Kayıtlar

NÂGATALLÂH

Göklerin ve Yerin Mülkünden İnsanın Emanetine : Kozmik Denge, Sosyal Adâlet ve Mülkiyet Hesabı Kâinat, sarsılmaz bir ortaklaşa nöbet düzeni ve mutlak bir denge üzerine kurulmuştur. Güneş ışığını ve ısısını hiç kimseden esirgemez; ay, geceyi aydınlatma görevini gündüzden devralırken mülk iddia etmez. Şems Sûresinde göğe, yere, geceye ve gündüze yapılan o muazzam yeminler (11 yemin), insana makro âlemdeki ortak ekosistemi öğretir. Evren, kelimenin tam anlamıyla ilâhî/ilâhın bir kamu alanıdır. Ancak insan, bu kozmik kamu düzeninin içine adım attığında, varoluşsal bir imtihanla karşı karşıya kalır : Mülkiyetle kurduğu ilişki. Arap dilinin derinliklerinde inkârcı psikolojisini vuran o sert “LÂ!” (= Hayır! Sandığınız gibi değil!) haykırışı, aslında insanın yeryüzündeki en büyük yanılgısını parçalar. İnsan, sınırları kendine ait olmayan bir dünyada, sahip olduğu metaları, toprakları ve su kaynaklarını kendi mutlak gücü zanneder. Oysa Kur'an’ın mülkiyet felsefesinde, insan bir mâlik (mutla...

GEMİ

GEMİ Gemi nedir?. Gündelik anlamıyla gemi, su üzerinde yol almak üzere yapılmış bir taşıttır. İnsanları ve yükleri bir yerden başka bir yere götürür. Karada yürürüz; denizde ise yürüyemeyiz. Gemi, tam da bu imkânsızlığın içinden bir imkân çıkarır : İnsan, kendi gücüyle aşamayacağı bir denizin üzerinde, bir geminin taşımasıyla yol alır. Gemiye binen insan yüzmüyor, denizi yenmiyor, bir yerden bir yere taşınıyor. Dünya gemisi de bize âhiret yurduna taşıyor. Belki de geminin ilk büyük anlamı burada başlar. Gemi, insana kendi gücünün yetmediği bir yerde yolculuk imkânı verir. Üstelik gemiye bindiğimizde, çoğu zaman onun bizi taşıdığını düşünmeyiz bile. Gemi sağlamdır, deniz sakindir, yolculuk olağandır. İnsan oturur, konuşur, yer, içer, uyur; gemi ise sessizce yoluna devam eder. Tâ ki... Gemiye bir şey olana kadar. GEMİ ZARAR GÖRÜRSE?!. Bir arıza çıkar, su almaya başlarsa?!. Çook şiddetli bir fırtına çıkarsa?!. İşte o zaman, az önce bize güven veren gemi bir anda hayatî bir mesele hâline g...

PANOPTİKONDAN MİRSÂDA

PANOPTİKONDAN MİRSÂDA Gözetimden Boşluksuz İlâhî Murâkabeye (Bentham ve Foucault’dan Nebe Sûresi 21. Âyetine) Özet Gözetim, insan davranışını düzenlemenin en eski ve en güçlü araçlarından biridir. Jeremy Bentham’ın panoptikon tasarımı, gözetimi mimarî bir düzene dönüştürmüş; Michel Foucault ise bu modeli modern disiplin toplumunun işleyişini açıklayan bir iktidar teknolojisi olarak çözümlemiştir. Panoptikonun temel gücü, gözetleyenin gerçekten her an gözetlemesinden ziyade, gözetlenenin her an gözetleniyor olabileceğini düşünmesidir. Böylece gözetim ihtimali davranışı düzenler ve dışsal denetim öz-denetime dönüşür. Kur'an’ın gözetim anlayışı ise bundan farklı bir ontolojik zemine dayanır. Nebe Sûresi 21. âyette geçen mirsâd, gözetmek, kollamak, beklemek ve pusu kurmak anlam alanına sahiptir : إِنَّ جَهَنَّمَ كَانَتْ مِرْصَادًا = " kesinlikle cehennem bir mirsâddır.” Bu ifade, cehennemi bağımsız bir fail hâline getiren bir “ metafizik kamera ” tasavvuru olarak değil, Allah...

