisi yaratan bir konuşma yapmış ve : ‘kapitalizm tarihinin en büyük sınavıyla karşı karşıya...’, demiş. Giriş : Putlar Değişti ama İmtihan Değişmedi Putlar artık taştan değil; sistemden yapılmış durumda. Sermaye, teknoloji, kariyer, görünürlük, kabul görme ve güvenlik… Modern çağ, putlarını kırılmayacak kadar soyut; tapınmayı ise fark edilmeyecek kadar gündelik kıldı. Bu yüzden bugün put kırmak, yalnızca bir itiraz cümlesi değil; bir hayat tarzı terkidir. İbrâhîmî çizgi, putu tanımakla yetinmez; puttan doğan rızkı, güveni ve itibarı da terk etmeyi şart koşar. Bedel tam da burada başlar. 1. İlk Bedel : Güvenli Alanın Kaybı Modern sistem şunu vaat eder : “Uslu ol, eleştir ama sınırı geçme; biz seni koruruz.” Put kırıcı ise bu anlaşmayı bozar. Artık, put kırıcının kurumsal koruması kalkar, st...

EHL

Ehl Ehl; mensup, sahip, mâlik, usta, mahâretli, becerikli demektir. Bir şeye aidiyet ile liyakati birlikte ifade eder. Bu yüzden İslâm düşüncesinde “ehl”li tamlamalar yalnızca kimlik değil, aynı zamanda ölçü ve hâl bildirir. Ehl-i Kitâb : Kitap ehli; kendilerine ilâhî kitap gönderilmiş topluluklar. Ehl-i Sünnet : Sünnet ehli; bu metnin ana konusu. Ehl-i Beyt : Hz. Peygamber’in ev halkı. Ehl-i Kıble : Kâbe’ye yönelerek ibadet edenler. Ehl-i Takvâ : Takvâ ehli. Ehl-i Kâl : Söz ehli. Ehl-i Hâl : Hâl ve yaşantı ehli. Ehl-i Sâlib : Haçlılar (klasik ve çağdaş anlamlarıyla). Bu ayrımlar içinde Ehl-i kâl - Ehl-i hâl karşıtlığı özellikle belirleyicidir : Din, yalnızca söylenenle değil, yaşananla anlaşılır. Sünnet ve “Ehl-i Sünnet”in Tarihî Yeri Sünnet, yasanın fiilî tatbikidir; yaşayan örnektir. Her ümmetin bir sünneti vardır; İslâm ümmetinin sünneti Hz. Peygamber tarafından yaşanarak oluşmuştur. “Ehl-i Sünnet” tamlamasının yaygın kullanımı ise daha sonradır (hicrî I. yüzyılın sonları). Yani sü...

DİL ve ANLAM

Dil; söz ve kelimelerden (isim, fiil, sıfat, edat vb.) oluşur ve bu söz ile kelimeler anlamları taşır. Dili kullanan - yani konuşan ve yazan - anlamları bu söz ve kelimelere yükler. Şu kesin ki : Söz ve kelimeler, anlamın tamamını taşıyamaz; ancak taşıyabildikleri kadarını taşırlar. Hiçbir söz ya da kelime, anlamın tümünü kuşatamadığı için, kelimeler birbirleriyle yardımlaşırlar. Ne var ki bu durum, her söz ve kelimenin aynı ağırlıkta bir anlam yükü taşıdığı anlamına gelmez. Her kavramın anlam yükü - içlemi, yani içerdiği yük - farklıdır. Kavramlar arasındaki ilişkilerde de anlam doğar; buna bağlam denir. Bir kavram, başka kavramlarla bir cümlede, paragrafta ya da metinde bir araya geldiğinde, orada üst bir anlama ulaşmak için bir yardımlaşma söz konusudur. Buna rağmen, kelime ve kavramlar ne kadar iyi organize edilir ve ne kadar güçlü bir yardımlaşma içinde olurlarsa olsunlar, anlamın tamamını - benim “hakikat” dediğim şeyi - ifade edemezler. Hakkı = hakikati hiçbir şey ve hiçkimse tü...

