Kayıtlar

Eylül, 2025 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

ACIKMAK

Acıkmak : Açlık hissetmek. Nasıl bir duygudur veya bilgidir bu acıkmak?!. Acıkınca, acıktığımızı biliriz ve bişeyler yemek arzusu hissederiz.  Bu bilgiyi veya duyguyu bize kim öğretmiştir?!. Acıkınca, yiyecek bişeyler bulamasak, ne yapardık?!. Açlıktan ölürdük. Yiyeceklerimizi bize kim veriyor?!. Toprak. (mı?!.) Toprağa bu “gücü” (= yiyecek yetiştirme/verme gücünü) kim veriyor?!. Gök mü?!. = Yağmur mu, Güneş mi?!. Gökteki bu güç nereden geliyor?!. Sorular, sorular, birbirini kovalayan sorular. Nerede durabiliriz?!. Kime hamd (= teşekkür) edebiliriz?!. Bize “üç kuruş” verene mi (= patronumuza, anamıza-babamıza mı), toprağa mı, suya mı, Güneşe mi, ...?!. ... Aklı ve kalbi (= gönlü) acıkmayanlar (= sadece midesi acıkanlar), bu soruların “gerçek cevaplarını” veremezler. Bazıları da “benim sadık yârim, kara topraktır.” demekle yetinir. Biraz daha ipucu vereyim mi?!. “Goyun verdi, kuzu verdi, süt verdi. Yemek verdi, ekmek verdi, et verdi. Gazma ile döğmeyince gıt verdi. Benim sadık yârim...

ÖRF (= عرف)

Örf : Ahâlinin (= insanların) kendiliğinden uygulayageldikleri, alışkanlık hâline getirdikleri ve benimsedikleri yaşam/hayat biçimi. Âdet. Töre. Gelenek. Kur’ân indiğinde de cahiliye toplumunda yaşanan ve geçerli olan bir örf vardı. Kur’ân, boşluğa (= boş, sıfır bir hayata) inmedi; ‘iyi-kötü’ yaşanan bir hayata indi. Kur’ân, bunların bir kısmını düzeltti = ıslah etti; bir kısmını iptal = ilgâ etti. (= yürürlükten kaldırdı.); bir kısmını da devam ettirdi. (= ibkâ etti.) Kur’ân indiğinde, bi çook şey gibi namaz (= salât) da hacc da savm (= oruç) da zekât da vardı; ama bütün bunlar, şirk düzeninin devamı için (= putlar adına) yapılıyordu, Kur’ân bunları TEK BİR İLÂH (toplumsal adâlet) adına aşama aşama ıslah etti = düzeltti.  Faizi ve kan davasını kaldırdı. Çok kadınla evliliği “belli şartlara” bağladı. Kölelik ve cariyeliği kaldırmak için çook ciddî adımlar attı : kasten bir adam öldüren köle azat etsin (4/92.) dedi; oruç kefaretini köle azat etmeye bağladı (5/89.) vb.; Efendimizin v...

YE'CÜC & ME'CÜC

Ye’cüc ve Me’cüc, Kur'ân’da adı geçen bozguncu kavim. Bu kavmin kim (= hangi milletten) olduğu ve nerede yaşadığı meçhul, tartışmalı; kelimelerin Arapça mı, İbranice mi, Âramice mi, Yunanca mı olduğu da kökeni de. Arapçada eccece  (اجج), ateş yakmak; teeccece (تأجج) ateşi tutuşturmak. Belli ki bu kavim, ortalığı yakıp-yıkan, ateşe veren azgın, iki büyük vadi (set veya dağ) arasında yaşayan (= “izâ belegâ beyn-el seddeyn”), sözden anlamaz ve söz dinlemez (“lâ yekâdûne yefkahůne kavlen” 18/93.), yeryüzünde fesat çıkaran (“müfsidûne fil arz” 18/94.) bir kavim. Bu kavimin komşuları Zülkarneyn’den yardım istiyorlar. Geçmişte yaşamış bu kavmin hakkından Zülkarneyn gelmiş, onların yaşadığı iki seddi, bir sed hâline getirmiş = birleştirmiş ve onları bu sedde/seddin arkasına hapsetmiş. (Bknz. 18/94.) Bunu nasıl yapmış?!. İki dağın (seddin) arasını demir (ve muhtemelen çelik) parçalarını eriterek = lehimleyerek kapatmış (lehimleme, üfleme/körükleme ile yapmış = infehû!); üzerine de erimiş ba...

SOLUK

1. Rengi atmış = diriliğini = canlılığını yitirmiş her şeye soluk deriz. 2. Nefes alıp-veren her şeye de diri (= canlı, soluk alıp-veriyor) deriz. Nefes (= nefha) alıp-verme, soluk alıp-vermedir. Soluk alıp-verme nedir?!. Ruh = Soul = Spirit = Can, dolayısıyla da güç sahibi olmadır. (Breaht’tır. Kalp atışıdır. Heart’tır. Rîhy’dır. Rüzgâr’dır. Havadır...) Her iş (= eylem), canla yapılır; her söz, canla (= nefesle, solukla) söylenir; her yazı, canla yazılır... ... Kâinat da “Rabbin Rûhundan” çıkan “KÜN! = OL!” Sözü (= Nefesi, Canı, Gücü) ile var olmuş = yaratılmıştır. Ve yine O’nun Nefesi = Nefhâsı = Sûra üfürmesi (= üfürttürmesi) = “ve nufihâ fi-s Sûr” ) = Canı ve Gücü ile varlığı sona erecektir. Kâinattaki küçük-büyük, canlı-cansız her varlık O’nun Nefesinin = Nefhâsının Gücü ile varlık kazanmıştır. Ve O, her varlığa farklı düzeylerde üflemiş = can vermiştir. Bizim cansız bildiğimiz “maddeler” de aslında canlıdır; atom-altı dünya (= modern fizik) bunu ispatlamıştır. Biz bu maddeleri, a...

