ZÜBDE-İ ÂLEM

ZÜBDE-İ ÂLEM

CİRM VE AĞIRLIK : İNSANI AĞIRLAŞTIRAN NEDİR?!

1. Zübde-i Âlem Ne Demektir?!

Zübde; öz, özün özü, bir şeyin en seçkin ve değerli kısmı demektir. Lübb kelimesi de bir şeyin özü, içindeki en saf ve esaslı kısmı anlamına gelir. Lübb-ün lübb ise özün özü, en derin ve en saf özdür.

Bir şeyin zübdesi, onun bütününden süzülüp çıkan en değerli tarafıdır.

İnsana verilen zübde-i âlem nitelemesi de bu açıdan oldukça anlamlıdır. İnsan, kâinatın fiziksel bakımdan en büyük, en ağır veya en çok yer kaplayan varlığı değildir. Tam tersine, kâinatın büyüklüğü karşısında son derece küçüktür.

Fakat burada önemli bir düşünceyle karşılaşıyoruz : İnsandaki lübb-ün lübb neyse, kâinatta da insan odur.

Yani insan, kâinatın fiziksel büyüklüğünü temsil etmez; onun anlam bakımından özünü temsil eder.

Pekiî, bu düşünceyi nasıl temellendirebiliriz?!.

Önce cirmimize ve ağırlığımıza bakalım.

2. Cirmimiz ve Ağırlığımız

Cirm, bir cismin fiziksel büyüklüğünü, kapladığı yeri anlatır. Hacim ise cismin uzayda kapladığı üç boyutlu yerdir.

Kütle, bir cismin madde miktarını ifade eder ve kilogram, ton gibi birimlerle ölçülür. Ağırlık ise fiziksel anlamda yerçekiminin cisme uyguladığı kuvvettir ve newtonla ölçülür.

Günlük dilde kütle için de ağırlık kelimesini kullandığımızdan, metinde zaman zaman bu iki anlamı birlikte düşüneceğiz.

Şimdi insanın fiziksel büyüklüğünü, içinde bulunduğu kâinatın büyüklüğüyle karşılaştıralım.

3. Dünya : Evimiz

Üzerinde yaşadığımız Dünya bize oldukça büyük görünür. Dağları, denizleri, okyanusları, kıtaları, ormanları ve şehirleriyle uçsuz bucaksız bir yer.

Dünyanın ortalama yarıçapı yaklaşık 6.371 kilometre, kütlesi ise yaklaşık 5,97 × 10²⁴ kilogramdır.

Bir ucundan diğerine ulaşmak günlerimizi alabilir. Bütün ömrümüzü üzerinde geçirebiliriz. Fakat Dünya, kendisinden çok daha büyük bir sistemin yalnızca küçük bir parçasıdır.

4. Güneş Sistemi : Dünyanın da İçinde Bulunduğu Kozmik Mahalle

Dünya, Güneş sistemindeki sekiz gezegenden biridir. Güneş'in çevresinde döner.

Güneş'in çapı yaklaşık 1 milyon 392 bin kilometredir. Bu, Dünyanın çapının yaklaşık 109 katıdır. Hacim bakımından Güneşin içine yaklaşık 1,3 milyon Dünya sığabilir.

Kütlesi ise Dünyanın kütlesinin yaklaşık 333 bin katıdır.

Demek ki Dünya, kendisine hayat veren Güneşin yanında bile oldukça küçüktür.

Üstelik Güneş sistemi yalnızca Güneş ve gezegenlerden ibaret değildir. Çok daha uzaklara uzanan küçük gök cisimleri, kuyruklu yıldızlar ve başka yapılar da bu sistemin kapsamındadır.

Dünya bizim evimizdir; Güneş sistemi ise içinde yaşadığımız kozmik mahalledir.

5. Samanyolu : Güneş Sistemimizin Bulunduğu Galaksi

Güneş sistemimiz, Samanyolu Galaksisinin merkezinden yaklaşık 26 bin ışık yılı uzakta bulunur.

Bir ışık yılı, ışığın bir yılda aldığı mesafedir. Yaklaşık 9,46 trilyon kilometre!.

Samanyolunun çapı yaklaşık 100 bin ışık yılıdır. İçinde yüz milyarlarca yıldız bulunduğu tahmin edilmektedir.

Güneş de bu yıldızlardan yalnızca biridir.

Üstelik Samanyolunun kütlesi yalnızca yıldızlarından oluşmaz. Gaz, toz ve karanlık madde de bu kütleye dahildir.

Şimdi bir kez daha karşılaştıralım : Dünya, Güneşin yanında küçük; Güneş, Samanyolundaki yüz milyarlarca yıldızdan yalnızca biri.

Güneş sistemimiz ise bu devâsâ galaksinin küçük bir bölümüdür.

6. Gözlemlenebilir Evren : Ölçeğin Ötesindeki Ölçek

Samanyolu da evrendeki galaksilerden yalnızca biridir.

