SİYASAL ANOMİ SOSYAL AFAZİ

SİYASAL ANOMİ VE SOSYAL AFAZİ

A’raftaki Çaresizlik : Umudunu Kaybeden Siyaset, Sesini Bulamayan Toplum

Bir toplumun çıkmazı, yalnızca kötü yönetilmesiyle başlamaz. Asıl çıkmaz, yönetme iddiasındaki siyasal yapıların çözüm üretme kabiliyetlerini, toplumun ise bu yapılardan hesap sorabilme ve yeni bir irade oluşturabilme gücünü kaybetmesiyle derinleşir.

Böyle bir durumda iki ayrı çaresizlik ortaya çıkar : Bir tarafta topluma yön vermesi, sorunlarına çözüm üretmesi ve ortak geleceğini inşâ etmesi beklenen siyaset; diğer tarafta bütün bu başarısızlıkları yaşayan, gören ve hisseden ama bunları değiştirecek ortak bir iradeye dönüştüremeyen toplum vardır.

Bu iki çaresizlik birbirinden bağımsız değildir. Birbirini besler, büyütür ve sonunda karşılıklı bir çıkmaza dönüşür.

I. SİYASAL ANOMİ : SİYASETİN ÖLÇÜSÜNÜ KAYBETMESİ 

Anomi, toplumsal hayatı düzenleyen ortak değerlerin, normların ve ahlâkî ölçülerin bağlayıcılığını yitirmesidir.

Siyasal alanda anomi, siyasetin kendisini değerlendirecek ahlâkî ölçülerden uzaklaşmasıyla görünür hâle gelir.

İlke yerine çıkarın, hizmet yerine iktidar mücadelesinin, hakikat yerine propaganda ve algının öne çıktığı bir siyasal iklim oluşur.

Siyasi partiler birbirlerine karşı konumlanırlar ama toplumun sorunlarına ilişkin çözüm önerileri bakımından aralarındaki farklılıklar giderek silikleşir. Seçmen, bir partinin diğerinden ne ölçüde farklı olduğunu değil, iktidara kim gelirse gelsin neyin değişeceğini sorgulamaya başlar.

Böylece seçim, farklı gelecek tasavvurları arasında yapılan anlamlı bir tercih olmaktan uzaklaşabilir. Seçmen, inanmadığı seçenekler arasında bir tercih yapmaya zorlanır.

Hayal kırıklığı önce vaatlere, sonra siyasetçilere, ardından siyasal kurumlara ve nihayet siyasetin değişim sağlayabileceği düşüncesine yönelir.

İşte siyasal anominin tehlikeli boyutu budur : Siyaset yalnızca çözüm üretememekle kalmaz; çözüm üretme iddiasının inandırıcılığını da kaybeder.

II. SOSYAL AFAZİ : TOPLUMUN SESİNİ KAYBETMESİ 

Afazi, tıbbî anlamıyla dil ve konuşma yoluyla ifade yetisindeki bozulmadır. Sosyal afazi ise burada toplumsal bir metafor olarak kullanılıyor.

Toplumun konuşamadığını değil, konuşmasını ortak bir anlam ve iradeye dönüştüremediğini anlatıyor.

Herkesin şikâyeti vardır. Herkesin itirazı, beklentisi ve hayal kırıklığı vardır. İnsanlar konuşur, tartışır, eleştirir, tepki gösterir. Fakat bu sesler ortak bir toplumsal talebe dönüşemez. Çünkü ortak dilin yerini ayrıştırıcı kimlikler, ortak sorunların yerini parti âidiyetleri, ortak vicdanın yerini tarafgirlik almıştır.

İnsanlar aynı sorunlardan mustarip oldukları hâlde birbirlerinin yaşadığı sorunu tanımakta zorlanırlar. Kendi taraflarının yanlışlarını görmezden gelirken karşı tarafın yanlışlarını büyütürler.

Böylece toplum, sorunlarını konuştuğu hâlde sorunları üzerinde anlaşamaz; itiraz ettiği hâlde itirazını ortak bir değişim iradesine dönüştüremez.

Sosyal afazinin en belirgin paradoksu şudur : Toplumun söyleyecek sözü vardır ama ortak bir söylemi yoktur.