SIKINTI

Tasa. Keder. Üzüntü. Bunalım. Angst. vs. Çağın hastalığı. Bu hastalığı, “çağdaş” hiçbir şey (= eğlence, konfor, vb.) geçirmiyor = tedavi edemiyor. Bu hastalığın çaresi ne?!. “Zikirle” rahatlamak. Buradaki “zikir”, sadece “tesbih” değil, her işi/eylemi O’nun için, O’nu düşünerek yapmak. 

ÖLÜM SONRASI

Kimilerine göre ölüm sonrası yok; ölüm, son.  Ya varsa!. Yoksa!, var diyenler = vara göre (= varmış gibi) yaşayanlar, bişey kaybetmiş olmaz; ama yok diyenler, çook şey kaybederler. Hoş, var diyenler de yokmuş gibi yaşıyorlar.  Aklıma Sakallı Celâl (1886-1962) geldi. Ne diyordu Sakallı Celâl?!. “Meşrutiyet ilân ettik, olmadı; Cumhuriyet ilân ettik, yine olmadı; biraz da ciddiyet ve samimiyet mi ilân etsek.” Ölüm sonrasına (= ölüm sonrası hayata) inananın hayatı böyle mi olur; onlar da ölüm sonrası hayata inanmayanların yaşadığı gibi bir hayat mı yaşarlar?!.  Biraz ciddiyet ve samimiyet. Ölüm sonrasında ne var?!. Hesap. Cennet ve cehennem. 

ÖLÜM ÂNI

Hiç ölmek üzere olan kişi ya da kişilerin yanında bulundunuz mu, bilemem; ama eminim o âna dair “hikayeler”! duymuşsunuzdur. Bazı ölümler çok kolay, bazıları da çok zor. (olurmuş)!. Bu zorluğu ve kolaylığı, neyin belirlediğine dair bilimsel veriler henüz yok; ama dinsel veriler (haberler) var. Bilim de din de bu âna, can çekişme veya agoni ânı adını verir. Bu ân, bazılarında gerçekten çook kısa bir ân, bazılarında çook uzun bir ân. Tâbî o ânda geçen/geçmekte olan zamanı, ancak ölmekte olan bilir. Can çekişme veya agoni ânında neler olur/muş?!. Solunum, sinir ve dolaşım sistemi bozulur; nefes alıp-verme; görme, işitme, vb. zayıflar (veya güçlenir); kaslar gerilir; bazılarında alta kaçırmalar (= işeme ve sıçma) görülür, bazıları da tertemiz ölür/müş... “velteffet-is sâku bi-s sâk.” (75/29.) Ayaklar birbirine dolanır. Ayrılık ânı gelmiştir. (75/28.) Onu kim geri döndürebilecek?!. (75/27.) O, kimileri için beli büken (korkunç) bir felâkettir. (75/25.) O ânda kimilerinin yüzü de ışıl ışıl =...

MUHASEBE

Muhâsebe : Hesap yapma. Kârı-zararı belirleme. İyi (= nitelikli) “yatırımcı”, vizyon sahibidir; önceden iyi hesap yaparak gelecekte iyi kazanacağına inanır. = İyi yatırım, ileride (gelecekte) iyi (para) kazanmak için yapılır. İyi bir diploma ve iyi bir staj da iyi bir yatırımdır. Hayat, bir yatırım olarak görülemez mi?!. Bence, en iyi, en nitelikli ve en akıllı “yatırımcı”, hayatı bir yatırım olarak gören kişidir.  En iyi, en nitelikli ve en akıllı “yatırımcı”, ‘yarın daha çok kâr’ elde edecekse, ‘bugünün az kârından’ vazgeçebilen = bugünün az kârını yarının çok kârına fedâ edebilen kişidir. Herkes, aynı ekonomik, fizikî, kültürel şartlarda işe ve hayata başlamaz. Kiminin şartları kötü, kimininki iyidir. Kötü şartlarda başlayanlar, daha kötüyü; iyi şartlarda başlayanlar, daha iyiyi; kötü şartlarda başlayanlar, daha az kötüyü; iyi şartlarda başlayanlar, daha az iyiyi seçmeye ve yapmaya devam edebilirler. Önemli olan, tercihlerimizin ve yönümüzün (= istikâmetimizin) doğruluğudur. “ih...