Günümüzde gözlemlenebilir evrenin çapının yaklaşık 93 milyar ışık yılı olduğu hesaplanmaktadır.

Burada gözlemlenebilir evren ile evrenin tamamını birbirinden ayırmalıyız. Evrenin tamamının ne kadar büyük olduğunu, sonlu mu sonsuz mu olduğunu henüz bilmiyoruz.

Üstelik evrenin yaşı yaklaşık 13,8 milyar yıl olmasına rağmen gözlemlenebilir evrenin çapının 93 milyar ışık yılına ulaşması bir çelişki değildir. Çünkü evren genişlemektedir.

Şimdi bütün bu ölçeği gözümüzde canlandıralım :

Dünya, Güneş sisteminin küçük bir parçası.

Güneş sistemi, Samanyolunun küçük bir parçası.

Samanyolu, gözlemlenebilir evrenin sayısız galaksisinden yalnızca biri.

Pekiî, bütün bunların içinde insan nerede?!.

Yaklaşık 1,7 metre boyunda, birkaç on kilogram kütlesinde bir insan...

Gözlemlenebilir evrenin yanında, fiziksel ölçülerle ifade edildiğinde neredeyse yok hükmünde bir büyüklük!.

Öyleyse insanı âlemin zübdesi yapan nedir?!.

7. Fiziksel Küçüklük, Değersizlik mi?!

Hayır!.

Çünkü fiziksel büyüklük ile değer aynı şey değildir.

Bir elmasın küçüklüğü, değerini belirlemez. Bir tohumun küçüklüğü, içindeki hayat imkânını ortadan kaldırmaz. Bir cümlenin kapladığı yer, taşıdığı anlamın ölçüsü değildir.

İnsan da yalnızca bedeniyle tanımlanabilecek bir varlık değildir.

İnsan düşünebilir, sorgulayabilir, öğrenebilir, seçim yapabilir, davranışlarını değerlendirebilir ve yanlışlarından dönebilir.

Kendi varlığının farkına varabilir. İçinde bulunduğu kâinatı inceleyebilir. Onun nasıl işlediğini anlamaya çalışabilir. Kendisinin bu kâinat içindeki yerini ve sorumluluğunu sorgulayabilir.

Daha da önemlisi, iyilik ile kötülük arasında seçim yapabilir.

İşte insanın fiziksel küçüklüğünün ötesindeki büyüklüğü burada aranmalıdır. Ancak bu imkânlara sahip olmak, insanı kendiliğinden değerli ve erdemli yapmaz.

Akıl, tek başına adâlet üretmez. Bilgi, kendiliğinden merhamete dönüşmez. Güç, otomatik olarak iyilik getirmez.

İnsan, sahip olduğu imkânları iyilik için de kötülük için de kullanabilir.

Dolayısıyla insanın gerçek büyüklüğünü yalnızca sahip olduğu özelliklerde değil, bu özellikleri nasıl kullandığında aramalıyız.

8. İnsanın Gerçek Ağırlığı

Bir insanın fiziksel ağırlığı kilogramla ölçülür fakat ahlâkî ağırlığını tartabileceğimiz bir terazi yoktur.

Bir insanın verdiği karar, yüzlerce kişinin hayatını etkileyebilir. Bir başkasının yaptığı küçük bir iyilik ise hiç tanımadığı bir insanın hayatında büyük bir değişime yol açabilir.

Bir insanın gücü, makamı, serveti veya bilgisi onun ahlâkî üstünlüğünü garanti etmez.

Bunlar yalnızca imkânlardır. Asıl mesele, bu imkânların neye dönüştürüldüğüdür.

Gücünü başkasını ezmek için kullanan insan, sahip olduğu gücü kendi aleyhine bir sorumluluğa dönüştürür.

Gücünü güçsüzü korumak için kullanan insan ise imkânını iyiliğe dönüştürür.

Bilgisini insanları aldatmak veya çıkar elde etmek için kullananla, hakikati ortaya çıkarmak için kullananın bilgisi aynı olabilir; fakat ortaya çıkardıkları sonuçlar aynı değildir.

Öyleyse, insanı ağırlaştıran, sahip olduğu maddî varlık değil; taşıdığı sorumluluk ve bu sorumluluğun gereğini ne ölçüde yerine getirdiğidir.

İnsan, imkânları arttıkça daha fazla sorumluluk da üstlenebilir. Bu nedenle insanın gerçek ağırlığını değerlendirirken niyetini, bilgisini, imkânlarını, tercihlerini ve eylemlerini birlikte düşünmeliyiz.

9. Kur'an’ın Terazisi : Takvâ ve Sâlih Amel

Kur'an, insanlar arasındaki üstünlüğü soy, servet, fiziksel güç veya toplumsal konumla belirlemez.

Hucurât suresinin 13. âyetinde insanların farklı topluluklara ve kabilelere ayrılmasının birbirlerini tanımaları (= liteârafû) için olduğu, Allah katında en değerli olanların ise en takvâlı olanlar olduğu bildirilir.