Konuşma vardır ama iletişim zayıftır. Tepki vardır ama istikâmet yoktur. Hoşnutsuzluk vardır ama ortak irade yoktur.

III. KARŞILIKLI ÇIKMAZ : SİYASET TOPLUMU, TOPLUM SİYASETİ BEKLİYOR 

Asıl sorun, siyasal anomi ile sosyal afazinin birbirini beslemesidir.

Siyaset, toplumun güvenini kaybettiği için çözüm üretme ve temsil etme gücünü yitirir. Toplum ise ortak bir dil ve irade geliştiremediği için siyaseti değiştirecek etkili bir toplumsal talep oluşturamaz.

Siyaset toplumdan destek bekler; toplum siyasetten çözüm bekler.

Siyaset, toplumun dağınık taleplerini kendi çıkarları doğrultusunda kullanabilir. Toplum ise siyasal aktörlerin birbirine benzediği kanaatiyle yeni bir seçenek oluşturma umudunu kaybedebilir.

Biri değişmek için toplumsal talep arar, diğeri değişim için güvenilir siyasal seçenek arar. Fakat ikisi de diğerinde aradığını bulamaz.

Bu, karşılıklı bir çaresizlik döngüsüdür : Siyasetin güven kaybı toplumsal umutsuzluğu artırır. Toplumsal umutsuzluk katılımı ve ortak iradeyi zayıflatır. Zayıflayan toplumsal irade, siyasetin kendisini yenileme zorunluluğunu azaltır. Böylece siyasal çözülme daha da derinleşir.

IV. A’RAFTA KALAN SEÇMEN : NE VAZGEÇEBİLİYOR NE GÜVENEBİLİYOR 

Siyasal anomi ile sosyal afazinin kesiştiği yerde, belki de en ağır bedeli seçmen öder.

Seçmen, mevcut siyasî aktörlerden hayal kırıklığına uğramıştır. Söylenenlere güveni azalmış, verilen sözlerin inandırıcılığı aşınmıştır. Fakat önünde güvenebileceği, kendisini temsil ettiğine inanabileceği yeni bir seçenek de görememektedir.

İşte bu, a’raftaki çaresizliktir.

Seçmen ne mevcut tercihlerine gönül rahatlığıyla bağlı kalabilmekte ne de onlardan bütünüyle vazgeçebilmektedir. Bir tarafta geçmişin hayal kırıklıkları, diğer tarafta geleceğin belirsizliği vardır.

Değişim istemektedir ama değişimin hangi aktörle, hangi ilkelerle ve hangi toplumsal iradeyle gerçekleşebileceğini kestirememektedir.

Üstelik bu çaresizlik yalnızca kararsızlık değildir. Kararsızlık, seçenekler arasında karar verememektir. A’raftaki çaresizlik ise insanın seçeneklerin kendisine olan güvenini kaybetmesidir.

Seçmen bazen inanmadığı bir siyasî tercihi, daha kötü olacağını düşündüğü başka bir ihtimale karşı desteklemeye devam eder. Bazen de hiçbir seçeneği benimsemediği hâlde mevcut seçeneklerden birine mahkûm olduğunu hisseder.

Böylece oy, bir gelecek tasavvuruna duyulan güvenin ifadesi olmaktan çıkıp korkular arasında yapılan bir tercihe dönüşebilir.

En acısı da şudur : Seçmen, değişmesini istediği düzenin devamına kendi eliyle katkıda bulunduğunu düşünmeye başlayabilir. Bu düşünce, hayal kırıklığını suçluluk ve çaresizlikle birleştirir.

A’raftaki seçmen, siyasetin dışında değildir; fakat siyasetin içinde kendisine ait bir yer de bulamamaktadır.

Ne tam anlamıyla muhaliftir ne de gönülden taraftar. Ne umudunu bütünüyle terk edebilmiştir ne de yeniden umutlanabilmektedir.

Bir tercihi vardır ama güveni yoktur. Bir itirazı vardır ama istikâmeti yoktur. Bir beklentisi vardır ama muhatabı yoktur.

Bu a’raftan çıkış, seçmene yeni bir taraf seçtirmekle değil, gerçek ve güvenilir alternatiflerin ortaya çıkmasıyla mümkündür. Seçmenin yeniden tercih yapabilmesi için önce tercihinin anlamlı olduğuna inanması gerekir.

