NİSBET
NİSBET : MUTLAK VARLIK İLE MUKAYYED VARLIK ARASINDAKİ İLİŞKİ
1. NİSBET, ÖZDEŞLİK DEĞİLDİR
Nisbet, iki varlık veya şey arasında kurulan ilişkiyi, bağı ve aidiyeti ifade eder. Ancak her nisbet aynı türden değildir. Bir kelimenin insana, bir çocuğun anne ve babasına nisbet edilmesi bunun iki ayrı örneğidir.
İnsan bir kelime söyler veya yazar. O kelime, insanın fiilinin ürünüdür; ona nisbet edilir. Fakat kelime insanın kendisi değildir. İnsanın bir parçası da değildir. İnsanla kelime arasında bir fiil ve ürün ilişkisi vardır.
Bir çocuk da anne ve babasına nisbet edilir. Fakat çocuk anne veya babanın kendisi değildir. Onların bir parçası olarak da düşünülemez. Çocuk, kendine mahsus hayatı ve varlığı bulunan ayrı bir insandır. Buradaki nisbet ise soy ve yaratılış bağıdır.
Demek ki nisbet, her durumda özdeşlik anlamına gelmez. Bir şeyin bir başkasına ait olması, ondan meydana gelmesi veya ona bağlı bulunması, o şeyin kendisi olduğu anlamına gelmez.
Bu ayrımı gözden kaçırdığımızda, birbirinden farklı varlık ilişkilerini aynılaştırır; aidiyeti özdeşliğe, bağımlılığı ayniyete dönüştürürüz.
2. MUTLAK VARLIK VE MUKAYYED VARLIK
Varlığı anlamaya çalışırken iki temel düzeyi birbirinden ayırmak gerekir.
A : Mutlak Varlık.
Varlığı kendinden olan, hiçbir şeye muhtaç bulunmayan, başlangıcı ve sonu olmayan, zaman ve mekânla kayıtlı olmayan Allah’tır. O, Vâcib-ül Vücûd’dur; Samed’dir. Varlığı başka bir varlığa dayanmaz. O'nun varlığı için bir sebep veya kaynak aranmaz.
B : Mukayyed Varlık.
Allah tarafından yaratılmış olan, varlığı kendinden değil O’ndan gelen, başlangıcı ve sonu bulunan, zaman ve mekânla kayıtlı varlık alanıdır. İnsan, canlılar, dünya, gökler ve bunların arasında bulunan her şey bu alana dâhildir.
A ile B arasında mutlak bir kaynak ve bağımlılık ilişkisi vardır. B, A’ya nisbet edilir; O’nun yaratmasıyla var olur ve varlığını O’na borçludur. Ancak B, A değildir. A’nın bir parçası, uzantısı veya bölünmüş bir miktarı da değildir.
Burada özellikle şu hükmü korumalıyız : Mutlak Varlık tektir; fakat gerçek vücûd yalnızca Mutlak Varlık’tan ibaret değildir. Yaratılmışların da kendilerine mahsus, gerçek fakat mukayyed vücûdları vardır.
İki gerçeklik söz konusudur; ancak bu iki gerçeklik aynı değildir.
A vardır; B var edilmiştir.
A’nın varlığı aslî ve mutlaktır. B’nin varlığı yaratılmış, sınırlı ve bağımlıdır. B’nin gerçek olması, bağımsız olduğu anlamına gelmez. Bağımlı olması da gerçek olmadığı anlamına gelmez.
3. YARATILMIŞIN GERÇEKLİĞİ : BİL-HAKK
Kur'an, göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunanların hak ile yaratıldığını bildirir. Bu ifade, yaratılmışların gerçekliğini görmezden gelemeyeceğimizi gösterir.
Yaratılan, bir hayal veya vehim değildir. Allah’ın yaratmasıyla gerçeklik kazanmıştır. Onun gerçekliği, Allah’ın varlığıyla aynı türden ve aynı düzeyde değildir; fakat bu farklılık yaratılmışın gerçekliğini ortadan kaldırmaz.
Burada önemli bir ölçü vardır : Gerçek olmak, bağımsız olmak demek değildir.
Bir varlık, kendinden var olmadan da gerçek olabilir. Bir varlığın varlığını sürdürmesi başka bir varlığa bağlı olabilir. Bu bağımlılık, onun varlığını yok saymamızı gerektirmez.
İnsan da böyledir. Kendini var etmemiştir. Varlığını kendi iradesiyle başlatmamıştır. Hayatını ve imkânlarını kendisi yaratmamıştır. Buna rağmen gerçektir; yaşar, düşünür, tercih eder, eylemde bulunur ve yaptıklarından sorumlu tutulur.