Demek ki insanın değeri, sahip olduklarının çokluğuyla değil, Allah’a karşı sorumluluk bilinciyle ilgilidir.

Takvâ, insanın kendisini yanlışlardan koruması, sorumluluklarının bilincinde olması ve hayatını bu bilince göre düzenlemesidir. Ancak bu bilinç yalnızca bir iddia olarak kalamaz. Hayatta karşılığını bulmalıdır.

İşte burada sâlih amel kavramına geliyoruz.

Sâlih, doğru, yerinde, yararlı, onarıcı ve ıslah edici olanı anlatır. Amel ise yapılan iş, eylem ve davranıştır.

Dolayısıyla sâlih amel, insanın hayatında iyiyi ve doğruyu gerçekleştiren, zararı önleyen, bozulmayı gideren ve ıslahı sağlayan eylemlerdir.

Haksızlığa uğrayanın hakkını korumak, emanete sadık kalmak, verdiği sözü tutmak, muhtacın ihtiyacını gidermek, güçsüzü ezmemek, çevreyi korumak, gelecek nesillerin hakkını gözetmek...

Bunların hepsi ahlâkın hayattaki karşılıklarıdır.

Sâlih amel, yalnızca kişinin kendi hayatını güzelleştirmesi değildir. Başkalarının hayatına, topluma ve içinde yaşadığımız âleme de iyilik taşımaktır.

İman ile sâlih amelin Kur'an’da tekrar tekrar birlikte anılması da bu bakımdan anlamlıdır.

İman, insanın yönelişini ve bağlılığını; sâlih amel ise bu yönelişin hayattaki karşılığını gösterir.

İnanç, hayatın dışında kalan bir iddia olarak değil, hayatı dönüştüren bir yöneliş olarak anlam kazanır.

10. Zübde-i Âlem : Küçük Cisim, Büyük Sorumluluk

Şimdi başlangıçtaki sorumuza dönelim : İnsan neden zübde-i âlemdir?!.

Çünkü insan, kâinatın fiziksel bakımdan en büyük varlığı değildir. Kâinatın merkezinde de bulunmaz. Fakat kâinatın içinde akıl, bilinç, irade ve ahlâkî sorumluluk taşıyan; varlığı sorgulayabilen, kendisini değerlendirebilen ve davranışlarını değiştirebilen bir varlıktır.

İnsandaki lübb-ün lübb neyse, kâinatta da insan odur.

İnsanın özü olan akıl, irade ve ahlâkî sorumluluk ne kadar önemliyse, kâinatın anlam bakımından özünü temsil eden insan da o kadar önemlidir.

Burada zübde-i âlem olmak, insana verilmiş sınırsız bir üstünlük belgesi değildir; tam tersine, büyük bir sorumluluğun ifadesidir.

İnsan, kendisine verilen imkânları yalnızca kendi çıkarı için kullanamaz. Çünkü yaşadığı dünya yalnızca kendisine ait değildir. Başka insanlar, başka canlılar ve gelecek nesiller de bu âlemin birer parçasıdır.

İnsan, bu âlemde yalnızca tüketen, kullanan ve kendisi için yaşayan bir varlık olmamalıdır. Koruyan, onaran, güzelleştiren ve iyiliği çoğaltan bir varlık olmalıdır.

İşte insanın gerçek büyüklüğü burada ortaya çıkar.

İnsan bedeninin kapladığı yer küçüktür; fakat yaptığı iyiliklerin etkisi kendi ömrünü ve fiziksel varlığını aşabilir.

İnsanın maddî ağırlığı sınırlıdır; fakat ahlâkî sorumluluğu hafife alınamayacak kadar büyüktür.

Cirmimiz kâinatın yanında küçüktür; fakat taşıdığımız sorumluluk, bu küçüklüğün arkasına saklanarak yok sayabileceğimiz bir şey değildir.

İnsanı ağırlaştıran, bedeni değil; sorumluluğudur.

İnsanı değerli kılan, sahip olduğu imkânlar değil; bu imkânları neye dönüştürdüğüdür.

Ve insanın bu âlemde bıraktığı en değerli iz, kapladığı fiziksel alan değil, hayatına dokunduğu varlıklara kazandırdığı iyiliktir.

Kâinatın büyüklüğü karşısında küçüğüz. Fakat iyilik yapma imkânımız karşısında sorumluyuz.

Zübde-i âlem olmanın anlamı da belki budur : Âleme hükmetmek değil, âlemdeki yerini ve sorumluluğunu bilmek; üstünlük taslamak değil, iyiliği çoğaltmak; yalnızca yaşamak değil, hayatı daha âdil, daha güzel ve daha yaşanabilir kılmak. Çünkü insanın gerçek ağırlığı, ne kadar yer kapladığında değil, varlığı ile neye ve kime hizmet ettiğinde ortaya çıkar.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

MÂÛN NE DİYOR?!.

HAYATIN GAYESİ

KİP