V. HAYATIN İÇİNDEN : ÜÇ ÇIKMAZIN SOMUT GÖRÜNÜMLERİ 

Kavramları hayatın içinden örneklerle sınayalım.

1. Yolsuzlukta iktidarın rengi değişir mi?!.

A Partisi merkezi iktidarı yönetiyor ve yolsuzluk iddialarıyla karşı karşıya. B Partisi ise bir belediyeyi veya yerel yönetimi yönetiyor ve o da yolsuzluk iddialarıyla gündeme geliyor.

Seçmen ne yapacak?!.

Merkezi iktidarın yanlışlarını eleştiren bir seçmen, yerel iktidarın yanlışlarını görmezden mi gelecek?!. Ya da yerel yönetimdeki yolsuzluk iddialarını eleştiren biri, merkezi iktidarın benzer iddialarını mazur mu görecek?!.

Sorun tam da burada başlıyor.

Yolsuzluk, hangi partinin, hangi yönetim kademesinin veya hangi siyasi kimliğin altında gerçekleşirse gerçekleşsin aynı ahlâkî ölçüyle değerlendirilmelidir. Fakat siyasî âdiyet, ahlâkî ölçünün önüne geçtiğinde seçmen kendi tarafının yanlışına mazeret üretirken karşı tarafın yanlışını mahkûm edebilir.

Böylece yolsuzlukla mücadele, ortak bir ahlâkî talep olmaktan çıkar; siyasî tarafların birbirlerine karşı kullandıkları bir suçlama aracına dönüşür.

Seçmen de şu soruyla baş başa kalır : Ben kime güveneceğim?!. Yanlışı yapanın partisine mi bakacağım, yapılan yanlışın kendisine mi?!.

İddia ile kanıtlanmış suçun birbirinden ayrılması da bu ahlâkî ölçünün gereğidir. Hiç kimse yalnızca bir iddia üzerinden mahkûm edilmemeli; hiçbir iddia da siyasî âidiyet gerekçesiyle soruşturulamaz veya sorgulanamaz olmaktan çıkarılmamalıdır.

Ahlâkın partisi olmaz; yolsuzluğun da siyasî âidiyeti. Bunları mazur gösteren bir mazeret de olamaz.

2. Seçmenin sandık paradoksu

Bir seçmen düşünelim :

• İktidarın yönetiminden memnun değil.

• Muhalefetin de kendisine güven vermediğini düşünüyor.

• İktidarın devamını istemiyor.

• Muhalefetin iktidara gelmesini de bir çözüm olarak göremiyor.

• Oy vermemenin sonuçlarını da kabullenemiyor.

Bu seçmen hangi tercihi yaparsa yapsın, kendi beklentisiyle çelişme ihtimali taşıyor.

İşte a’raftaki çaresizliğin somut karşılığı budur.

Bir tercihi vardır ama güveni yoktur. Sandığa gider ama gönül rahatlığıyla gitmez. Değişim ister ama değişimin adresini bulamaz.

3. Aynı sorunu yaşayanların birbirini suçlaması

Ekonomik sıkıntı yaşayan, adâlet arayan, liyakatsizlikten yakınan iki insan düşünelim.

İkisi de aynı sorunlardan etkilenmektedir. Fakat farklı siyasî âidiyetleri nedeniyle birbirlerinin yaşadıklarını tartışmaya açmak yerine birbirlerini suçlamaya başlarlar.

Biri sorunun kaynağını yalnızca iktidarda görürken diğeri yalnızca muhalefeti suçlar. Ve ortak sorun, ortak bir talebe dönüşemez.

Böylece toplumsal mağduriyet, dayanışma üretmek yerine ayrışmayı besler.

Bu, sosyal afazinin gündelik hayattaki görünümüdür.

4. Liyakat ve adâletin âidiyete teslim edilmesi

Bir göreve ehil olanın değil, yakınlık veya siyasî âidiyet bakımından uygun görülenin getirildiği kanaati yaygınlaşırsa yalnızca bir kişinin hakkı yenmiş olmaz.

Toplumun adâlet duygusu da aşınır.

