CEBR
Cebr : Kişiyi bir işi yapmaya zorlama, o kişi üzerinde zor kullanma. Zor : Güç, kudret ve kuvvet.
Cebriye, insan iradesini ve fiillerini Allah’ın iradesi içinde eriten (= yok sayan) kelâmî görüş. Bu görüşün karşısında Mu’tezile var; Ehl-i Sünnet (= Eş’arî ve Mâtüridî) arada.
(Cebr-âİl : İl’in = El’in zor kullanması. (İl ya da El, İbrânicede İlâh. El-İlâh = Allah. El-İlâh’ta, El ve İl var; sonunda da Hû.)
İlâh, zor (güç, kudret) kullanır ama O'nu bu güce kimse zorlamaz; O’nun zoru (= gücü) Kendindendir; O, her şeye Kâdir’dir.
Bu yazı, aşağıdaki iki âyet bağlamında, irade, dolayısıyla da kader, Allah’ın ve kulun fiilleri meselesini kısaca ele alacak.
“Allah dilemedikçe siz dileyemezsiniz. Kuşkusuz Allah, her şeyi bilendir, en iyi hüküm verendir.” (76/30.)
وَمَا تَشَٓاؤُ۫نَ اِلَّٓا اَنْ يَشَٓاءَ اللّٰهُۜ اِنَّ اللّٰهَ كَانَ عَل۪يماً حَك۪يماًۗ
“Âlemlerin Rabbi Allah dilemedikçe siz dileyemezsiniz.” (81/29.)
وَمَا تَشَٓاؤُ۫نَ اِلَّٓا اَنْ يَشَٓاءَ اللّٰهُ رَبُّ الْعَالَم۪ينَ
Rabbimiz Allah dilemedikçe biz dileyemeyiz. O, bize dileme kuvvetini (gücünü, kudretini) dilemiş de vermiştir. Bu güç, O’nun belirlediği (sınırlı veya dar) alanlar için/de geçerlidir. Bu alanların dışı, bu alanları da kapsar. Sözgelimi erkeksek, kadın olmayı (kadınsak, erkek olmayı) dileyemeyiz; dilesek de! bu dileğimiz dilek olmaz. Yine, Güneşi batıdan doğdurmayı (doğudan batırmayı) dileyemeyiz...
Ama, şu yoldan değil de bu yoldan gitmeyi; mal biriktirmeyi veya vermeyi; ilim öğrenmeyi veya cahil kalmayı, vb. şeyleri dileyebiliriz. Bu dileklerimizin olumlu (= iyi, güzel ve doğru) olanları O’nun da dileğidir.
Ya olumsuz olanları (= iyi, güzel ve doğru olmayanları)?!.
Bunlar, O’nun dileği değil. Bizim O’nun dileğine (= iradesine) muhalif (= aykırı) dileklerimiz. O'nun dileğine (= dileklerinin bütününe) din (= düzen) de diyoruz. Buradaki dini (= düzeni) ikiye ayırmakta fayda var : 1. Kâinattaki dileği (= düzeni, dini); buna, âdetullah da denir. 2. İnsan hayatındaki dileği (= düzeni, dini); buna, sünnetullah da denir. İnsan, iradesini (= isteğini) Allah’ın istediği şekilde kullanırsa, sünnetullah, âdetullaha (= insanî hayattaki düzen/din, kâinattaki düzene/dine uygun olur. Allah’ın dileği (= isteği) de budur.
...
Şeytan da O’nun dileğine (= iradesine) muhalefet etmişti. Olumsuz dilekler, şeytanî dileklerdir. Bu olumsuz dilekler olmasaydı, bize verilen sınırlı dileğin (= iradenin) bir anlamı da olmazdı. Buna rağmen, hiçbir olumsuz dilek, O’na (= O’nun dileğine, iradesine) zerre zarar veremez.
Sanırım anlaşıldı; anlaşılmadıysa, şöyle bir örnek-kıyas (= misal) vereyim. Ama bu kıyas (= misal), sadece bir benzetme (= teşbih); teşbihte hata olmaz ama bu teşbih (bu kıyas), yine de hatalı. Niye?!. Çünkü Allah ile insanın “ontolojileri” farklı.
Örnek-kıyas (= misal) şu : Kurun çook yükseldiği, bi türlü önüne geçilemediği zamanları hatırlıyor olmalısınız. Devlet Başkanı, KKM (= Kur Korumalı Mevduat) kararı ile bu yükselişin önüne geçti. Fonda milyar dolarlar birikti; birileri zengin oldu, hazine tarafından bunlara çok yüksek faizler ödendi ve bu bedel, ahâlinin (= milyonlarca sıradan vatandaşın) sırtına yüklendi. Bu karar (= KKM kararı), Devlet Başkanının isteği (= iradesi), kararı idi; kimse de buna karşı çıkamadı.
Allah, bir devlet başkanı kadar kudretli (ve iradeli) bir Melik değil midir?!.
O Mutlak Melîk’tir. (= Kral’dır.) Fâil-i Muhtar'dır. Kim, ne yaparsa yapsın, O’nun iradesinin önünde kimse duramaz. Ama O’nun iradesi, hiç kimseye zarar vermez. Zararlar, zarara uğrayanların kendi iradelerinin sonucudur; bu iradeyi de onlara Rableri olan Allah vermiştir.
Verilen her şey gibi, irade de sorumluluk gerektirir.
Allah’a hiç kimse bişey vermediği için, Allah hiç kimseye karşı sorumlu değildir. Buna rağmen Allah, kurduğu düzene (= dine) sonuna kadar sâdıktır, “tutarlıdır”, “keyfî davranmaz”!. = “lâ tebdîle likelimâtillah.” (30/30.), “ve len tecide lisünnetillah.” (33/62.) İsteseydi, bambaşka bir düzen (= din) de kurabilirdi.
“Âlemlerin Rabbi Allah dilemedikçe siz dileyemezsiniz.” (81/29.)
وَمَا تَشَٓاؤُ۫نَ اِلَّٓا اَنْ يَشَٓاءَ اللّٰهُ رَبُّ الْعَالَم۪ينَ
Evet O dilemedikçe biz dileyemeyiz. Haddimizi (= bize verilen yetkileri) bilelim; sınırı aşmayalım; aşarsak, O’nda dilek (= ilim, irade, kudret) çook. O’ndaki “sıfatlar” da (fiiller de) O’ndan ayrı gayrı değil; O, Samed.
İnşallah, doğru anlatabilmişimdir.
“Rabbi-şrah lî sadrî, ve yessir lî emrî, vahlül ukdeten min lisânî yefqahû kavlî.” (20/25-28.)
Yorumlar
Yorum Gönder