MÛSÂ’NIN GÖREVE HAZIRLANMASI

MÛSÂ’NIN GÖREVE HAZIRLANMASI : TUĞYANA KARŞI TAV’ANIN İNŞÂSI

Bir insanın, yeryüzünün gördüğü en mutlak ve gaddar güce (Firavuna) meydan okuyabilmesi için önce kendi iç dünyasında büyük bir devrim yapması gerekir. Hz. Mûsâ’nın Peygamberlik öncesi hayatı, sıradan bir sürgünler veya talihsizlikler silsilesi değildir. Aksine; ilâhî bir el tarafından milim milim işlenen, beşerî zaafların elenip saf bir teslimiyete (tav’an) ulaşıldığı kozmik bir hazırlık sürecidir.

I. DOĞUM ÖNCESİ : MUTLAK KARANLIK VE DEVLET TERÖRÜ

1. Sosyo-Politik Yapı ve Sınıfsal Kölelik

Dönemin Mısır’ı, piramitlerin görkeminin arkasında insan onurunu ezen devasa bir tuğyan (azgınlık) makinesidir. Toplum iki kesin sınıfa bölünmüştür:

Kıptiler : Devletin, toprağın ve hukukun yegane sahibi olan imtiyazlı elitler.

İsrailoğulları : Yusuf Peygamber döneminde saygın birer vatandaş olarak Mısır’a gelen, ancak zamanla en ağır işlerde boğaz tokluğuna çalıştırılan, mülkiyet ve yaşam hakkı ellerinden alınmış köleler/paryalar sınıfı.

2. Kehanet Paranoyası ve Demografik Mühendislik

Firavun, gücünün zirvesindeyken bir rüya görür : Beytülmakdis (Kudüs) tarafından yükselen bir ateş tüm Mısır’ı sarmakta, Kıptilerin evlerini ve saraylarını küle çevirmekte ancak İsrailoğullarının evlerine dokunmamaktadır. Saray kâhinleri ve astrologları bu rüyayı tek bir cümleyle yorumlarlar : “İsrailoğullarından doğacak bir erkek çocuk, senin saltanatını ve Mısır dinini yerle bir edecek.”

Bu kehanet, zaten tiranlaşmış olan Firavunun içindeki “iktidar kaybetme” korkusunu vahşî bir devlet politikasına dönüştürür. Güç, paranoya ile birleştiğinde ortaya çıkan şey mutlak bir cinnet hâlidir.

3. Erkek Çocuklarının Katli

Firavun, insanlık tarihinin ilk ve en sistematik soykırım emirlerinden birini yürürlüğe koyar: İsrailoğullarından doğan her erkek çocuk derhal infaz edilecek, kız çocukları ise sağ bırakılıp köleleştirilecektir. (Bknz. Kasas 4) Sokaklar askerler ve devlet adına çalışan ajan ebelerle doldurulur. Bebekler annelerinin kucağından koparılıp Nil’in sularına atılmakta veya kılıçtan geçirilmektedir. İşte Mûsâ, bu kan gölünün, dehşetin ve çaresizliğin tam ortasında dünyaya gözlerini açar.

II. NEHİRDEKİ SANDIK : İLK TESLİMİYET VE İLÂHÎ PARADOKS

1. Korku ile Güven Arasındaki Sandık

Mûsâ doğduğunda annesi üç ay boyunca onu gizlemeyi başarır. Ancak bebeğin büyümesi ve sesinin duyulma tehlikesi üzerine tam bir çaresizlik kapıyı çalar. İşte bu zifiri karanlıkta, beşeri aklın ve rasyonel mantığın tamamen iflas ettiği, sadece tav’an (ilâhî iradeye gönüllüce boyun eğme) ilkesiyle anlaşılabilecek olan o sarsıcı ilham anneye gelir : “Onu emzir, ona bir zarar geleceğinden korktuğun zaman da onu nehre (Nil’e) bırakıver. Korkma, mahzun olma! Çünkü biz onu sana geri döndüreceğiz ve onu Peygamberlerden kılacağız.” (Kasas 7)

Bir anne için yeni doğmuş bebeğini timsahlarla dolu Nil Nehri’ne bırakmak, zahiren evladını ölüme terk etmektir. Fakat ilâhî plan, anneyi kendi beşerî korkularını dürmeye (= tûva) ve Tanrı’nın vaadine gönüllüce teslim olmaya (tav’an) davet eder. Anne, bebeği ziftle kaplanmış ahşap bir sandığa koyar ve nehre bırakır.