YALNIZLIK

İzolasyon. Tek başınalık. Arapçası uzlet veya inzivâ; İngilizcesi loneliness. (“Tanrısal Yalnızlık”! : Vahdet veya Ehâdiyet.) İnsanoğlu için iki tür yalnızlık vardır : 1. Kişinin yanında kimsenin olmaması. 2. Kişinin bir sürü insan (= kalabalıklar) içinde kendini yalnız (yapayalnız) hissetmesi. Modern dünyada insan, özellikle de yaşlılar, yalnızlığa terk ediliyor. Yalnız yaşayan insanların sayısı artıyor. Yalnız başına evinde ölen, cesedine kokunca ulaşılan insanların haberlerini medyadan daha sık okumaya ve izlemeye başladık. ... Bir Müslüman, kendini yalnız hisseder mi; veya bir Müslüman, yukarda sayılan iki tür yalnızlığı da yaşar mı?!. Yaşamaz. Onun, hiç kimsesi yoksa bile, Rabbi vardır. = Müslüman, hiçbir zaman kendini yalnız hissetmez. Müslüman için uzlet (= inziva), ancak azgın kalabalıklardan (bilinçli/iradî) kaçış/uzaklaşış ve Rabbe yöneliş/sığınıştır, Hıra’dır.  Bir Müslüman ne zaman uzlete (= inzivaya), Hıra’ya girer?!. • Dışarıda zulüm (= haksızlık, adâletsizlik) kol ...

RUTİN

Rutin : Her gün aynı şekilde yaşandığı için sıradanlaşmış ve alışkanlık hâline gelmiş hayatlar. Yat-kalk, işe git-işten gel, ye-iç, televizyon seyret... Bütün bunları genelde “basit ve sıkıcı” buluruz. Oysa, yatamayan ve kalkamayan, iş bulamayan (işe gidemeyen), yiyip-içemeyen, nefes almakta güçlük çeken, yediğini sindiremeyen ve çıkaramayan, ... bi çok insan var. Fark edebilene, rutinin içinde de mucizeler var. Bizim rahat nefes almamız için koca bir sistem (= kâinat, atmosfer vb.) çalışıyor. Bünye/beden, çook hassas bir “makina”!... Tefekkür ve şükür (= teşekkür), her zaman ve her hâlimiz için. Bilene ve rutini sıkıcı görene. Bilmeyenler için yapacak bişey yok. Belki, bu blog : bilmekisteyenlericin.blogspot.com (2923 yazı) onlar için iyi bir adres olabilir.

YAPIT

Yapıt : Ustanın (= sanatkâr ve zanaatkârın) yaptığı (yarattığı!) ürün. Sanat yapıtı, edebiyat yapıtı gibi. Bir ev, bir araba, bir resim, bir edebî metin (= şiir, roman, müzik, vs.) birer yapıttır. Usta, bu yapıtları önce zihninde yapar; sonra fiiliyata geçirir = görünür kılar. Bu yazı, edebî bir yapıt olan yazıt (= kitabe) üzerinde duracak. Buradaki yazıt, sadece mezar taşlarına yazılan yazıyı değil, her türlü yazıyı ifâde eder. Bir yazı, yazılmadan önce nerededir?!. Bi tür “yoktur veya yokluktadır”; o yapıt yazarın düşüncesindedir, henüz dile (= söze ve yazıya) gelerek ortaya çıkmamıştır (= var olmamıştır) dersek; düşünceye o yapıt nereden gelmiştir veya düşünce, yazar olmadan var olabilir mi sorusu aklımıza gelir. Bu, bizi yazarın varlığını (neden var olduğunu) ve yazarı var edeni sorgulamaya = teselsüle kadar götürür. Mükemmel ve Mutlak = Kendi Kendine yeten bir Varlıkta (= İlâh’ta, Tanrı’da) karar kılamazsak, çıkmaz sokağa gireriz. Ben, yazarın yapıtının (= yazının) nasıl ortaya çı...

YOKSA, YOKTUR!.

Yoksa, yoktur. Varsa, vardır. Var ki, varız. (Büyük V'ler O'nun Varlığını; küçük v'ler bizim varlığımızı ifâde ediyor.) Olmasaydı, olmazdık. = O yok olsaydı, biz de yok olurduk. Her dâim (= her ân), O’nun Varlığına muhtacız.  O’nun Varlığıdır bize varlık veren. O Var olduğu sürece, biz de var olacağız. Ama O, bizi yok etmek isterse, ânında yok olacağız. Her şey O’nun isteğine (= iradesine) bağlı. İradesini değiştirebilir. ... Bizim varlığımız, O’nun Varlığına bağlı, ama O’nun Varlığı başka hiçbir şeye (ve hiç kimseye) bağlı değil. Öyle olsaydı, O ilâh olamazdı; varlığı bi başkasına bağlı olana ilâh denmez. O, Samed’dir. = Herkes O’na muhtaç; O, hiç kimseye ve hiçbir şeye muhtaç değil. O, doğmamış, O’nu biri doğurmamış (= var etmemiş, varlığa çıkarmamıştır) = “lem yelid ve lem yûled.” O, Ehad’dir = Benzersiz Tek’dir, Bir’dir. Allah-u Ehad. “Ve lem yekün leHû küfüven Ehad.” O’ndan da daha “geriye doğru” gitmek isteyen akıl, teselsüle düşer; teselsül, ya yokluğa (= nihilizme) ...