PUTÇULUK

Put ; doğaüstü ya da olağanüstü bir güç ve etkiye sahip olduğuna inanılan canlı veya cansız nesnedir: sanemdir, fetiştir. Bu tür nesnelere aşırı saygı duyup, onlardan insanüstü beklentiler içerisine girmeye ise putçuluk denir. Putçuluğu yalnızca ilkel toplumlara, taş ve ağaçtan yapılmış heykellere ait bir olgu gibi görmek yanıltıcıdır. Asıl fark, klasik ve modern putlar arasındadır. Klasik putlar somuttu ve sembolikti. İnsan onları kendi elleriyle yapar, neye tapındığını bilirdi. Modern putlar ise hem somut, hem soyut, hem de semboliktir. Üstelik çoğu zaman “put” olduklarının farkına bile varılmaz. Hz. Ömer’e (r. anh.) atfedilen şu söz, bu farkı çarpıcı biçimde anlatır : “Biz cahiliyede, undan ve helvadan putlar yapardık; tokken onlara tapar, acıkınca da onları yerdik.” Neredeyse her kabilenin bir putu vardı; en büyüğü Hubel’di. Lât, Menât ve Uzzâ ise ona tâbi putlardı. Bu putların da sayısız türevleri vardı. Hubel kırmızı akik taşındandı. Cahiliye insanı putunu yapar, ona tapar ve g...

YENİ PUTLARIN SESSİZLİĞİ

Kuzuların Sessizliği’nde Thomas Harris, “hastalıklı bir zihnin” neler yapabileceğini anlatır. Bizim de zihnimiz “hasta”!. Yeni putlar üretiyoruz ve ürettiğimiz bu putlara kendimizi fedâ ediyoruz. Yaptığımız (= yarattığımız) bu putlar konuşmuyor, emretmiyor, tehdit de etmiyor; ama, “değer” diyor/lar  “gelecek” diyor/lar, “insanlık” diyor/lar. “özgürlük” diyor/lar. “refah” diyor/lar... Ve insan, bu putlara secde ettiğini fark edemez hâle geliyor; çünkü bu putlara secde artık eğilmekle değil, fedâ ile yapılıyor. Bu putların en tehlikelisi de masum olanı. Eski putlar açıktı : Taştı, ağaçtı, heykeldi. Yeni putlar : Kavram, slogan, iyi niyet; bu yüzden sorgulanmıyorlar. Kim, “insanlık”a karşı çıkabilir?!. Kim, “gelecek”e itiraz edebilir?!. Kim, “özgürlük”ten rahatsız olur?!. Kim, “refaha” hayır diyebilir?!. Ama mesele karşı çıkmak, hayır demek değil; asıl mesele, yerini = haddini bilmek = bilmemek. Bugün bu putlar için yapılan her fedâ, modern/çağdaş bir ibâdete dönüştü. Nasıl?!. Vaktimi...

MAKSİM / MAXİM

Maksim/maxim : Genel olarak bir bireyin benimseyebileceği ya da bireye, eylemlerinde iyi bir yol gösterici olarak kabul etmesi tavsiye edilen davranış kuralı, yasa, ilke. Ben, benim gibilere ve benim gibilerin var ettiği şeylere (?!), varlığımı fedâ etmem; ben, beni şu ân mükemmel var eden; ve beni, şu ânki varlığımdan daha mükemmel bir şekilde var edebilecek potansiyelle donatan ve beni bunun için yaşatan Varlığa varlığımı fedâ ederim. Bu, O’nun benim varlığıma ihtiyacı olduğu için değil, benim görevim = ödevim olduğu için. Kant, ahlâkı (ödev ahlâkını) şu maksime dayandırır : “Öyle bir şekilde davran ki, bu davranışın, evrensel bir yasa olarak kabul görsün.” der. Bu yasanın (= maksimin) ayağı yere basmaz. Bu yüzden ben, Kant’ın bu maksimini reddediyor ve çöpe atıyorum ve yukarıdaki maksime göre hareket etmeye çalışıyorum. Sizler varlığınızı niye fedâ ediyorsunuz?!. Hâlâ, “Varlığım, .... varlığına armağan olsun.” mu diyorsunuz?!.