2. Cellâdın Bahçesindeki Güvence

Akıntı, sandığı doğrudan Firavunun sarayının rıhtımına götürür. İşte tarihin en büyük ironisi ve ilâhî planı burada gerçekleşir : Firavun, kendi tahtını yıkmasın diye binlerce masum bebeği katlederken, onu yıkacak olan bebeği kendi elleriyle nehirde buldurur ve sarayına alır. Firavunun eşi Asiye’nin kalbine düşen merhamet, tuğyan kalkanını delip geçer : “O, benim için de senin için de bir göz aydınlığı olsun, onu öldürmeyin...” (Kasas 9) Mûsâ, kendisini öldürmek isteyen devlet terörünün tam merkezinde, kendi öz annesinin sütanneliğinde asıl kimliğini unutmadan büyür.

III. SARAY DÖNEMİ : GÜCÜN MERKEZİNDEKİ KİMLİK VE İRADE SINAVI

1. Prenslik İllüzyonu ve Tuğyanın İzlenmesi

Mûsâ, Firavunun sarayında bir şehzade olarak büyürken dönemin en üst düzey askerî, idarî, stratejik ve felsefî eğitimini alır. Mısır’ın aristokratik gücünü, kibri, insanları köleleştirme mantığını bizzat mutfağında izleyerek yetişir. O, gücün doruğundadır; ancak saray, nefsânî kibrin ve tuğyanın üretildiği bir fabrikadır. Mûsâ bu illüzyona kapılmaz.

2. İlk Kırılma Belirtisi : Yumruğun Dersi

Mûsâ rüşdüne erip olgunlaştığı bir gün, saraydan çıkıp tebaanın arasına karışır. Orada bir Mısırlı elitin, bir İsrailoğlunu acımasızca dövdüğünü görür. Ezilen taraf Mûsâ’dan yardım ister. Mûsâ, mazlumun yanında durma refleksiyle araya girer ve Mısırlıya bir yumruk atar. Amacı adamı öldürmek değildir; fakat yumruk o kadar güçlüdür ki adam oracıkta ölür. (Bknz. Kasas 15) Bu ölüm, Mûsâ’nın hayatındaki en büyük sarsıntıdır. Kendi fiziksel gücünün kontrolsüzlüğünü görür. Derhal içsel bir pişmanlığa yönelir : “Rabbim, doğrusu ben kendime zulmettim, beni bağışla” diyerek nefsini hesaba çeker.

3. Saray Zırhının Dürülmesi ve Firar

Ertesi gün olayın duyulması ve Firavunun sarayının Mûsâ hakkında ölüm emri çıkarması gecikmez. Dün Mısır’ın gözbebeği olan prens, bugün bir firârîdir. Sarayın koruyucu duvarları, ordular, asalet bir anda dürülüp kenara atılır. Mûsâ, arkasına bile bakamadan tek başına uçsuz bucaksız çöle doğru kaçar. Bu, onun hayatındaki ikinci büyük arınmadır. Üzerindeki tüm yapay kimlikler soyulmuş, sadece çıplak ve zayıf bir insan olarak kalmıştır.

IV. MEDYEN YILLARI : EGOYLA YÜZLEŞME VE ÇOBANLIK MEKTEBİ

1. Kuyunun Başındaki Derviş

Mısır’ın görkemli mimarisinden çıkan Mûsâ, günlerce süren çöl yürüyüşünün ardından Medyen topraklarına ulaşır. Aç ve susuzdur. Bir su kuyusunun başında topluluğun hayvanlarını suladığını, iki genç kadının (Hz. Şuayb’ın kızları) ise geride çaresizce beklediğini görür. Eski bir şehzade olan Mûsâ, statüsünü ve yorgunluğunu tamamen unutur. Öne atılır, o ağır kuyudan suyu çekerek kadınların hayvanlarını sular. Gücünü bu kez hizmet etmek ve hakkı teslim etmek için kullanmıştır. Ardından bir ağacın gölgesine çekilir ve kalbindeki o muazzam acziyeti itiraf eder : “Rabbim! Bana indireceğin her hayra muhtacım.” (Kasas 24)

2. Çölde On Yıl : Nefis Terbiyesi

Hz. Şuayb’ın teklifiyle onun yanında sekiz ila on yıl boyunca çobanlık yapmak üzere anlaşır. Çobanlık, kitleleri yönetmeden önce nefsini yönetmenin okuludur. Tabiatın sessizliğini dinlemek, zayıf koyunları korumak Mûsâ’nın karakterindeki o sert ve öfkeli köşeleri törpüler. Prensliğin getirdiği son kibir kırıntıları da Medyen çöllerinde koyunların peşinde yürürken dürülüp yok olur. Mûsâ artık egosunu tamamen ehlileştirmiştir.