BİRİKİM

Biriktirmeden birikim. Maddî ve manevî bi çok şey biriktirilebilir : Para, itibar, bilgi, vb. Para (= mal, mal da paradır) gibi biriktirilen şeyler, verilince (dağıtılınca) azalır; itibar ve bilgi ise verilince (dağıtılınca) azalmaz, tam tersine artar. Rabbimiz, malı/parayı (da) biriktirmeyin, verin ki artırayım, diyor; biz, en azından verilen paranın/malın burada azalacağına, ötede artacağına inanıyoruz; ama bura bize, öteden daha cazip geliyor. İtibar ve bilgiyi de biriktiriyoruz. Daha doğrusu itibarı ve bilgiyi mal/para biriktirmek (= daha çok para/mal kazanmak) için biriktiriyoruz. Bilgiyi ve itibarı “kritik yerlerde” kullanıyoruz. Know-how ve/veya kripto bilgi nedir?!. Stratejik ve özel, rekâbette avantaj sağlayan bilgi. (= formül.) Bu bilgi kimdeyse, güç ondadır. “Bilgi, güçtür.” F. Bacon. Kapitalizm, kapitali (= parayı/malı) elde etmek ve biriktirmek için her şeyi kullanır. Kazanç için her yol (her şey) mübahtır. Ahlâk da itibar da paraya fedâ edilir. Kapitalizmle mücadele, para...

YOK-LUK veya ADEM

Yok : Lâ (= لا), mâ (= ما), leyse (= ليس). Yokluk : Adem veya hiçlik. “Lâ ilâhe illâ, Allah.” = Allah var, başka ilâh yok. = İlâh, sadece Allah. Lâ, isimlerin de fiillerinden başına gelir. İsimlerin başına gelince, o ismi “yok” eder. Fiillerin başına gelince de o fiili olumsuz eder. “ve lâ tuti’ minhüm ésimen ev kefûrâ. = Onların günahkâr ve kâfir olanlarına itâat etme!.” (75/24.) Mâ, hem şey ve ne anlamına gelir; hem olumsuzluk edatıdır. “el-kâriatü, mâ-elkâira” (101/1-2.) “mâ esâbe min musîbetin illâ bi-iznillah” (64/11.) gibi. Leyse, felsefedeki değillemedir. “Leyse kemisliHî şey’ün. = O’na hiçbir şey benzer değildir.” (42/11.) “e-leyse Allah-u bi ahkem-il hâkimîn. = En iyi (en mükemmel) hüküm veren, Allah değil midir?!.” (95/18.) Yokluğu (= ademi), lâ min şey mi, yoksa leyse min şey mi belirler?!. Veya yokluk (= adem), lâ min şey’den mi, leyse min şey’den mi “ortaya çıkar.”?!. Yokluk (= adem) ortaya çıkar mı?!. Meryem Sûresi 9. âyetteki “lem tekü şey’en”i= ‘Sen bişey değildin’i = y...

CEBR

Cebr : Kişiyi bir işi yapmaya zorlama, o kişi üzerinde zor kullanma. Zor : Güç, kudret ve kuvvet. Cebriye, insan iradesini ve fiillerini Allah’ın iradesi içinde eriten (= yok sayan) kelâmî görüş. Bu görüşün karşısında Mu’tezile var; Ehl-i Sünnet (= Eş’arî ve Mâtüridî) arada. (Cebr-âİl : İl’in = El’in zor kullanması. (İl ya da El, İbrânicede İlâh. El-İlâh = Allah. El-İlâh’ta, El ve İl var; sonunda da Hû.) İlâh, zor (güç, kudret) kullanır ama O'nu bu güce kimse zorlamaz; O’nun zoru (= gücü) Kendindendir; O, her şeye Kâdir’dir. Bu yazı, aşağıdaki iki âyet bağlamında, irade, dolayısıyla da kader, Allah’ın ve kulun fiilleri meselesini kısaca ele alacak.  “Allah dilemedikçe siz dileyemezsiniz. Kuşkusuz Allah, her şeyi bilendir, en iyi hüküm verendir.” (76/30.) وَمَا تَشَٓاؤُ۫نَ اِلَّٓا اَنْ يَشَٓاءَ اللّٰهُۜ اِنَّ اللّٰهَ كَانَ عَل۪يماً حَك۪يماًۗ “Âlemlerin Rabbi Allah dilemedikçe siz dileyemezsiniz.” (81/29.) وَمَا تَشَٓاؤُ۫نَ اِلَّٓا اَنْ يَشَٓاءَ اللّٰهُ رَبُّ الْعَالَم۪ينَ Rabbimiz A...

DİLESEYDİK...

