NÜHÂ

NÜHÂ : YAŞAYARAK SELİMLEŞEN AKIL

İman, Amel, Kânitlik ve Vahyi Anlama İlişkisi

1. Nühâ : Aklın İnsanı Alıkoyma Gücü

Nühâ (النُّهَى), Kur'an’da akıl sahiplerini ifade etmek üzere kullanılan dikkat çekici bir kavramdır. Tâhâ sûresinin 54. ve 128. âyetlerinde geçen üli-n nühâ أُولِي النُّهَى ifadesi, nühâ sahibi olanlar anlamındadır.

Kelimenin nehy = نَهْي köküyle ilişkisi, onun anlam dünyasını aydınlatır. Nehy; engellemek, alıkoymak, bir şeyin yapılmasına karşı çıkmak demektir. Nühâ da insanı yanlış ve çirkin davranışlardan alıkoyan akıl anlamında kullanılır.

Demek ki Kur'an’ın işaret ettiği akıl, yalnızca bilgi edinen, düşünen, karşılaştıran ve sonuç çıkaran bir yeti değildir. Aynı zamanda insanın davranışlarına yön veren, onu yanlışlardan alıkoyan bir işleve de sahiptir.

Ancak burada bir soru ortaya çıkar : Akıl, insanı neye göre alıkoyacaktır?!. Ölçüsü nedir?!.

Bu soruyu sormadan Nühâ’yı yalnızca aklın fren mekanizması olarak anlamak eksik kalır. Çünkü aklın bir davranışı engellemesi için o davranışın yanlış olduğuna hükmetmesi gerekir. Pekiî, akıl bu hükmü her zaman doğru verebilir mi?!.

2. Akıl Güçlüdür; Fakat Yanılmaz Değildir.

İnsan aklı, yaratılmış varlığın kendisine verilen önemli imkânlarından biridir. İnsan, aklı sayesinde düşünür, araştırır, değerlendirir, neden-sonuç ilişkileri kurar ve ahlâkî hükümler verebilir.

Üstelik akıl, vahiyden bağımsız olarak da bazı doğruları kavrayabilir. Zulmün, haksızlığın ve başkasına zarar vermenin yanlışlığını fark edebilir. Bu nedenle aklı, yalnızca vahyin bildirdiklerini tekrar eden edilgen bir araç olarak görmek doğru değildir. Fakat aklın önemli bir zaafı da vardır : Akıl kirlenebilir.

İnsanın çıkarları, tutkuları, korkuları, önyargıları ve kendisini haklı çıkarma arzusu, aklın işleyişini bozabilir. İnsan bazen kendi arzusunu haklı göstermek için aklını kullanır. Böylece hakikati araması gereken akıl, insanın mevcut kabullerini savunan bir araca dönüşebilir.

Bu nedenle akıl sahibi olmakla selim akıl sahibi olmak aynı şey değildir.

Selim akıl, hakikati kendi arzusuna uydurmaya çalışmayan; kendi hükmünü de hakikatin karşısında sorgulayabilen akıldır.

Ancak insanın aklının selim kalacağının garantisi yoktur. Bu yüzden aklın kendi kendisini denetlemesine ve korunmuş bir ölçüye ihtiyacı vardır.

3. Akıl ile Vahiy : Aynı Kaynak, Farklı İşlevler

Akıl da vahiy de Allah’ın insana sunduğu iki farklı imkândır. Kaynakları birdir; fakat işlevleri ve insana ulaşma biçimleri farklıdır.

Akıl, yaratılmış insanın düşünme, anlama ve hüküm verme yetisidir. Vahiy ise Allah’ın insana yönelttiği korunmuş ilâhî hitaptır.

Ontolojik ayrımımızla ifade edersek : A, Mutlak Hakikat ve yaratılmışlığın ötesindeki Zât; B ise, yaratılmış varlık alanıdır. İnsan, aklı ve iradesiyle B’ye aittir. Vahiy ise A’dan B’ye yöneltilmiş ilâhî hitaptır. Bu bakımdan vahiy, A ile B arasında sağlam bir köprüdür.

Bu köprü benzetmesi, Allah’ın Zât’ının insan tarafından kuşatılabileceği anlamına gelmez. Vahiy, Allah’ın bildirmeyi dilediği hakikatleri ve yönlendirmeyi insana ulaştırır.

Akıl ise B’ye ait olduğu için sınırlıdır; yanılabilir ve kirlenebilir. Vahiy korunmuştur; fakat insanın vahyi anlama ve yorumlama biçimi korunmuş değildir.

Bu ayrım, akıl ile vahiy arasındaki ilişkinin temelini oluşturur : Akıl, vahiy olmadan yanılabilir; vahiy de selim akıl olmadan doğru anlaşılamayabilir.

Dolayısıyla akıl ile vahiy birbirinin rakibi değildir. Aralarında bir dostluk ve iş bölümü vardır. Akıl düşünür, araştırır ve anlamaya çalışır; vahiy bildirir, yönlendirir ve korunmuş ölçüyü sunar. Ancak bu dostluk, iki tarafın eşit yetkili iki hakem olduğu anlamına gelmez.