YANLIŞ HESAP

Hesap (yapma), muhasebe (yapma). Her hesap (muhasebe), doğru çıkmayabilir. Bunu nereden biliyoruz?!. 43/37 ve 104/3’den. “Bu (şeytanî dürtüler) böylelerini (hakikat) yolundan alıkoyar ve bunlar kendilerinin doğru yolda olduklarını sanırlar. (= hesap ederler = وَيَحْسَبُونَ)!.” وَاِنَّهُمْ لَيَصُدُّونَهُمْ عَنِ السَّب۪يلِ وَيَحْسَبُونَ اَنَّهُمْ مُهْتَدُونَ “O kişi zanneder (= hesap ederler = يَحْسَبُ) ki, serveti onu sonsuza dek (= ebedî) yaşatacak!.” يَحْسَبُ اَنَّ مَالَهُٓ اَخْلَدَهُۚ ... Hele bir zengin olayım da ... Hele bir (ticarî ve siyasî) çevre edineyim de ... Hele bi şu okulu bitireyim de ... Hele bir profesör, genel müdür, milletvekili, bakan, vs. olayım da ... Hele bir çoluğu-çocuğu evlendireyim de ... İşte o zaman Senin dediklerini yaparım Ya Rabbî : Fakirleri görürüm, zalimlere hesap sorarım, zalime sözümü dinletirim, garibanları gözetirim, namaza başlar, hacca giderim... Sen, benim (olmak) istediğim şeylerde bana yardım et!.   ... Olmak istediğimiz o şeyleri olu...

YENİDEN DİRİLİŞ

YENİDEN DİRİLİŞ = BA'S-Ü BA'D-EL MEVT Bu dünyada “olma” vardır. İnsan burada, bedeni kullanarak bir ben (nefs) hâline gelir. Seçer, yönelir, bağ kurar; ağırlaşır ya da arınır. Bu dünya, olmanın yeridir. Orası ise, bu olmanın yeni bir bedende görünmesi ve bu bedenin olunanı tatması = yaşamasıdır. Yeniden diriliş, yalnızca bedenlerin ayağa kaldırılması değildir. Yeniden diriliş, bu dünyada kazanılmış benin, kendisine uygun bir bedenle duyulur hâle gelmesidir. Bu beden insana, düşünmek ve tercih etmek için değil, tatmak için verilir. Çünkü orada artık “neden” yoktur; yalnızca sonuç vardır. Tatmak (ذوق), bilmekten ve görmekten fazladır. Tatmak, bedenle olur. Zevk de acı da bedenle yaşanır. Bu yüzden oradaki mutluluk da azap da soyut ve mecaz değildir, bedene rağmen değil, bedenledir, bedenle yaşanır. Bu dünyadaki ben (nefs), bedenini kullanır; oradaki beden, burada kazandığı benin hâlini yaşar, tadar. İyi bir ben, huzuru, genişliği, sevinci, o bedenin algıları ve duyguları üzerinde...

BEDEN, NEFS VE RUH

Beden, Nefs ve Ruh Beden, üç boyutlu ve şekli olan varlık. Nefs, kişiye özel ben. Ruh, yoğunluğu her şeyde ve herkeste farklı olan “boyutsuz güç”. İnsandaki ruh, “gelişmeye = yücelmeye ve düşmeye = alçalmaya” müsait olarak “üflenmiştir.”!. Bu ruhta, taqvâ da fucûr da; ikisinden birini seçebilecek akıl da irade de yüklüdür. Bu ruh, arka planda çalışan bir “işletim sistemi” gibi çalışır. İnsan, kendine yüklenen (= ilham edilen, 91/8.) akıl ve iradeyi doğru kullanarak, doğru bağ/bağlantı kurarsa, doğru istikâmeti = doğru yolu (= sırât-ı müsteqîm’i) bulur; yanlış kullanırsa, sapar. Ben = nefs, hem bu bağın/bağlantının durumuna, hem de bedeninin şekline göre vaziyet alır. Bedeninin şekli, erkek olanla, kadın olanın beni (= nefsi), aynı ben (= aynı nefs) değildir. Ben = nefs, bedenini, kendine yüklenen ruh/u vasıtasıyla kurduğu bağın/bağlantının “kalitesine” göre kullanır. Beden, benin (= nefsin) âletidir. Benin (= nefsin) sorumluluğu, beden âletinin kullanımına göre belirlenir. Bedenin bir ...