“Dilersek, Sana vahyettiklerimizi ortadan kaldırırız; sonra Bize karşı kendine bir vekil bulamazsın.” (17/86.) وَلَئِنْ شِئْنَا لَنَذْهَبَنَّ بِالَّـذ۪ٓي اَوْحَيْنَٓا اِلَيْكَ ثُمَّ لَا تَجِدُ لَكَ بِه۪ عَلَيْنَا وَك۪يلاًۙ “Dileseydik, elbette her beldeden bir uyarıcı çıkarırdık.” (25/51.) وَلَوْ شِئْنَا لَبَعَثْنَا ف۪ي كُلِّ قَرْيَةٍ نَذ۪يراًۘ “Dileseydik gökten öyle bir âyet indirirdik ki hepsi ona boyun eğmek zorunda kalırdı.” (26/4.) اِنْ نَشَأْ نُنَزِّلْ عَلَيْهِمْ مِنَ السَّمَٓاءِ اٰيَةً فَظَلَّتْ اَعْنَاقُهُمْ لَهَا خَاضِع۪ينَ “Dileseydik gökten öyle bir âyet indirirdik ki hepsi ona boyun eğmek zorunda kalırdı.” (32/13.) اِنْ نَشَأْ نُنَزِّلْ عَلَيْهِمْ مِنَ السَّمَٓاءِ اٰيَةً فَظَلَّتْ اَعْنَاقُهُمْ لَهَا خَاضِع۪ينَ “Onlar, göklerde ve yerde, önlerinde ve arkalarında olanları görmediler mi?!. Dilersek onları yere geçiririz, veya gökten üzerlerine parçalar düşürürüz. Bunlarda yönelen her kul için âyet vardır.” (33/9.) اَفَلَمْ يَرَوْا اِلٰى مَا بَيْنَ اَيْد۪يهِمْ وَمَا خَلْفَهُم...

OKUL

Okul, ekoldür (ecole). Batıda ve doğuda, felsefede, kelâmda, dilde, tefsirde bir çok okul vardı. Felsefe okulları (= ecolleri); kelâm, dil ve tefsir okulları (= ecolleri). İdealizm, materyalizm, realizm, pragmatizm, naturalizm; mu’tezile, selefiye, imamiye, ehl-i sünnet; Basra dil okulu, Kûfe dil okulu; rivâyet ve dirâyet tefsir okulları (= ecolleri) gibi. Okullar (= ecoller), bilgiye yaklaşım biçimini ve ortak zihniyeti (= paradigmayı) ifâde ederler. Okullar açıldı. Bizim okullardaki zihniyeti (= paradigmayı) merak ettim; bu amaçla MEB’in internet sayfasından Türkiye Yüzyılı Maarif Modeline (= TYMM) baktım. Eklektik bir modelle karşılaştım. Eklektizm, değişik (batılı ve doğulu) görüşleri bir araya getiren “karma ve seçme” bir modeldir. Bir modelin özgünlüğü (= orijinalliği), zamana, şartlara ve imkânlara uygunluğu ile ölçülür. Türkiye’nin içinde bulunduğu şartlar ve imkânlar (= Türkiye’nin bu yüzyılı), doğu-batı entegrasyon modelini dayatıyor gibi duruyor. Doğudan da batıdan da vazgeç...

KİP

Kip : Fiillerin zamana göre kullanımı. Felsefede kip, değişkenlik durumu. Vardı. Varmış. Var. Var olacak... gibi. Geçmiş. Şimdiki ve Gelecek zaman. Mış, masal formu. Bir varmış, bir yokmuş gibi. Bir zamanlar bir kral varmış; Kârun gibi bir zengin; Sokrat gibi bir âlim varmış...  Şimdi nerelerdelermiş?!. Onların da, bizim gibi, bir zamanlar bir “şimdileri” vardı. Biz de, gün gelecek “masal”! olacağız; bize de birileri “varmış” diyecek... zaman hepimizi tarih sahnesine çekecek. Sonra ne olacak?!. Kimilerine göre bişey olmayacak; kimilerine göre de herkes tekrar dirilecek ve yaptıklarından tek tek hesaba çekilecek. ... Şimdi bu hayat bize bir masal gibi = mış gibi (= oyun-oynaşmış gibi) geliyor; hayatı ciddiye almıyoruz, onu bir fırsat olarak değerlendirmiyoruz; 'ölüm, sonumuz olacak, bu hayatın keyfini çıkaralım', diyoruz.  Hayatı masal gibi görsek de, her masal mutlu sonla bitmiyor. Esasında hiçbir masal bitmiyor; çünkü zaman durmuyor, geçmişten geleceğe sürekli akıyor. Dün var...

ŞEHİTLİK ve ŞEHÂDET

İkisi de ŞHD (= شهد), şâhit olma. Şehitler ölümsüzdür; çünkü hoşnut (= Rablerinin ‘hoşuna giden’) bir ölümle “ölmüşlerdir”!. “Allah yolunda öldürülenlere (= ölenlere), ölü demeyin. Onlar diridir, siz bilemezsiniz.” (2/154.) Allah yolunda = Allah’ın rızasını (= hoşnutluğunu) kazanmak için öldürülenler (= ölenler), ölü değildir, diridir. Onlar, şâhitliklerini şehitlikle taçlandırmışlar ve ölümsüzlükle tanışmışlardır. Rabbim herkese (= her Müslümana) şâhitliğini şehitlikle taçlandırmayı nasip etsin. Budur son nefeste şehâdet. (getirmek?!.) Bu şekilde ölüm, ölümsüzlüktür ama onu bize ‘farklı (basit) bir şekilde’ öğrettiler; her işin olduğu gibi bunun da kolayına kaçtılar!. Buna “güzel ölüm” de deniyor. Güzel ölümün tekbir çeşidi yok; binbir çeşidi var. Güzel bir şekilde ölmek için illâ savaş meydanında (= cihatta) olmak gerekmiyor; cehdin bi çook (binbir) çeşidi var; her yer cehd meydanı. Önemli olan, niçin (= ne niyetle) o meydanda bulunduğumuz.  Nasıl yaşarsak, öyle öleceğiz ve öyle ...