Akıl, kendi hükümlerini vahyin ölçüsüne sunmalıdır. Vahiy ise korunmuş ilâhî hitap olarak nihâî ölçüdür.

Baş hakem vahiydir.

Üstelik hakem vahiy olsa da insanın vahiy yorumu hakem değildir. İnsan, kendi yorumunu, vahyin kendisiyle özdeşleştiremez.

4. Selim Akıl Yalnızca Düşünerek Oluşmaz

Burada akıl-vahiy ilişkisinin önemli bir boyutuna ulaşıyoruz.

İnsan aklının selimleşmesi, yalnızca daha fazla bilgi edinmesine veya daha çok düşünmesine bağlı değildir. Çünkü insan, sahip olduğu bilgiyi ve düşünme yeteneğini kendi çıkarları doğrultusunda da kullanabilir.

Aklın selimleşmesi için insanın kendi hayatıyla yüzleşmesi gerekir.

Bir düşünceyi zihinde kurmak, onun doğruluğunu kanıtlamaz. Bir ahlâk ilkesini savunmak, o ilkeye uygun yaşandığını göstermez. İnsan bir davranışın yanlışlığını teorik olarak kabul ettiği hâlde, çıkarı söz konusu olduğunda o davranışı sürdürebilir.

İşte burada yaşayış devreye girer.

Yaşayış olmasa test olmaz; tahayyül olur.

Düşüncelerimiz, iddialarımız ve inançlarımız hayatın içinde sınanmadıkça, kendimiz hakkındaki kanaatlerimiz büyük ölçüde zihinsel tasarımlar olarak kalır. İnsan, ancak yaşarken kendi düşünceleriyle davranışları arasındaki mesafeyi görebilir.

Hayat, insanın neye gerçekten inandığını, hangi değerleri öncelediğini ve hangi durumlarda kendi ilkelerinden vazgeçtiğini açığa çıkarır.

Bu yüzden kalıcı öğretmen yaşamdır.

Hayat yalnızca düşüncelerimizi sınamaz; bizi de sınar. Yaşadıklarımızı değerlendirir, hatalarımızı fark eder, kendimizi yeniden gözden geçiririz. Böylece akıl, kendi ürettiği düşüncelerin dışına çıkarak hayatın geri bildirimleriyle de beslenir.

Elbette hayat tecrübesi tek başına yeterli değildir. İnsan yaşadıklarından yanlış sonuçlar da çıkarabilir. Bu nedenle hayatın sınaması, vahyin ölçüsünden bağımsız düşünülmemelidir.

Hayat sınama alanı, vahiy ölçü, selim akıl ise bu ikisi arasında bilinçli değerlendirme yapan yetidir.

5. Kânitlik : İmanın Yaşayışa Dönüşmesi

İnsanın yaşayışını bu sürecin merkezine yerleştirdiğimizde kânitlik kavramının önemi ortaya çıkar.

Kânit = قَانِت, kunût kökünden gelir. Allah’a itaat, bağlılık, huşû ve süreklilik içinde kulluk anlam alanına sahiptir.

Kânit olmak, Allah’a bağlılığı yalnızca sözle ifade etmek değil, bu bağlılığın gereğini hayatında yerine getirmeye yönelmektir. Çünkü insanın Allah’a bağlılığı, yalnızca zihinsel bir kabul olarak kalmamalıdır. İman, insanın yönelişini belirler; amel ise bu yönelişin hayat içindeki karşılığını oluşturur.

Burada Kitâb’ın iman ile amel arasındaki ilişkiye verdiği önem belirleyicidir.

Kitâb, imanı hayattan koparmaz. İman ile ameli birbirinden bağımsız iki alan olarak ele almaz. İnsanın inandığıyla yaşadığı hayat arasındaki bağı kurar.

İman, yalnızca zihinsel bir kabul veya sözlü bir iddia olarak kalırsa hayatın sınamasından geçmemiş olur. Amel de imandan koparıldığında biçimsel bir davranışa ve taklide dönüşebilir.

Bu nedenle iman ve amel, birbirinin yerine geçen değil, birbirini tamamlayan iki boyuttur.

İman, yöneliştir; amel, bu yönelişin hayattaki karşılığıdır.

Kânitlik de bu ilişkinin süreklilik kazanmasıdır : İnsan, Allah’a bağlılığını yalnızca dile getirmez; hayatını bu bağlılığın gereğine göre düzenlemeye çalışır.

6. Kânitlikten Nühâ’ya : Yaşayarak Selimleşen Akıl

Şimdi, şimdiye kadar kurduğumuz bağlantıları bir araya getirebiliriz.

İnsan, Allah’a bilinçli ve sürekli bağlılık göstermeye yöneldikçe, bu bağlılığı hayatına taşımak zorundadır. Hayat ise insanın iddialarını sınar. Bu sınanma sırasında insan kendi çıkarlarını, arzularını, önyargılarını ve tutarsızlıklarını fark etme imkânı da bulur.