İHLÂSEYN

İHLÂSEYN İnancın İçi ve Dışı Kâfirûn ve İhlâs sûrelerine birlikte ihlâseyn denir. Resûlullahın bu iki sûreyi özellikle sabah namazının sünnetinde okuduğu ve okunmasını tavsiye ettiği, altı büyük Hadis kitabından dördü (= Müslim, Tirmizî, Ebû Davut, Nesâî) rivayet eder. (Buharî ve İbn Mâce’de bu rivayet yok.) Pekiî, niçin özellikle bu iki sûre?!. Çünkü itikatta ihlâsın hâli ve hâlis tevhîdin özü/özeti bu iki sûrede son derece berrak biçimde ortaya konur. Bu iki sûreye mukaşkışateyn de denir : İnsanı şirk ve nifaktan uzaklaştıran, onlardan arındıran iki sûre. Aynı adlandırmanın Felak ve Nâs sûreleri için de kullanıldığı rivayet edilmiştir. Peki bu iki sûrede ne var?!. KÂFİRÛN’DA NET BİR DURUŞ VE TAVIR; İHLÂS’TA SAF, ARI-DURU, HÂLİS BİR İNANÇ VAR. İhlâs , bu inancın İÇERİDEKİ hâlidir; Kâfirûn ise onun DIŞARIDAKİ hâli. İhlâs , dinin GÖRÜNMEYEN yüzüdür;  Kâfirûn , GÖRÜNEN yüzü. İhlâs KAYNAK tır;  Kâfirûn , o kaynağın TEZAHÜRÜ . İhlâs GÜÇ tür;  Kâfirûn , o gücün DURUŞA D...

VEFÂT, MEVT, UYKU VE DİRİLİŞ

VEFÂT/TEVEFFÎ – MEVT – NEVM – BE’AS Kur’ân’ın Dört Kavramlı Sistemi Kur’ân’ın uyku, ölüm ve yeniden hayata dönüş hakkındaki anlatımını yalnızca “ölmek ve dirilmek” karşıtlığı üzerinden okuduğumuzda, metnin kendi kavramları arasındaki önemli ayrımları gözden kaçırabiliriz. Oysa Kur’ân’ın kelime örgüsünde dört kavram özellikle dikkat çekmektedir: • Teveffî = تَوَفِّي • Mevt = مَوْت • Nevm = نَوْم • Be’as = بَعْث Bunları birbirinin müteradifi kabul etmek yerine, Kur’ân’ın bu kelimeleri nasıl ilişkilendirdiğine baktığımızda oldukça dikkat çekici bir sistem ortaya çıkmaktadır. TEVEFFÎ : ALINMA Vefâtın ve تَوَفَّى / يَتَوَفَّى fiilinin kökü و ف ي’dir. Bu kökün anlam alanında “tamamlamak, bütünüyle almak, eksiksiz almak” anlamları bulunmaktadır. Dolayısıyla teveffîyi doğrudan “ölüm” diye tanımlamak, kelimenin kullanım alanını gereksiz yere daraltır. Bunun en güçlü delillerinden biri 39/42’dir : اللَّهُ يَتَوَفَّى الْأَنْفُسَ حِينَ مَوْتِهَا وَالَّتِي لَمْ تَمُتْ فِي مَنَامِهَا = “ Allah, ...

BE'AS

BE’AS Kur’ân’da be’as (بعث) denilince zihnimizde hemen ölüm ve kıyamet sonrası diriliş beliriyor. Oysa Kitâb’ın kelime örgüsüne biraz daha yakından baktığımızda, be’asin yalnızca “ölmüş olanı yeniden diriltmek” anlamına sıkıştırılamayacağını görürüz. Çünkü Kitâb, teveffî ile mevti birbirinden ayırdığı gibi, teveffîden sonra gerçekleşen be’ası da bize açıkça gösterir. Allah Azze ve Cell şöyle buyurur : وَهُوَ الَّذِي يَتَوَفَّاكُم بِاللَّيْلِ وَيَعْلَمُ مَا جَرَحْتُم بِالنَّهَارِ ثُمَّ يَبْعَثُكُمْ فِيهِ = “Geceleyin sizi teveffî eden, gündüz yaptıklarınızı bilen ve sonra sizi onda be’as eden O’dur .” (6/60) Burada insan geceleyin teveffî edilir, sonra gündüz be’as edilir. Fakat gece uyuyan insan ölmüş değildir. Öyleyse burada teveffî = ölüm değildir. Teveffî, ölümde de gerçekleşebilir; fakat her teveffî ölüm değildir. Nitekim başka bir âyet bu ayrımı son derece açık biçimde ortaya koyar : اللَّهُ يَتَوَفَّى الْأَنْفُسَ حِينَ مَوْتِهَا وَالَّتِي لَمْ تَمُتْ فِي مَنَامِهَا = “ Allah, ne...

HAMD : VERİLENİ VEREN'DEN KOPARMAMAK

HAMD : VERİLENİ VEREN'DEN KOPARMAMAK İnsan, sahip olduklarıyla kendisini tanımlamaya çok yatkındır. “Benim evim.” “Benim param.” “Benim bilgim.” “Benim başarım.” “Benim sağlığım.” “Benim yeteneğim.” “Benim itibarım.” “Benim çevrem.” “Benim sevdiğim insanlar.” “Benim hayatım.” “Benim bedenim.” Fakat bütün bunların önüne tek bir soru koyduğumuzda insanın kendisiyle ilişkisi değişmeye başlar : Bunları bana kim verdi?!. İşte Hamd, bu soruyu unutmamaktır. Kur'an’ın ilk cümlelerinden biri bu yüzden : الْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ  “Hamd, âlemlerin Rabbi Allah’a aittir.” (1/2) Bu, Allah’a bizim tarafımızdan verilmiş bir övgü değildir. Allah bizim Hamdimize muhtaç değildir. Kur'an bunu açıkça söyler : فَإِنَّ اللَّهَ لَغَنِيٌّ حَمِيدٌ “Şüphesiz Allah Ğaniyy’dir, Hamîd”dir.” (14/8) O, bizim Hamdimizle Hamîd olmaz. Hamde bizim ihtiyacımız vardır. Çünkü Hamd, Allah’a bir şey kazandırmak için değil, insanı doğru yere yerleştirmek için. Hamd Kime Olur?! Hamd, yalnızca verilene ...

