ÖRF (= عرف)

Örf : Ahâlinin (= insanların) kendiliğinden uygulayageldikleri, alışkanlık hâline getirdikleri ve benimsedikleri yaşam/hayat biçimi. Âdet. Töre. Gelenek.

Kur’ân indiğinde de cahiliye toplumunda yaşanan ve geçerli olan bir örf vardı. Kur’ân, boşluğa (= boş, sıfır bir hayata) inmedi; ‘iyi-kötü’ yaşanan bir hayata indi.

Kur’ân, bunların bir kısmını düzeltti = ıslah etti; bir kısmını iptal = ilgâ etti. (= yürürlükten kaldırdı.); bir kısmını da devam ettirdi. (= ibkâ etti.)

Kur’ân indiğinde, bi çook şey gibi namaz (= salât) da hacc da savm (= oruç) da zekât da vardı; ama bütün bunlar, şirk düzeninin devamı için (= putlar adına) yapılıyordu, Kur’ân bunları TEK BİR İLÂH (toplumsal adâlet) adına aşama aşama ıslah etti = düzeltti. 

Faizi ve kan davasını kaldırdı. Çok kadınla evliliği “belli şartlara” bağladı. Kölelik ve cariyeliği kaldırmak için çook ciddî adımlar attı : kasten bir adam öldüren köle azat etsin (4/92.) dedi; oruç kefaretini köle azat etmeye bağladı (5/89.) vb.; Efendimizin vefatından sonra bu mesele neredeyse eski hâline geri döndü.

...

Çok sık duyduğumuz şu cümle üzerinde biraz düşünelim. Efendimiz, Kur’ân’ı tebliğ için gönderildi; veya Efendimizin görevi Kur’ân’ı tebliğdi.

Kur’ân, yaşanan hayatı düzenleye düzenleye 23 senede tamamlandı. Bu, Onun hayatla bağını/bağlantısını, yaşanan hayattan kopuk olmadığını gösterir. 604 sayfadan (30 cüzden; her cüz 20 sayfa) oluşan bir Metnin, her gün bir sayfası tebliğ edilse, 604 günde bu tebliğ biter. Kur’ân, hayattan kopuk bir Metin olsa, niye 23 senede indirilsin = tamamlansın?!.

Yukardaki sözün (= Efendimizin görevi Kur’ân’ı tebliğdi.), bence, şu şekilde düzeltilmesi lâzım. Efendimizin görevi, hayatı Kur’ân’a göre düzenlemekti; bunu kendi hayatında da uygulayarak bizzat bize göstermek, ve bize örnek olmak için gönderildi.

Hayattan kopuk Kur’ân okumaları, bilgilenme amaçlıdır. Modern insan, modern bilgi arayışını ve anlayışını, Kur’ân’a da yansıtmaya çalışıyor. Kur’ân’ı da diğer kitaplar gibi bir Kitâb olarak okuyor. Kur’ân’a göre hayatımızı gözden geçirmezsek = yaşadığımız, örfe (= alışkanlığa) dönüştürdüğümüz hayatı, Kur’ân’a göre (yeniden) düzenlemezsek, bütün Kur’ân okumaları ve anlamaları, havada/askıda kalır, hiçbir işe yaramaz.

Kur’ânî bilgi, en stratejik, en hayatî, hayata yön veren ve yol gösteren bir bilgidir. Böyle bir bilgi, hayatta uygulama alanı bulamazsa, sıradan bir bilgiye dönüşür. Kur’ân, bu bilgiye ilim der. Bu bilgi, modern bilgi gibi sadece nazarî bir bilgi = nazariyat değildir; kişiyi (= sahibini) gönüllü ve huzurlu (= mutlu) bir şekilde amele/eyleme sevk eden ve amelle/eylemle uyumlu bir bilgidir.

Ma’ruf (= معروف) kavramı da urf’den/örf’den (= عرف)’den türer. Ma’ruf, hem bilinen, hem örfe uygun demektir. Örfe uygun olan, yaşana yaşana bilinir; yaşanmadan bilinen, (zamanla) unutulur.

Kur’ân, çook okunan (Kitâb) demek. Sanki buradaki okuma, yaşantıyla = uygulama ile okuma gibi!. Kur’ân’dan okuduğumuz her âyet, -- sözgelimi zekât verin!, âyeti --, şimdi/şu ân yaşadığımız hayata (ve imkânlarımıza) hitap etmiyor olabilir; ama zengin olunca o âyet bize sorumluluk (= yükümlülük) yükler. Ama namaz (= salât) zengin-fakir, sağlam-sakat herkes için zorunlu bir görevdir.

Salâtın bir anlamı da yaslanmak, dayanmak ve girmek; öbür anlamları : destek almak, destek vermek; duâ etmek; izlemek = takip etmek; davaya bağlılık göstermek; namaz, bu bağlılığın görünür = ritüele = bedenî hareketlere dönüşmüş hâli. Geniş anlamıyla salât, her ân, her eylemimizde görünmeli = her eylemimiz salât olmalı = her eylemimiz İslâm davasını = Tevhidi desteklemeli.

Salât, bizi hayatın her ânında sadece Allah'a kulluğa (= Allah'ın istediği gibi bir hayata) sevk eden bir ibâdet; 10-15 dakikada edâ edilmesi gereken "basit"! bir ibâdet değil. 10-15 dakikalık ibâdet, salâtı zayii etmektir. (Bknz. 19/59.)

Kur’ân, örfe dönüşmüş ama içi boşalmış, şirkle kirlenmiş, amacından da sapmış salâtı asıl mecrasına taşıdı. Hz. Şuayb (a.s.) döneminde salât, amacından sapmamıştı. Müşrikler Hz. Şuayb (a.s.)’a : “Ey Şuayb! Atalarımızın kulluk ettiklerini bırakmamızı/terk etmemizi; mallarımızı istediğimiz gibi kullanmaktan vazgeçmemizi, Sana Senin salâtın (namazın) mı emrediyor?!.” (11/87.) demişlerdi. O gün müşrikler, salâtın (namazın) bu fonksiyonunu biliyorlardı. Kur’ân, bu fonksiyonu bozulan veya kaybolan salâtı (namazı) ıslah etti. Acaba (?!), daha sonra ve şimdi, salâtın (namazın) bu fonksiyonu yine ortadan mı kayboldu, veya salât (namaz), içi (= fonksiyonu) boşalmış hareketlere mi dönüştü?!. Namaz kılanların hayatı, kılmayanlardan çok farklı değil, veya namaz kılmak, ihtiyarlara özgü bir alışkanlığa ve sevap kazanmaya dönüşmüş gibi görünüyor da böyle bir soruyu sorma gereği hissettim. Oysa namazın birincil amacı : kılanı, fahşâ ve münkerden uzak tutmak ve bu hayatı düzenlemek. Böyle bir hayat, doğal olarak öte dünyada geçerli olacak olan sevabı kazandıran da bir hayattır.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

MÂÛN NE DİYOR?!.

İMAN - AMEL İLİŞKİSİ

KİP