V. TUVA VADİSİ : MUTLAK TESLİMİYETİN VE BÜYÜK DÖNÜŞÜMÜN ZİRVESİ

Medyen’deki on yıllık eğitim bitmiş, Mûsâ içsel olarak tam kıvama gelmiştir. Ailesiyle birlikte Mısır’a doğru yola çıktığında, kış gecesinin karanlığında yönünü kaybeder. Tam o sırada Tûr Dağı eteklerinde bir ateş görür ve o yöne ilerler. Gittiği yer, Tuvâ Vâdisi’dir. Allah onu üç sembolik emirle son kez saflaştırır :

1. “Ayakkabılarını Çıkar!.” (Geçmişin ve Dünyevi Bağların Dürülmesi)

Vâdiden yükselen ilâhî ses ilk olarak şöyle buyurur : “Şüphesiz Ben senin Rabbinim. Haydi ayakkabılarını çıkar; çünkü sen mukaddes Tuvâ Vâdisindesin.” (Tâhâ 12)

Derin Okuma : “Musa! Geçmişe dair tüm korkularını, Mısır’daki prenslik anılarını, Medyen’deki çobanlık kimliğini kapıda bırak. Benim kutsal zeminime çıplak ayakla, hiçbir filtren ve egon olmadan bas.” Bu, kulun kendi sayfasını Tuvâ sırrıyla büküp ilâhî huzura attığı ilk tav’an (gönüllü) adımdır.

2. “Âsânı Bırak!.” (Geleceğe Ait Güç ve Güvencelerin Terk Edilmesi)

Ardından gelen emir daha da sarsıcıdır : “Âsânı bırak!.” (Neml 10. Tâhâ 19.)

Derin Okuma : İnsanın en zorlandığı teslimiyet budur : Gücü elinden bırakmak. Mûsâ âsâsını bıraktığı an, kendi irade ve kontrolünden tamamen vazgeçer. O cansız odun, hareket eden devâsâ bir ejderhaya dönüştüğünde Mûsâ korkuyla arkasına bakmadan kaçar. Allah ona : “dön ve al, korkma!.” der. Mûsâ onu tekrar tuttuğunda âsâ eski haline döner. Mûsâ anlar ki; insan kendi küçük beşerî gücünü yere bıraktığında, ilâhî güç onun hayatında tecellî eder. Geleceğe dair hiçbir maddî dayanağa ihtiyacı yoktur.

3. “Elini Göğsüne Sok!.” (Kalbin Yoklanması ve İç-Dış Şeffaflığı)

Dış dünyayla ilgili engelleri (ayakkabı) ve güçleri (âsâ) bırakan Mûsâ, şimdi en derin aşamaya geçer : Kendi özüne, kalbine dönmek. Allah buyurur : “Elini koynuna (göğsüne) sok...” (Tâhâ 22) Mûsâ sağ elini sol göğsünün üzerine, kalbinin tam merkezine götürür.

Derin Okuma : Bu eylem, aslâ düz anlamıyla elin bir “deri rengi değişimi = beyazlaması” olarak okunamaz. Bu, tarihin en büyük içsel hesaplaşma (murakabe) hareketidir : “Kalbini yokla Musa! Oraya iyi bak. İçinde en ufak bir kuşku, ‘ben bu yükü kaldırabilir miyim korkusu’, Mısırlıya karşı geçmiş bir intikam hırsı kaldı mı?!.” El göğüsten çıktığında “min gayri sûin” (= hiçbir leke, hastalık, kusur veya kötülük olmaksızın) apaydınlık ve kusursuzdur. (= Yed-i Beyza) Bu, için ve dışın şeffaflığıdır. Kalp arınmış, şüpheler elenmiş, içindeki teslimiyet, dışındaki eline vurmuştur. Kalbi temiz olanın, dünyada iş gören eli de temiz kalır. Bu, Firavunun kirli, entrikacı çok karanlık dünyasına tutulacak en büyük ahlâkî aynadır.