Kendi yanlışlarıyla yüzleşebilen insan, aklının da her zaman doğru hüküm vermediğini görür. Böylece aklını kendi arzularının savunucusu olmaktan çıkarıp hakikatin arayıcısı hâline getirmeye çalışır.

İşte bu süreçte akıl selimleşmeye yaklaşır, yakınlaşır.

Akıl, selimleştikçe Nühâ işlevini daha güçlü gerçekleştirir. Yalnızca dışarıdaki yanlışları değil, kendi içindeki yanlış yönlendirmeleri de fark etmeye ve bunlara karşı koymaya başlar.

Burada Nühâ’nın anlamını bir adım genişleterek şöyle düşünebiliriz : Nühâ, insanı yanlış davranışlardan alıkoyan aklın, kendi yanlış hükümlerine ve kendi zaaflarına karşı da denetim geliştirmesidir.

Bu, kelimenin doğrudan sözlük karşılığı değil; Kur'an’daki kullanımından hareketle geliştirdiğimiz düşünsel bir sonuçtur.

Kânitlik bu sürece ahlâkî ve yaşamsal zemini sağlar. Selim akıl, bu zeminde gelişir. Nühâ ise aklın yanlış karşısında direnmeme ve kendisini denetleme gücünü ifade eder.

Böylece insan, vahyi kendi arzularına uydurmak yerine, kendi düşüncelerini vahyin ölçüsünde yeniden değerlendirmeye daha yatkın hâle gelir.

7. Vahyi Daha Doğru Anlamak : Sürekli Bir Oluş

Burada önemli bir noktayı özellikle belirtmeliyiz : Selim akıl sahibi olmak, insanı yanılmaz hâle getirmez. Kânitlik de insanın bütün yorumlarını otomatik olarak doğru kılmaz.

İnsan, kulluk bilincine sahip olduğu hâlde yanılabilir. Vahyi samimiyetle anlamaya çalıştığı hâlde yanlış yorumlayabilir. Bu nedenle kendi yorumlarını yeniden değerlendirme sorumluluğu hiçbir zaman sona ermez. Ancak akıl, selimleşip Nühâ işlevini daha güçlü gerçekleştirdikçe, vahyin daha doğru anlaşılmasının ve yorumlanmasının imkânı da artar. Çünkü kendi arzu, çıkar ve önyargılarının etkisinden uzaklaşmaya çalışan akıl, vahyi kendi düşüncesine uydurmaya değil, kendisini vahyin ölçüsünde yeniden hizalamaya ve vahyi daha doğru değerlendirmeye yönelir.

Bu, tamamlanmış ve bir daha değişmeyecek bir kazanım değil; hayat boyunca devam eden bir oluş ve öğrenme sürecidir.

İnsan yaşar, sınanır, yanılır, fark eder, yeniden düşünür ve kendisini düzeltmeye çalışır. Vahiy de bu süreçte korunmuş ölçüsünü sunmaya devam eder.

8. Sonuç : Nühâ, Hayatın İçinde Olgunlaşan Akıldır

Başlangıçta Nühâ’nın ne anlama geldiğini sorguladık. Şimdi onun üzerinden iman, amel, kânitlik, yaşayış, aklın selimleşmesi ve vahyin anlaşılması arasındaki ilişkiye ulaştık.

Bu ilişkiyi şöyle özetleyebiliriz :

Kânitlik, insanın Allah’a bağlılığını hayatına taşımasıdır.

Yaşayış, bu bağlılığın ve insanın bütün iddialarının sınandığı alandır.

Bu sınanma, insanın kendi zaaflarını fark etmesine ve aklını selimleştirmesine imkân sağlar.

Selimleşen akıl, Nühâ işlevini daha güçlü gerçekleştirir; insanı hem yanlış davranışlardan hem de kendi yanlış hükümlerinin peşinden gitmekten alıkoymaya çalışır.

Böylece akıl, vahyi daha doğru anlamaya ve yorumlamaya yakınlaşır.

Bu süreçte vahyin yeri değişmez. O, korunmuş ilâhî hitap ve nihâî ölçüdür. Akıl ise bu ölçüyü anlamak, kendi hükümlerini onunla değerlendirmek ve hayatına taşımakla sorumludur.

Öyleyse Nühâ’yı yalnızca aklın bir niteliği olarak değil, insanın hayat içinde olgunlaşan aklının hakikat karşısındaki sorumluluğu olarak da okuyabiliriz.

Akıl, yalnızca düşünerek değil, yaşayarak da selimleşir. İman, yalnızca söylenerek değil, amelle hayata taşınarak da görünür olur. Vahiy, yalnızca okunarak değil, selim akılla anlaşılıp hayatın içinde karşılık bulduğunda da insanın yaşayışına yön verir.

Ve bütün bu yürüyüşün temelinde şu ilke vardır : Akıl dosttur, vahiy rehberdir; baş hakem ise vahiydir.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

MÂÛN NE DİYOR?!.

HAYATIN GAYESİ

KİP