ÖLÜMSÜZ-LÜK

Ölüm hakkında blogda 33 yazı yazmışım. Bu yazıda, onlardan birini (= 6 Temmuz 2025 tarihli olanını) aynen iktibas ediyor; ve ona ilâve, üç-beş cümle daha kurmak istiyorum. ... “Allah-u lâ ilâhe illâ Hû/Hüv El-Hayy-ul Qayyûm; lâ te’huzüHû sinetün ve lâ nevm... = İlâh, sadece Allah’tır (başka ilâh yoktur); O, Hayy-ul Qayyûm’dur; unutmaz, uyku tutmaz = uyuklamaz = uyumaz...” (2/255.) Ölümsüzlük, Hayy-ul Qayyûm’luk ve uykusuzluktur; uyku, yarı/m ölümdür; uykuda her şey unutulur, uyanınca hatırlanır. Ölümsüz olmak istiyorsak, ÖLÜMSÜZÜN = ÖLMEYEN'in ve ‘UYAMAYAN’ın! “Katında” (= ındellah) kendimize “bir yer”! edinebilmeliyiz, ki unutulmayalım ve ölmeyelim!. Bu nasıl olur?!. O’nun bizi sevmesiyle. O, kimi/kimleri sever?!. Kendisini dinleyenleri ve sevenleri. “Bazı insanlar, Allah’ın yanı sıra başka varlıkları O’na denk tutarlar ve onları Allah’ı sever gibi severler. İman edenlerin Allah’ı sevmeleri ise her türlü sevgiden (= öteki tüm sevgilerden) daha üstündür. Zulmedenler azabı gördükler...

BAŞARI

Başarı : Muvaffakiyet. Muzafferiyet. Başarı, bir işi, istenilen ve istediğimiz şekilde sonuçlandırmamız. İstenilen ve istediğimiz. İlkinde verilen (alınan) bir görev var; ikincisinde bizim kendi isteğimiz söz konusu.  Pekiî, bize verilen görev de bizim isteğimiz de başarıyı belirleyebilir mi?!. Veya önümüze çeşitli engeller (= mânialar) çıkar da bize verilen görevi (= başkalarının isteğini de bizim isteğimizi de) başaramazsak, başarısız mı olmuş oluruz?!. Bu, başarının bizi nereye götürdüğüne (götüreceğine) bağlı. Sözgelimi çook çalışarak çook iyi bir üniversite (= bölüm) kazanmış biri, iyi bir iş (kariyer, makam) sahibi olunca başarılı mı olmuş olur?!. Ya o iş onu, hiç umulmadık, hesapta olmayan ‘mâcerâlara’! (olmadık haksızlıklara, adâletsizliklere) sürüklemişse!. Bu, onun kazancı mıdır kaybı mıdır?!. Bazen, başarının önündeki engeller (= başarısızlıklar) nimettir, lutüftur; ama bu, kişide aslâ bir tembelliğe yol açmamalı. Kişi : Gayret benden, tevfik Allah’tan demeli; Allah’a te...

İSBAT-İSPAT

Bi çok alanda ispat var : mantıkta, matematikte, dinde, ... Bir önermenin doğruluğu veya yanlışlığı, ispat gerektirir. Önerme (eski adıyla kaziye), doğru da yanlış da olabilir; doğruluk ve yanlıştık, ispatla olur.  İspat, bi tür testtir. Mantığın isbatı, postula(t)lara uygunluğuna göredir; matematiğin isbatı, formüllere göredir; iki alanın isbatı da “kesin ispat” değil, “yakın ispattır”; bilimin kesinliğini hâkim paradigma belirler, hâkim paradigma değişirse, kesinlik de değişir. (Paradigma, bilimsel anlayış modeli, kalıbı; bilime yaklaşım biçimidir.) “Açık” bilime, her ân yeni veriler (= bilgiler) dâhil olur, onlar da paradigma değişimine yol açar = açabilir. Pekiî dinin isbatı (dinde ispat), neye göredir, kesin midir?!. Biraz açayım; bu sayede de esas meramıma biraz yaklaşayım. Kişi, kendi kendine, ben Mü’min/Müslim/Müslüman biriyim diyorsa, veya Allah’tan başka ilâh yok (= lâ ilâhe illâ, Allah) diyorsa, bunu nasıl ispat edebilir/iz?!. (Biliyorsunuz, lâ, nefy; illâ, ispat.) Ben b...

BEKLENTİ

Beklenti, umut mudur?!. Biraz, tam değil. Beklenti, sanki tamah ile umut arasında bişey. Tamah, aşırı istek, kısa vadeli beklenti, açgözlülük ve doymazlık; umut, henüz gerçekleşmeyen ama gerçekleşmesi beklenen. Bu ikisini (beklenti ve umudu) zamana yayarsak, beklenti, kısa vadeli veya peşin; umut, uzun vadeli, veresiyedir. Dünyaperestlerin beklentisi peşin, kısa vadeli; âhiretperestlerin beklentisi veresiye, uzun vadelidir. Uzun vadede güven esastır. Hiçbir iş beklentisiz yapılmaz.  Ama önemli ve değerli olan, kimden ne beklediğimizdir. Kimden ne bekliyorsak, ona “gebeyiz.”!. Buradaki gebe, borçlu olmak veya borçlu kalmak anlamındadır, mecazdır. Borçlu olduğumuz kişi, bir gün bizden borcunu (faiziyle) isteyebilir. Pekiî Rabbimize borcumuz ve O’ndan beklentimiz!. O’na hem borçluyuz hem de O’ndan beklentiliyiz. = O’ndan bişeyler (sözgelimi cennet) bekliyoruz!.  Bizler ne acâib varlıklarız!. O ne “mübarek” bir Rab!. Verdikçe veriyor, verdiğini bilenlere ve Kendisine güvenenlere (...