VI. BÜYÜK EMİR VE MÛSÂ’NIN DUÂSI : PSİKOLOJİK MANİFESTO

Mûsâ Tuvâ sırrıyla kendi benlik sayfasını tamamen dürüp katladıktan, kalbini yoklayıp şüphelerden arındırdıktan sonra artık tam anlamıyla hazır hâle gelmiştir. İşte tam bu zirve noktasında, çocukluğundan beri kaçtığı o karanlığın merkezine dönmesi emredilir : “Firavuna git! Çünkü o azdı (tuğyan etti).” (Tâhâ 24)

Mûsâ, o güne kadar içinde taşıdığı insanî zayıflığı ve dilindeki bağı (kekemeliğini) hatırlar. Ancak o artık arınmış bir kuldur. İsyan etmez, kaçmaz; bunun yerine insanlık tarihinin en muazzam psikolojik ve manevî manifestosu olan o meşhur duasını okur :

1. “Rabbim! Göğsümü Genişlet.” (= Rabbişrah lî sadrî) : Mûsâ, elini göğsüne sokup kalbini yoklamıştı. Şimdi o göğsün ilâhî bir ferahlıkla, sabırla ve cesaretle genişletilmesini ister. Bireysel korkulardan ve öfkeden kurtulma talebidir.

2. “İşimi Kolaylaştır.” (= Ve yessir lî emrî) : Zahiren imkansız olan bu görevi kendi beşerî gücüyle değil, ilahî kolaylaştırma ile yürütebileceğinin bilincindedir. Yükü sahibine bırakmaktır.

3. “Dilimdeki Düğümü Çöz ki Sözümü Anlasınlar.” (= Vahlul ukdeten min lisânî, yefkahû kavlî) : Mûsâ hakikati haykırırken dilinin dolaşmamasını, mesajının Firavunun ve halkın kalbine pürüzsüzce ulaşmasını ister. Hakikat, berrak bir konuşmayla taçlanmalıdır.

4. “Ailemden Kardeşim Hârûn’u Bana Vezir/Yardımcı Yap” : Kardeşi Hârûn’un hitabetinin daha güçlü olduğunu belirterek onu yanına ister. Bu talep, kibrin tamamen yok olduğunun ispatıdır. Mûsâ, ‘bu zaferi tek başıma kazanayım’ demez; hakikat davasını omuzlayacak bir ortak ister. Allah onun bu samimi duâsını kabul eder. (Bknz. Tâhâ 25-32)

VII. ASÂ’NIN KOZMİK FONKSİYONLARI VE HAKİKATİN ENSTRÜMANI

Mûsâ’nın çobanlık yaparken koyunları gütmek, yaprak silkelemek ve dayanmak için kullandığı o sıradan âsâ, teslimiyet (tav’anın, itaatin) makamına ulaşıldığı an, ilahî gücün yeryüzündeki tecelli enstrümanına dönüşür. Âsâ artık, sadece fiziksel bir mucize aracı değil; maddeyi, ideolojiyi, coğrafyayı ve sosyolojiyi dönüştüren mutlak kudretin sembolüdür. Asâ’ya yüklenen ve tarihi değiştiren üç büyük fonksiyon şunlardır :

1. İdeolojik İllüzyonu Yutma Fonksiyonu (Firavunun Sarayı)

Mûsâ ve Hârûn saraya gidip hakikati tebliğ ettiklerinde Firavun onları kibirle reddeder ve Mısır’ın en güçlü ideolojik/propaganda mekanizmasını devreye sokar : Sihirbazlar. Sihirbazlar, kimyasal maddeler kullanarak iplerini ve değneklerini meydanda yürüyen yılanlar gibi gösterirler. Halkı büyük bir korku ve büyüyle hipnotize ederler. (Bknz. A’râf 116) Allah Mûsâ’ya emreder : “Âsânı bırak!.” Mûsâ âsâyı fırlattığı an, âsâ devâsâ bir gerçeğe dönüşerek sihirbazların ürettiği tüm o sahte yılanları tek tek yutmaya başlar. (Bknz. Tâhâ 69) Âsâ burada sadece odunları yememiştir; Firavun rejiminin yüzyıllardır halkı uyutmak, korkutmak ve köleleştirmek için kullandığı o devâsâ yalan ve illüzyon imparatorluğunu yutup yok etmiştir.