Yaratılmışın gerçekliğini kabul etmek, Allah’ın mutlaklığından bir şey eksiltmez. Çünkü yaratılmışın varlığı kendinden değildir. Tam tersine, yaratılmışın varlığını Allah’a borçlu olması, Yaratan ile yaratılan arasındaki nisbetin temelidir.
4. YARATMA, YARATANIN KENDİNİ KOPYALAMASI DEĞİLDİR
Bu başlık, A ile B arasındaki ayrımın en önemli sınırlarından biridir.
Yaratma, Yaratanın kendisini çoğaltması, kopyalaması veya başka bir biçimde yeniden üretmesi değildir. Yaratılmış, Allah’ın bir sureti, bir parçası, bir uzantısı ya da Zât’ının başka bir görünümü değildir.
Asıl ile fotokopi arasında bir kaynak ve türeme ilişkisi vardır; fakat fotokopi asıl değildir. Bu benzetme, gölge, yansıma ve benzeri ifadelerin ontolojik sonuçlarını sorgulamamıza yardımcı olabilir. Ancak Vahdet-i Vücûd’un tecelli anlayışını doğrudan fotokopi modeline indirgemek de doğru olmaz. Burada tartışılması gereken, bu kavramların yaratılmışın kendine mahsus gerçekliğini açıklamakta yeterli olup olmadığıdır.
Bizim modelimizde yaratılmış, Yaratan'ın kopyası veya yansıması olarak açıklanmaz. Allah’ın yaratma fiiliyle, kendine mahsus mahiyeti ve sınırlı varlığı bulunan yeni bir gerçeklik meydana gelir.
Dolayısıyla Yaratan ile yaratılan arasındaki ilişki benzerlik veya özdeşlik ilişkisi değil; yaratma, yaratılmış olma ve mutlak bağımlılık ilişkisidir.
Yaratılmış, Yaratanın kendisi değildir; fakat O’nun yarattığı gerçek bir varlıktır.
Bu ayrımı kaybettiğimizde iki uçtan birine düşebiliriz: Ya yaratılmışı Allah’la aynılaştırırız ya da onun gerçekliğini gölge ve hayal düzeyine indirgeriz. Oysa yaratılmışın hem gerçekliğini hem de bağımlılığını birlikte kabul etmek gerekir.
5. YARATILMIŞIN ALLAH’A ÂİDİYETİ VE ALLAH’IN MUTLAK TASARRUFU
B’nin A’ya nisbeti yalnızca ilk yaratılış anıyla sınırlı değildir. Yaratılmışın var edilmesi, varlığını sürdürmesi, rızıklandırılması, yönetilmesi ve sonunda varlığının sona ermesi de Allah’ın tasarrufu altındadır.
Rahmân sûresindeki şu ifade bu sürekliliği anlatır : Külle yevmin Hüve fî şe’n. (Rahmân 29)
O, her daim bir şe’n üzeredir; yaratılmışlar üzerindeki tasarrufu kesintisizdir. Buradaki “yevm” ifadesini Allah’ın kendi varlığı bakımından zamana bağlı günler şeklinde anlamamalıyız. Zaman yaratılmış alana aittir. Âyet, Allah’ın yaratılmışlar üzerindeki sürekli tasarrufunu bildirir.
Yaratılmışın varlığı ve devamı O’na bağlı olduğu gibi, sona ermesi de O’nun tasarrufundadır. Allah dilerse yaratılmış bir varlığın varlığını sona erdirir, dilerse başka bir yaratılış meydana getirir.
Bu tasarruf, keyfîlik veya rastgelelik değildir. Allah’ın mutlak tasarrufu, mutlak kudretinin; tasarrufunun hak üzere oluşu ise mutlak adâletinin gereğidir.
Yaratılmışın sahibi olmak, onun gerçekliğini inkâr etmek anlamına gelmez. Bir şeyin sahibi, o şeyin varlığını meydana getiren ve onun üzerinde tasarruf yetkisi bulunan olabilir. Sahiplik ile sahip olunanın varlığı birbirini ortadan kaldırmaz.
İnsan eliyle yapılmış bir eşya da buna basit bir örnek oluşturur. İnsan yaptığı bir şeyi kullanabilir, değiştirebilir, sökebilir veya ortadan kaldırabilir. Eşyanın insan tarafından yapılmış olması, onun bir süre için gerçek bir varlık olmasına engel değildir. Elbette insanın sınırlı bilgisi ve yanılabilirliği Allah’a kıyas edilemez. Bu örnek yalnızca, meydana getiren ile meydana getirilen arasındaki sahiplik ve tasarruf ilişkisini açıklamak içindir.
6. YARATMA YARATICIDA DEĞİL, YARATILMIŞTA GERÇEKLEŞİR
Allah için zaman yoktur. Zaman, yaratılmış B alanına aittir. Mekân da aynı şekilde yaratılmış alanın şartlarındandır.