BİTİMSİZ

Bitmeyen. Bi türlü sona ermeyen. Sonsuz. Sınırsız. Sanırım, söz de böyle. Bi söz söylediğimizde, yeni bir söz söyleme ihtiyacı duyuyoruz. Çünkü, sürekli eksik bişeylerin kaldığını düşünüyoruz; hiçbir şeyi (hiçbir sözü) tamamlayamıyoruz. Anlama da böyle olmalı. Anladım, diyoruz ama “tam anlayamıyoruz”; yeni açıklamalara (= sözlere) ihtiyaç duyuyoruz. Neden?!. Çünkü, biz Samed değiliz. Samed Olan O. = “Allah-us Samed.” (112/2.)

YAKLAŞIYOR YAKLAŞMAKTA OLAN.

Yaklaşan ne?!. Kıyâmet.  Günler, saatler, aylar, yıllar geçiyor. Günlerin, saatlerin, ayların ve yılların nasıl geçtiğini fark etmiyoruz. Dün çocuktuk, genç ve ihtiyar olduk... uyuduk, uyandık; üzüldük, mutlu olduk... Kıyâmet de, uykunun, üzüntünün, korkunun ve ölümün geldiği gibi gelecek. "Ölüm, küçük kıyâmettir." Uyku, mutluluk, hüzün, korku, hastalık, ihtiyarlık, ölüm, vs. bize mi geliyor; yoksa, biz mi uykuya, mutluluğa, hüzne, korkuya, hastalığa, ihtiyarlığa, ölüme, vs. gidiyoruz?!. Bilemiyoruz. Kıyâmet de böyle bişey olmalı!. Ya o bize geliyor ya da biz ona gidiyor olmalıyız. Ama şu kesin : Her gün, her saniye, ona (= kıyâmete) yaklaşıyoruz. “Yaklaşıyor, yaklaşmakta olan.” (53/57.) = اَزِفَتِ الْاٰزِفَة Ansızın gelecek. Gelince de iş bitecek. “Yaklaşan gün hakkında onları uyar. O gün korkudan yürekler ağızlara gelir. O gün zâlimler için ne samîmî bir dost ne de sözü dinlenir bir şefaatçi vardır.” (40/18.) وَاَنْذِرْهُمْ يَوْمَ الْاٰزِفَةِ اِذِ الْقُلُوبُ لَدَى الْحَنَاج...

NANKÖR

Nankör : Yapılan iyiliği bilmeyen veya unutan. Kendine verilen ekmeğe kör olan. Farsça nan, ekmek; kör, kör. Kitâb’ta (= Kur’an’da) nankör, sadece Âdiyat Sûresinde le-kenûd olarak geçer. Kenûd, nankör; le, kesinlik/te’kid bildiren le. Âyetin başında inne de var. Beş yeminden sonra “inne-l insàne li-RabbiHî lekenûd. = Kesinlikle insan, Rabbine karşı nankördür.” (100/6.) denir. “Ve o da buna tanıktır, şâhittir.” (100/7.) = وَاِنَّهُ عَلٰى ذٰلِكَ لَشَه۪يد Neden?!. “O, malı aşırı derecede sever. (de ondan.) = Ondaki mal sevgisi çook şiddetlidir. (de ondan.)” (100/8) وَاِنَّهُ لِحُبِّ الْخَيْرِ لَشَد۪يدٌۜ . Yine le var, le-şedîd. Yaratıcımızı ve yaşatıcımızı = varlığımızı (= yaratılmamızı) ve varlıkta (= yaşamda) kalmamızı unuttuğumuz, dünyanın “oyuncakları” (= mal-mülk, makam-mevkî, konfor, vs.) ile oyalandığımız, oyun oynadığımız için nankörüz. Nankörlüğünü bilmeyenlere de, cehl-i mürekkepte olduğu gibi, herhalde kenûd-ü mürekkep = mürekkep nankör den/ilebil/ir. “...nesullahe, fe-nesiyehü...