MÜREKKEP TÜKENDİ

MÜREKKEP TÜKENDİ Kur’ân’da bazı kelimeler vardır; ilk bakışta bir nesneyi gösterir, fakat biraz yakından bakıldığında bir düşünce dünyasının kapısını açar. Kalem de bunlardan biridir. Kalem deyince önce yazı gelir akla. Yazı, bilgiyle; bilgi, öğrenmeyle; öğrenme ise insanın kendi sınırlarını aşma çabasıyla ilişkilidir. Fakat Kur’ân’da kalem yalnızca yazının maddî aracı olarak karşımıza çıkmaz. “ Kalemle öğretti” denilir; “kaleme ve yazdıklarına yemin edilir ”; insan bilgisinin önündeki sınır ise öylesine büyüktür ki, denizler mürekkep, ağaçlar kalem olsa bile Allah’ın kelimeleri tükenmez . Böyle bakınca kalem, insan için bir çeşit merdiven gibidir. Yukarıdan aşağıya bakıldığında kalem, bilginin insana intikalinin aracıdır : Allah öğretir, insan öğrenir, bilgi yazıyla kayıt altına alınır. Aşağıdan yukarıya bakıldığında ise insan kalemle yazar, okur, öğrenir, düşünür, kavrar ve hakikate doğru yükselmeye çalışır . Fakat hiçbir merdiven insanı sonsuza kadar çıkarmaz. Kalem insanı yükseltir...

FÂTİHÂ : HAYATIN İSTİKÂMETİ

FÂTİHÂ : HAYATIN İSTİKÂMETİ Fâtihâ sûresini günde defalarca okuyoruz. Namazlarımızın içinde onu tekrar tekrar dile getiriyoruz. Fakat bir metni çok sık okumak, onun anlam dünyasına gerçekten nüfuz ettiğimiz anlamına gelmiyor. Oysa Fâtihâ, Kur’an’ın önüne konmuş kısa bir “özet” olmaktan çok daha fazlasıdır. O, insanın Rabbini tanımasından kendi konumunu fark etmesine; kulluğunu belirlemesinden yardım istemesine; doğru yolu talep etmesinden o yolda yürüyenleri ve o yoldan sapanları ayırt etmesine kadar uzanan bir istikâmet inşâsıdır. Üstelik Fâtihâ bize yalnızca neye inanacağımızı söylemez; bizi konuşturur. Önce Rabbimizi tanırız : الْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ Sonra O’nun bizi kuşatan rahmetini fark ederiz : الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ Ardından hayatın başıboş olmadığını, bir hesap ve karşılık düzeni içinde bulunduğunu hatırlarız : مَالِكِ يَوْمِ الدِّينِ  Ve burada bakışımız değişir. Allah hakkında konuşmaktan Allah’a yönelmeye geçeriz : إِيَّاكَ نَعْبُدُ وَإِيَّاكَ نَسْتَعِينُ...

O YOL Kİ...

O YOL Kİ… Fâtihâ’yı günde en az kırk kez okuyoruz. Dileğimiz belli : “Bizi dosdoğru yola ilet. = اِهْدِنَا الصِّرَاطَ الْمُسْتَق۪يمَۙ = İhdinâ-s sırât-el mustakim.” Fakat hemen ardından gelen birkaç kelime, bu yolun ne olduğunu anlamamız için bize çok önemli bir ipucu verir : صِرَاطَ الَّذِينَ أَنْعَمْتَ عَلَيْهِمْ = “ Kendilerine nimet verdiğin kimselerin yoluna…” Demek ki sırât-ı müstakîm, yalnızca soyut bir “doğru yol” değildir. Kur’an, bu yolu yürümüş insanların hayatlarına bakmamızı da ister. Peki kimdir bunlar?!. Ve daha önemlisi, Allah onlara ne vermiştir?!. ELLEZÎNE : YOL KİMLERİN YOLU?! الَّذِينَ = ellezîne, burada صِرَاطَ = sırât kelimesini açıklayan ism-i mevsûldür. Yani, “dosdoğru yol; kendilerine nimet verdiğin kimselerin yolu.” Buradaki ellezîne, insanlardan oluşan bir topluluğu işaret eder. Arapçada bu kalıp, akıl sahibi çoğullar için kullanılır ve karma insan topluluklarını kapsar. Dolayısıyla buradan erkeklere mahsus bir yol çıkarmak mümkün değildir. Fâtihâ’nın bize...