2. Coğrafî ve Siyasal Barajı Yarma Fonksiyonu (Kızıldeniz)

İsrailoğulları Mısır’dan çıkıp özgürlüğe doğru kaçarken, arkalarında Firavunun devâsâ ordusu, önlerinde ise geçilmez Kızıldeniz belirir. Halk tam bir ümitsizlik ve panik içinde “yakalandık!” diye feryat ederken, Mûsâ tam bir tav’an (teslimiyet) duruşuyla “aslâ! Rabbim benimledir, bana yol gösterecektir.” der. Allah’ın emri gelir : “Âsânla denize vur!.” (Şuarâ 63) Mûsâ âsâsını denize vurduğu an, suyun moleküler yapısı ve doğa kanunları ilâhî iradeye boyun eğer. Deniz, her biri devâsâ bir dağ gibi, iki parçaya ayrılarak yarılır ve İsrailoğullarına kuru bir yol açar. Âsâ burada, tiranlığın insanı sıkıştırdığı o çaresizlik kapanında, imkansız görünen coğrafî ve siyasal barajları yırtıp atan mutlak özgürlük yolunun açıcısıdır.

3. Sosyolojik ve Hayatî Pınar Fışkırtma Fonksiyonu (Çöl/Tîh)

Denizi geçtikten sonra uçsuz bucaksız, kurak çöl zemininde susuz kalan ve homurdanmaya başlayan İsrailoğulları topluluğu için âsâ bu kez bir yaşam kaynağına dönüşür. Allah buyurur : “Âsânla taşa vur!.” (Bakara 60) Mûsâ âsâsını kayaya vurduğu an, taştan tam on iki pınar fışkırır. İsrailoğullarının on iki kabilesinin her biri, karmaşaya ve kavgaya düşmeden kendi su içeceği pınarı bilir. Âsâ burada, en kurak ve çorak zeminlerde bile hayatı fışkırtan, toplumsal düzeni, adâleti ve sosyolojik bölüşümü pürüzsüzce sağlayan ilâhî rahmetin kaynağı fonksiyonunu üstlenir.

VIII. ÇAĞIN SİHİRBAZLARININ TAV’AN MAKAMINA GEÇİŞİ

Âsânın illüzyonu yutma fonksiyonu karşısında sahne sarsıcı bir devrimle kapanır. İşin ilmini ve sınırlarını en iyi bilen sihirbazlar, kendi yaptıklarının bir göz boyama, Mûsâ’nın âsâsının yaptığı şeyin ise mutlak bir hakikat olduğunu anlarlar. Tek bir saniye bile tereddüt etmeden derhal secdeye kapanırlar : “Mûsâ ve Hârûn’un Rabbine iman ettik!.” (Tâhâ 70) Firavun onları ellerini ve ayaklarını çaprazlama kesmekle tehdit etse de, sihirbazlar hakikati gördükleri an tam anlamıyla tav’an (gönüllü itaat ve teslimiyet) makamına yükselmişlerdir ve tarihe geçen şu cevabı haykırırlar : “Zararı yok! Biz şüphesiz Rabbimize döneceğiz...” (A’râf 125-126)

IX. MÛSÂ-HIZIR KISSASI : BİTMEYEN ARAYIŞ VE YOLCULUĞUN HİKAYESİ

Mısır’dan çıkış gerçekleşmiş, Firavun Kızıldeniz'in sularında boğulmuş ve dışsal mücadele zaferle sonuçlanmıştır. Hz. Mûsâ, arkasında mucizeler bırakmış muzaffer bir lider ve peygamberdir. Tam bu zirve noktasında, yeryüzünde kendisinden daha bilge biri olup olmadığı sorulduğunda rasyonel olarak "hayır" der. İşte bu cevap üzerine ilâhî ihtar gelir ve ona kendisinden daha derin, gizli bir bilgiye (ilm-i ledün) sahip olan Hızır ile buluşması emredilir. Bu yolculuk, iki denizin birleştiği yerde (Mecmaü'l Bahreyn) başlar ve rasyonel aklın, peygamberi otoritenin ve mutlak Asâ’nın sınırlarını çizen sarsıcı üç olayla şekillenir:

Birinci Durak : Geminin Delinmesi (Maddî Kayıp İmtihanı)

Mûsâ ve Hızır, kendilerini ücretsiz olarak alan fakir gemicilerin gemisine binerler. Yolculuk esnasında Hızır, geminin tabanından bir tahtayı sökerek gemiyi yaralar ve hasar verir. Dışsal şeriatın ve adaletin temsilcisi olan Mûsâ, bu haksızlığa dayanamaz ve itiraz eder : "İçindekileri boğmak için mi gemiyi deldin? Doğrusu çok büyük bir hata yaptın!." (Kehf 71) Hızır ise ona sabretmesi gerektiğini hatırlatır.