YADSIMAK

Yadsımak : İnkâr etmek. Hayır = lâ = yok, kabul etmiyorum, demek. Lâ, red. İllâ, isbat. Lâ ilâhe, ilâh yok. Sizin ilâh saydıklarınız, ilâh milah değil. Tek Bir İlâh var, O da Allah. = “Lâ ilâhe illâ, Allah.” Bu Söz, o zaman (610-632) ne anlama geliyordu, şimdi ne anlama geliyor?!. O zaman, 360 ilâh vardı; şimdi!... Şimdi, tek bir ilâh mı var?!. O zamanın ilâhları somuttu, puttu; şimdinin ilâhları hem somut (= put) hem soyut. O zaman “lâ ilâhe illâ, Allah” demek, tüm putları (= ilâhları) reddetmekti. Ve o gün, o ilâhlara tapanlar, bu Sözden rahatsız oluyordu; bu Söz, bizim ilâhlarımızı yok sayıyor (= yadsıyor) diyorlardı. Şimdi... Şimdi Bu Sözün Gücü (= içeriği) boşaldı/boşaltıldı!. Artık diğer ilâhlar = o ilâhlara tapanlar Bu Sözden rahatsız olmuyor!. Onlar, Bu Sözü söyleyenlere : ‘biz sizi biliyoruz; siz, bi taraftan O Sözü söylemeye devam ederken, öte taraftan da bizim ilâhlarımıza itâat ediyorsunuz.’ diyorlar. Haksızlar mı?!. Allah dışındaki ilâhların (ve ilâhelerin) heykellerini di...

YAZI

Yazı, yazarın değil, yazarın düşüncesinin ölümüdür. Yazar yazıyı, okuru diriltmek için yazar. Okur diri ise yazı, okurun seviyesine göre ya diriliğine dirilik katar ya da okur o yazıyı bir kenara kaldırıp atar. Yazar, yazarak düşüncesini “öldürür”, kendini “ölümsüz” kılar. Yazı, donuktur; okur, donuk yazıyı çözer, yazının donuk yapısını söker. (= dekonstrüksiyon) Düşünce ölmez. Sözün ve yazının arkasında düşünce vardır; ama söz ve yazı olmadan düşünce ortaya çıkmaz/çıkamaz. Söz ve yazı, düşüncenin doğumu gibi görünse de, aslında söz ve yazı düşüncenin ölümüdür. Ama bu ölüm, başkasında doğuma yol açan bir ölümdür. Bazı yazılar ve sözler, “sakat doğuma”; bazı yazılar ve sözler de “sağlam doğuma” yol açar. Doğum sonrası hayat, herkeste aynı değildir. ... Kitâb, düşüncenin ve sözün yazılı, yazıya dönüşmüş hâlidir. ... Şeytanın ve şeytanlaşmış insanların da sözleri ve yazıları (kitapları) vardır; onlar, dinleyicilerine ve okurlarına hayatı “cehenmem” ederler.  ... Kitâb (= Kur’ân), herk...

ÖLÜM ve HAYAT

Ölüm de hayat da yaratılmıştır. (Bknz. 67/2.) Hayatın yaratılmasını az-çok anlıyoruz da ölümün yaratılmasını anlayabiliyor muyuz?!. Hayat, yaşam; ya ölüm?!. Ölümün de bir yaşamı olmasın, veya ölüm, başka bir yaşama köprü veya yol veya kapı açıyor olmasın!. Ölüm, başka (yeni) bir yaşama açılan kapıysa, bu kapıyla içine girdiğimiz odada (yaşamda/hayatta), ölüm öncesi yaşamda/hayatta (= dünya yaşamında), kendi ellerimizle hazırladıklarımız bulunacak!. Yaratılmış ölüm, bir yok oluş olamaz; bu ölüm, ölüm için olamaz!. Ölüm, hayat içindir. Ölüm (= mevt, vefat), sadece bu dünya hayatını (= dünyadaki hayatı) sonlandırıyor, ötede yeni bir hayatı başlatıyor olabilir!. Böyle bakınca ölüm, yeni bir hayatın başlangıcı olur, ve bu yeni hayatın nasıl bir hayat olacağını da, büyük oranda bu hayattaki (dünyadaki) yaşamımız belirler. Hayatı ve ölümü Yaratan, bu hayatı iyi değerlendirenlere eksta ikramlar = “ve yezîdehüm min fazliH. (24/38.); kötü değerlendirenlere tam/eksiksiz karşılık verecek.  Elh...

MUTTAQÎLER KİMLERDİR?!.

Kötülüklerden korunanlar. Kelime, vakıye (وقى) kökündendir, Kitâb’ta 258 kez geçer. İttikâ (= اتقى), korkmadır; müttakî, Allah’tan korkan, Allah’ın emirlerine aykırı hareket etmekten sakınan, ve bu şekilde (Allah tarafından) korunan/korunulan.  Bu nasıl olur?!. 1. Kur’an’a uymakla olur. Kur’ân, muttaqîler için hidâyettir. (2/2.) 2. Sadece ve sadece Allah’a kullukla olur. (2/21.) 3. İyilik yapmakla olur. İyilik (= birr), yüzü doğuya ya da batıya dönmek değil; Allah’a, âhiret (hesap) gününe, Meleklere, Kitâblara, Nebîlere inanarak; mala olan düşkünlüğüne rağmen yakınlara, yetimlere, yoksullara, yolculara, kölelere vermek, sözünde durmak, sabretmektir. (2/177.) 4. Örfe uygun vasiyette bulunmakla olur. (2/180.) 5. Boşadığımız kadınların nafakasını (= geçimlerini) ma’rufa (= örfe) uygun bir şekilde sağlamakla olur. (2/241.) 6. Sözünde durmakla olur. (3/76.) 7. Bollukta ve darlıkta vermekle, öfkeyi yenmekle, kusuru/hatayı bağışlamakla olur. (3/134.) 8. Kibirlenmemekle = b...