GUSÜL/GUSL

Gasele’den (غسل) yıkanmak; cenâbet hâlinden temizlenmek. Cenâbet, manevî (= hükmî) kirlilik.  Nasıl ve neden olur bu manevî (= hükmî) kirlilik?!. Kişi, kendinden geçince = kendini kaybedince = kendini (?) unutunca!. Unutulan, kişinin kendi midir?!. Hayır, Rabbidir. Kadim kültürlerde (= eski Mısır’da, Hint’de, Sabiiler’de, vs.) de gusül var. Kişi, cinsî münasebet, doğum, hayz ve nifas hâllerinde “kendinden geçer, kendini kaybeder”, aklı başından gider. Bu durum, “o ân için” Rabbi unutmadır.  Rab unutulunca, kişi kirlenir ve temizlik ihtiyacı doğar; vicdan, ortadan kalkar, kaybolur. Vicdan, VCD (وجد)’den bulunan, demektir. O, bulununca, iyi, kötüden; doğru, yanlıştan; güzel, çirkinden ayırt edilir. O unutulunca, her şey birbirine karışır, karıştırılır. Vicdan, Rable kurulan bağdır, Rabbi “bulmadır” ve O’nunla olmadır. (= olma hâlidir.) Buradaki “bulma”, kayıp olanı bulma değil, zaten her dâim = her ân olanı fark etmedir. Kişi, cenâbet hâlinde O’nu “ister-istemez” unutur. Çook bü...

KANDIR(IL)MAK

Kandırmak. Kandırılmak. Aldatmak. Aldanmak. Kandıran kişi, güvensiz kişidir.  Şeytan, kandırır, aldatır. Neden?!. Güvensiz (= imansız) olduğundan = Rabbine = Rabbinin emrine güvenmediğinden. Pazara gittiğimizde pazarcının (dolayısıyla terazisinin) bizi aldatmaması (= kandırmaması); aracımıza benzin ya da mazot aldığımızda benzincinin (dolayısıyla pompanın) bizi aldatmaması (= kandırmaması); bilen birine/bir âlime veya bir âlet olan yapay zekâya (YZ) bir soru/mesele sorduğumuzda sorumuza “yanlış” (= kendi ve o âleti yapanların çıkarına göre) cevap vermemesi; bir yöneticinin bizi adâletle yönetmesi; bir anlaşmazlık durumunda başvurduğumuz bir hâkimin âdil karar/hüküm vermesi için GÜVENİLİR olmaları şart. Nedir güvenilirliğin ölçüsü?!. Herkesin içindeki “terazi”!. Bu “terazinin” ayarı bozuksa, kandırma ve kandırılma kaçınılmaz olur.  Bu “terazinin” ayarını ne düzgün yapar?!. İman. İman, Allah’a güvendir. İmansız kişi, güvensiz = güvenilmez kişidir. İmansız kişinin kendi ayarı boz...

CHAT

Chat’te Devrim! Chat, (sanal) sohbet, konuşmadır. Sohbetler, eskiden yüz yüze, samimi ve sıcaktı. Taraflar, birbirlerinin yüzüne, gözlerinin içine bakarak konuşurdu; söylenen sözün samimiyeti, yüzden ve gözlerden (de) okunurdu. Sonra, araya medya (= araçlar) girdi : Yazı (gazete, kitap, dergi), radyo, televizyon, telefon ve internet. Bu araçlara kitle iletişim araçları (= KİA) dendi. Bu süreçte sohbetin bir tarafı giderek örgütlü ve güçlü, diğer taraf (= insan) ise yalnız ve güçsüz hâle geldi. Bu araçlar, sohbetin bir tarafını güçlendirmiş olsa da, internete kadar olan dönemde kimin kimle konuştuğu belliydi. İnternet sonrasında konuştuğumuz kişiler belirsizleşti, sanallaştı. Sosyal medyada yine muhataplarımız vardı; ancak YZ ile birlikte, konuştuğumuz kişi de ortadan kalktı. İletişimci Marshall McLuhan’ın dediği gibi : “Araç, mesajdır. (The medium is the message.)” Artık kişilerle değil, araçlarla konuşuyoruz. Ve bu araçların niyetlerini - bizimle ne için, ne amaçla konuştuklarını - bi...