Bu nedenle yaratmayı, Allah’ın kendi varlığında meydana gelen bir süreç, değişim veya bekleyiş olarak düşünemeyiz.
Kur'an’daki ke-lemhil-basâr = كَلَمْحِ الْبَصَر ifadesi, Nahl 77 ve Kamer 50’de geçer. “Bir göz kırpması gibi” anlamındaki bu benzetme, yaratmanın Allah açısından zamana bağlı bir süreç olmadığını anlatmaya yardımcı olur. Buradaki “ke” benzetme edatıdır; Allah için bir zaman ölçüsü koymaz.
Yaratma, Yaratıcıda bir değişim meydana gelmesi değildir. Yaratılmışta yeni bir gerçekliğin meydana gelmesidir.
Başka bir ifadeyle : Allah bilir; yaratılmış yaşar.
Allah’ın bilmesi ile yaratılmışın yaşaması aynı şey değildir. Allah, yaratılmışın yaşayacağı ve karşılaşacağı her şeyi bilir. Fakat yaratılmış, kendisi için belirlenmiş zaman ve mekân şartları içinde var olur; yaşar, tercih eder, eylemde bulunur ve sonuçlarla karşılaşır.
Yaratmanın meydana gelişi, yaratılmışlar açısından bir yaşanma ve görülme alanıdır. Allah için yeni bir bilgi veya tecrübe meydana gelmez; yaratılmışlar ise kendi varlıklarını ve yaşadıklarını tecrübe ederler.
Bu sebeple yaratmayı, Allah’ın kendisini bir başka düzeye taşıması olarak değil, yaratılmışın kendisine mahsus düzeyde var edilmesi olarak anlamalıyız.
7. İNZAL : YARATILMIŞIN KENDİ DÜZEYİNDE VAR EDİLMESİ
Burada “inzal” kavramını, alışılmış Kur'anî kullanımının ötesinde, ontolojik bir açıklama olarak kullanıyoruz. Bu kullanımın, kelimenin Kur'an’daki her geçtiği yerde doğrudan bu anlamı taşıdığı iddiasında olmadığını özellikle belirtmeliyiz.
Yaratmada bir düzey farklılığı vardır. Yaratan Mutlak Varlık’tır; yaratılan ise mukayyed varlık alanındadır. Yaratılmış, Yaratan'ın düzeyinde değildir. Zaten böyle olsaydı Yaratan ile yaratılan arasındaki ayrım ortadan kalkardı.
Yaratmada inzal olmasa, Yaratan ile yaratılan aynı düzeyde olurdu. Oysa yaratılmışın varlığı, kendi sınırları ve şartları içinde gerçekleşir. Zaman ve mekân, yaratılmışın yaşadığı alanın şartlarıdır; Allah’ın Zât’ının şartları değildir.
Buradaki inzal, Allah’ın Zât’ından bir parçanın ayrılması, Allah’ın aşağıya inmesi veya O’nun kendisini bir başka biçimde çoğaltması demek değildir. Yaratılmışın, yaratılmış olmaya mahsus düzeyde var edilmesini anlatan bir kavramsal açıklamadır.
Yaratılmışın kendi düzeyinde var edilmesi, onun yaşayabilmesi, anlayabilmesi, tercih edebilmesi ve karşılaştığı sonuçları görebilmesi için de önemlidir. Çünkü imtihan, Allah’ın bilmediği bir şeyi öğrenmesi için değildir. Yaratılmışın kendi tercihlerini yaşaması, yaptıklarını görmesi ve sonuçlarıyla karşılaşması içindir.
İnsan yalnızca Allah’ın bildiği bir tercihin konusu değildir; o tercihi kendi hayatında yaşayan, eylemiyle ortaya koyan ve sonucuyla yüzleşen bir muhataptır.
Bu bakımdan yaratılmışın kendi düzeyinde var edilmesi, onun muhataplığının ve sorumluluğunun da zeminidir.
8. VAHDET-İ VÜCÛD İLE AYRIMIMIZ
Vahdet-i Vücûd düşüncesinde Hakk’ın mutlak ve hakiki vücûdu esas alınır; yaratılmışlar ise tecelli, taayyün, gölge veya yansıma gibi kavramlarla açıklanır. Bu kavramların kendi düşünce sistemi içindeki anlamlarını doğru değerlendirmek gerekir. İbn Arabî’nin düşüncesini, Allah ile yaratılmışı basitçe özdeş sayan bir görüşe indirgemek doğru olmaz.
Bununla birlikte bizim burada sorduğumuz soru şudur : Yaratılmışın varlığı, yalnızca Mutlak Varlık’ın tecellisi, gölgesi veya görünümü olarak açıklandığında, onun kendine mahsus gerçekliği yeterince temellendirilebiliyor mu?!.