İçyüzü : Yolculuğun sonunda Hızır açıklar; o denizin ilerisinde, önlerine çıkan her sağlam gemiye zorla el koyan zalim bir kral vardır. Gemiyi delerek kusurlu göstermiş, böylece fakir gemicilerin tek geçim kaynağının gasp edilmesini engellemiştir. Zahiri şer olan olay, batıni bir rahmettir.

İkinci Durak : Çocuğun Öldürülmesi (En Ağır Evlat Acısı İmtihanı)

Yolculuğa karada devam ederlerken, Hızır henüz günahsız bir erkek çocukla karşılaşır ve onu oracıkta öldürür. Mûsâ dehşet ve öfke içinde haykırır : "Kısas hakkı olmadan masum bir cana mı kıydın? Gerçekten çok çirkin bir iş yaptın!." (Kehf 74) Hızır, Mûsâ’ya benimle beraberliğe sabredemeyeceğini sert bir dille tekrar söyler.

İçyüzü : Hızır açıklar; o çocuğun anne ve babası son derece ihlâslı mü'minlerdir. Çocuk büyüdüğünde azgınlığı, küfrü ve tuğyanı ile anne-babasına isyan edecek, onları manen helaka sürükleyecektir. Allah, o anne-babaya merhamet etmiş, bu can acıtıcı kayıpla onları daha hayırlı ve temiz bir evlada kavuşturmayı murat etmiştir.

Üçüncü Durak : Yıkılan Duvarın Onarılması (Karşılıksız İyilik İmtihanı)

Aç ve susuz bir şekilde bir kasabaya varırlar. Kasaba halkından yiyecek isterler ancak halk onları misafir etmeyi reddeder, çok cimri ve nankör davranır. Hızır, bu nankör kasabada yıkılmak üzere olan eğrilmiş bir duvar görür ve hiçbir ücret talep etmeden o duvarı doğrultup onarır. Mûsâ yine dayanamaz : "Dileseydin bu yaptığın işe karşılık en azından bir ücret alabilirdin, karnımızı doyururduk" der. (Kehf 77) Hızır, "İşte bu, seninle benim ayrılma noktamızdır" diyerek sırrı açar.

İçyüzü : O duvar, kasabadaki iki yetim çocuğa aittir. Duvarın altında ise çocukların ölmüş salih babalarından kalan bir define saklıdır. Eğer duvar yıkılsaydı, o cimri ve nankör kasaba halkı defineyi görecek ve yağmalayacaktı. Hızır, duvarı onararak çocukların büyüyüp rüşdüne erene kadar babalarının emanetine ulaşmasını emniyete almıştır.

X. ÂSÂ’NIN ÇÖZEMEDİĞİ VE ÇARESİZ KALDIĞI PARADOKS

Mûsâ’nın elindeki âsâ; koskoca Kızıldeniz'i yaran, Firavunun ideolojik illüzyon ordusunu yutan dikey bir güçtür. Ancak âsâ, makro-dünyanın, kitlelerin, jeopolitiğin ve coğrafyanın enstrümanıdır. Hızır’ın dünyasına adım atıldığında ise Asâ tamamen işlevsiz, tamamen çaresiz kalır. Hayatın o en karmaşık, en can acıtıcı bireysel ve varoluşsal mikro-trajedilerini (kader planlarını) çözmeye âsânın gücü yetmez.

Gemi Olayında Âsâ Çaresizdir : Âsâ kitleler için denizi yarmıştır ama haksız ve şer gibi görünen bir maddî hasarın arkasındaki gizli hayrı göremez. Âsâ, adâletsiz görünen kaderi durduramaz.

