YAPIT

Yapıt : Ustanın (= sanatkâr ve zanaatkârın) yaptığı (yarattığı!) ürün. Sanat yapıtı, edebiyat yapıtı gibi. Bir ev, bir araba, bir resim, bir edebî metin (= şiir, roman, müzik, vs.) birer yapıttır. Usta, bu yapıtları önce zihninde yapar; sonra fiiliyata geçirir = görünür kılar.

Bu yazı, edebî bir yapıt olan yazıt (= kitabe) üzerinde duracak. Buradaki yazıt, sadece mezar taşlarına yazılan yazıyı değil, her türlü yazıyı ifâde eder.

Bir yazı, yazılmadan önce nerededir?!.

Bi tür “yoktur veya yokluktadır”; o yapıt yazarın düşüncesindedir, henüz dile (= söze ve yazıya) gelerek ortaya çıkmamıştır (= var olmamıştır) dersek; düşünceye o yapıt nereden gelmiştir veya düşünce, yazar olmadan var olabilir mi sorusu aklımıza gelir. Bu, bizi yazarın varlığını (neden var olduğunu) ve yazarı var edeni sorgulamaya = teselsüle kadar götürür. Mükemmel ve Mutlak = Kendi Kendine yeten bir Varlıkta (= İlâh’ta, Tanrı’da) karar kılamazsak, çıkmaz sokağa gireriz.

Ben, yazarın yapıtının (= yazının) nasıl ortaya çıktığına (varlık kazandığına) devam edeyim.

Yazının dilden (dile gelmeden) önceki hâli, düşüncededir. Düşünce neden veya nereden beslenir?!. Varlıktan ve varlığı Var Eden’den. Varlık ve varlığı Var Eden olmasa, düşünce de var olmazdı. Dil de akıl da var edilmiş birer varlıktırlar. Akıl, fiilen dile gelmiş, somut varlıklardan ve o varlıkların isimleri olan soyut varlıklardan beslenir; bunlara âyet de denir. Bu, Âdem’e (= bize) isimlerin öğretilmesidir. 

İsimler bize öğretildiği için düşünebiliyor, ve düşündüklerimizi dile getirebiliyoruz.

Yazıyı (= yazıtı) düşünceden (= düşünenden) ayırsak, geriye ne kalır?!.

Kargacık-burgacık (anlamsız, cansız/ölü) harfler.

...

Bizim varlığımız da aynen bunun gibidir. Biz de, kendimizi = bizi, Var Eden’den “ayırırsak, koparırsak”!, et ve kemik yığınına ve “anlamsız varlıklara” döneriz. Buradaki ayırmayı ve koparmayı, fizikî ve maddî anlamıyla değil, metafizik/î ve manevî anlamıyla anlayalım.

...

Biz, bir yapıt (= eser) ortaya koyarken, bir sürü malzemeye (= şeye) ihtiyaç duyarız; O bir yapıt (= eser) ortaya koyarken hiçbir şeye ihtiyaç duymaz; yaptığı her şeyi, Kendi yaratmıştır, yapmıştır.

Neden yaratmıştır sorusu, zâid = gereksiz bir sorudur, bizi tekebbüre (= kibre, ilâhlık taslamaya) götürür. Kendini Var Eden Rabbini unutan herkes, buna yazar da dâhil, nefsini (= kendini) yaratıcı (= author, creator ve ilâh) olarak görür = sanar.

...

Allah’ın Kelâmı Kur’an’ı Kerim’i, Kur’an’ı Hakîm’i okurken de O yapıtın Sahibi ile Olan'la bağı, bağlantıyı koparmadan okumalıyız. Bu bağ, bağlantı koparsa, anlama aslâ gerçekleşmez = anlam aslâ ortaya çıkmaz.

...

Kötü ve kötülük, var olan ama Tanrı’nın ve bizim var olmasını istemediğimiz şeyler, kötü yapıtlardır.

Kötüyü ve kötülüğü Yaratıcı yapmaz = yaratmaz; onlar, biz yaratılanların eseridir. = “min şerri mâ halaq.” (113/2.)

İyiler, kötüden ve kötülükten uzak durur, kötüyü ve kötülüğü sevmezken; kötüler, kötüye ve kötülüğe yakın durur, kötüyü ve kötülüğü (= kötülük yapmayı) severler.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

MÂÛN NE DİYOR?!.

İMAN - AMEL İLİŞKİSİ

KİP