Gölge, yansıma ve tecelli kavramları, kaynak ile görünüm arasında bir ilişki kurar. Ancak bu ilişkinin yaratılmışın gerçekliğini hangi düzeyde kabul ettiği açıklığa kavuşturulmalıdır.
Bizim itirazımız tam bu noktadadır. Yaratılmışın gerçekliği, yalnızca Mutlak Varlık’ın görünümü veya gölgesi olarak açıklanmamalıdır. Çünkü yaratılmış, Allah’ın muhatap aldığı, kendisine hitap ettiği, tercih ve eylemlerinden sorumlu tuttuğu gerçek bir varlıktır.
Burada sorulması gereken soru şudur : Allah, gölge varlığı mı muhatap alır?!.
Elbette bu soru, Vahdet-i Vücûd düşüncesinde gölgenin bütünüyle yokluk sayıldığı iddiası değildir. Asıl mesele, gölge veya tecelli olarak açıklanan yaratılmışın, gerçek bir muhatap ve sorumlu varlık olmasını hangi ontolojik temelin güvence altına aldığıdır.
Bizim yaklaşımımızda bu sorunun cevabı açıktır : Allah, kendisinden ayrı, kendine mahsus ve gerçek bir varlık olarak yarattığı insanı muhatap alır. İnsanın Allah’a bağımlı olması, onun gerçekliğini ortadan kaldırmaz. Aksine, yaratılmışın Allah’a nisbetinin anlamı tam da burada ortaya çıkar.
Yaratılmış, Yaratanın kopyası değildir; O’nun tarafından var edilmiş gerçek bir varlıktır.
9. NİSBETİN KUR'ANÎ ZEMİNİ
Kur'an’da Allah ile yaratılmışlar arasındaki ilişki, yalnızca bir kaynak veya ilk sebep ilişkisi olarak anlatılmaz. Allah yaratandır, Rabdir, rızık verendir, yaşatandır, öldürendir, hükmedendir. Yaratılmışlar ise O'nun kullarıdır; O’na muhtaçtır ve O’nun hükmü altındadır.
Bu nisbet, yaratılmışın Allah’ın Zât’ından bir parça olduğu anlamına gelmez. Bir şeyin Allah’a nisbet edilmesi, onun Allah’ın kendisi olduğu sonucunu doğurmaz.
Allah’ın mülkü olmak, Allah’ın bir parçası olmak değildir. Allah tarafından yaratılmak, Allah’ın kopyası olmak değildir. Allah’a muhtaç olmak, gerçek bir varlığa sahip olmamak değildir.
Bu ayrımlar korunmadığında, Allah ile yaratılmış arasındaki ilişkiyi açıklamak için kullandığımız kavramlar birbirine karışır. Oysa Kur'an’ın kurduğu Yaratan-yaratılan ilişkisi, hem Allah’ın mutlaklığını hem de yaratılmışın gerçekliğini birlikte korumamızı gerektirir.
SONUÇ : NİSBETİN ÖLÇÜSÜ
Nisbet, iki şey arasındaki ilişkiyi gösterir; fakat onları özdeşleştirmez. Bir varlığın başka bir varlığa ait olması, ondan meydana gelmesi veya ona bağımlı bulunması, onun o varlığın kendisi olduğu anlamına gelmez.
Mutlak Varlık Allah’tır. Mukayyed varlık ise O’nun yarattığı alandır. Bu iki varlık düzeyi gerçektir; ancak aynı değildir. Allah’ın varlığı kendinden, yaratılmışın varlığı O’ndandır. Allah Mutlak’tır; yaratılmış mukayyeddir.
Yaratma, Yaratanın kendisini kopyalaması değildir. Yaratılmış, Allah’ın bir parçası, uzantısı veya başka bir görünümü değildir. Kendine mahsus gerçekliği bulunan, fakat varlığı ve devamı bütünüyle Allah’a bağlı olan bir varlıktır.
Allah’ın yaratması O’nda bir süreç ve değişim meydana getirmez. Zaman ve mekân, yaratılmışın alanına aittir. Allah bilir; yaratılmış yaşar. Yaratılmış, kendi tercihlerini yaşar, eylemlerini ortaya koyar ve sonuçlarıyla karşılaşır.
Bu nedenle nisbetin temel ölçüsü şudur : Yaratılmış Allah’a aittir; fakat Allah değildir. Yaratılmış Allah’a muhtaçtır; fakat hayal değildir. Yaratılmışın varlığı gerçektir; fakat bağımsız değildir. Allah yaratandır; yaratılmış ise O’nun yarattığıdır.
Böylece hem Allah’ın mutlaklığı hem yaratılmışın gerçekliği hem de ikisi arasındaki ontolojik ayrım korunmuş olur.
NİSBET, ÖZDEŞLİK DEĞİL; ÂİDİYET, YARATILMIŞLIK VE BAĞIMLILIK İLİŞKİSİDİR.
Yorumlar
Yorum Gönder