Çocuk Olayında Âsâ İşlevsizdir : Âsâ taştan su fışkırtmıştır ama en ağır evlat acısı imtihanının arkasındaki ilâhî rahmet mühendisliğini çözmeye gücü yetmez. Âsâ hayatı geri getiremez, ölümü engelleyemez.

Duvar Olayında Âsâ Yetersizdir : Âsâ imparatorlukları yönetmiştir ama yetim çocukların gelecekteki rızkını korumak için bugünden örülen o gizli şefkat ve adâlet duvarını Asâ inşa edemez.

XI. KISSANIN BUGÜNE TAŞINMASI : MODERN DÜNYADA TUĞYAN VE TAV’AN

Mûsâ’nın hikayesi, tarihsel bir biyografi değil; bugün, tam şu anda modern insanın içinde ve dışındaki dünyada canlı olarak devam eden bir savaştır.

1. Modern Dünyanın Firavunları ve Tuğyanı

Bugün Firavun, sistemleşmiş küresel yapılarda ve insanın kendi egosunda varlığını sürdürür. İnsan hayatını ve emeğini sadece birer “istatistik ve köle” olarak gören küresel ekonomik-siyasî sistemler bugünün Firavunizmidir. Bireyin kendi aklını, parasını ve kariyerini mutlaklaştırarak “ben kendi kendime yeterim” demesi, Firavunun “ben sizin en yüce rabbinizim” iddiasının modern psikolojideki karşılığıdır.

2. Çağımızın Sihirbazları : Algı, Medya ve İllüzyon Endüstrisi

Bugün o sihirbazlar; medya, sosyal medya ve YZ algoritmaları ve tüketim kültürü olarak karşımıza çıkar. Gerçeği yalan, yalanı gerçek; kibri bir erdem, köleliği bir özgürlük gibi gösteren devâsâ bir illüzyon çağında yaşıyoruz. Modern sihirbazlar insanın önüne sürekli sahte yılanlar fırlatıyor : “Yeterince zengin değilsin, geleceğin güvende değil!.” Bu ipler ve değnekler, modern insanı sürekli bir kaygı içinde tutmak için üretilen illüzyonlardır.

3. Modern İnsanın “Tuvâ Vâdisi” ve Üç Büyük Ödevi

1. Bugün Ayakkabıları Çıkarıvermek : Modern insanın zihnini kilitleyen geçmişin bagajlarını, yapay unvanlarını, sosyal statü etiketlerini bir anlığına kapıda bırakabilmesidir. Saf ve duru bir insan olarak hakikate yaklaşabilmektir.

2. Bugün Âsâyı Bırakıvermek ve Âsâlaşmak : Kendimizi güvende hissetmek için putlaştırdığımız tüm maddî dayanakları (= paramızı, koltuğumuzu, unvanımızı) yere bırakabilmektir. “Ben bunlarsız da var olabilirim ve asıl gücüm bunlardan değil” diyerek tav’an teslim olabilmektir. İşte o zaman bizim sıradan hayatımız da (Mûsâ’nın âsâsı gibi) modern sihirbazların algı yılanlarını yutan, önümüzdeki geçilmez Kızıldenizleri yaran, en kurak taşlardan pınarlar fışkırtan canlı bir mucizeye dönüşür.

3. Bugün Elini Göğsüne Sokup Kalbini Yoklamak : İnsanın dışarıdaki gürültüyü kapatıp elini sol göğsünün üzerine koyması; kalbini şirkten, şüphelerden, kirden ve hırstan arındırmasıdır. (=Yed-i Beyza) Kalbi arınmış insanın dünyada iş gören eli de temiz kalır; zulme âlet olmaz.

XII. NİHÂÎ ÖZET : TUĞYANDAN TAV’ANA UZANAN ZAFER

Hz. Mûsâ’nın kıssası bize şunu söyler = söylemeli : İçindeki Firavunu (kibri ve tuğyanı) Tûva sırrıyla dürüp yok etmeyenler, dışarıdaki Firavunların illüzyon ordularına ve sahte korku yılanlarına köle olmaktan kurtulamazlar. Zafer; paranın, orduların ve algı sihirbazlarının değil; kalbini yoklayıp elini apaydınlık çıkaran, dünyevî tüm sahte güçleri yere bırakıp ilâhî iradeye tav’an (sevgiyle ve gönüllüce) boyun eğen çıplak ayaklı vicdanlarındır.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

MÂÛN NE DİYOR?!.

HAYATIN GAYESİ

KİP