İnsanlar çalışmanın, yetkinliğin ve dürüstlüğün karşılık bulacağına dair inançlarını kaybedebilir. Böylece liyakatsizlik yalnızca yönetim sorunu olmaktan çıkar, toplumsal umutsuzluğun kaynağına dönüşür.

İnsanların zihninde şu kanaat yerleşmeye başlar : Ne kadar çalışırsam çalışayım, ne kadar ehil olursam olayım, belirleyici olan başka şeyler.

Bu kanaatin yayılması, toplumsal çabanın ve güvenin aşınmasına yol açar.

VI. EN TEHLİKELİ NOKTA : ÇARESİZLİĞİN NORMALLEŞMESİ 

Bir toplum için en tehlikeli eşik, sorunların varlığına alışılmasıdır.

Yolsuzluk, adâletsizlik, liyakatsizlik, ayrımcılık ve ahlâkî tutarsızlıklar karşısında duyulan rahatsızlığın giderek azalmasıdır.

İnsanlar yanlışları yanlış bulmaya devam ederler ama bunların değişebileceğine inanmazlar.

Siyasetçilerden beklentiler düşer. Toplumsal talepler küçülür. İtirazlar geçici tepkilere dönüşür. Umutsuzluk, zamanla bir hayat alışkanlığı hâline gelir.

Dahası, insanlar bu çıkmazın dışına çıkmak yerine mevcut taraflardan birine mahkûm olduklarını düşünmeye başlayabilirler.

Oysa iki seçeneğin bulunması, mutlaka iki gerçek alternatifin bulunduğu anlamına gelmez. Seçim yapabilmek ile anlamlı bir tercih yapabilmek de aynı şey değildir.

Bir toplumun siyasal tercih özgürlüğü, yalnızca sandığa gidebilmesiyle değil, farklı ve güvenilir gelecek seçeneklerine sahip olmasıyla anlam kazanır.

VII. ÇIKIŞ YOLU : ÖNCE ÖLÇÜYÜ, SONRA DİLİ YENİDEN BULMAK 

Bu çıkmazdan kurtuluş, yalnızca iktidarın değişmesiyle veya yeni bir siyasî partinin ortaya çıkmasıyla garanti edilemez. Çünkü sorun yalnızca aktörlerin kim olduğu değil, siyasetin hangi ahlâkî ölçülerle yapıldığı ve toplumun hangi ortak değerler etrafında buluşabildiğidir.

Siyasetin yeniden güven kazanabilmesi için adâlet, liyakat, ehliyet, hesap verebilirlik ve kamu yararı gibi ilkelerin pazarlık konusu olmaktan çıkarılması gerekir.

Toplumun sosyal afaziden kurtulabilmesi içinse parti âidiyetlerinden önce ortak insanlık ve vatandaşlık zemininde buluşabilmesi gerekir.

İnsanlar kendi taraflarının yanlışına da yanlış diyebilmelidir. Haklılık, tarafın kimliğine göre değil, eylemin niteliğine göre değerlendirilmelidir.

Toplumsal muhalefet yalnızca karşı çıkmakla yetinmemeli; neyin, neden ve hangi ilkelerle değişmesi gerektiğini de ortaya koyabilmelidir. Çünkü itiraz, tek başına çözüm değildir. Fakat ortak bir dil ve ortak ahlâkî ölçüyle buluşan itiraz, değişimin başlangıcı olabilir.

SONUÇ : İKİ TARAFIN VE ÜÇ BOYUTUN ÇIKMAZI

Siyasal anomi, siyasetin ahlâkî ölçülerini ve toplumsal güvenini kaybetmesidir.

Sosyal afazi, toplumun yaşadığı sorunları ortak bir dile ve iradeye dönüştürememesidir.

A’raftaki çaresizlik ise bu ikisinin arasında sıkışan seçmenin güvenilir bir çıkış yolu bulamamasıdır.

Birinde çözüm üretme iddiası aşınmıştır; diğerinde çözüm talebini ortaklaştırma kapasitesi zayıflamıştır. Arada kalan seçmen ise, ne mevcut seçeneklere güvenebilmekte ne de yeni bir seçenek oluşturabilmektedir.

Birinde umut tüketilmiştir; diğerinde umudu yeniden üretecek toplumsal birliktelik kurulamamıştır.

Böylece siyaset toplumu, toplum siyaseti suçlayarak kendi sorumluluğundan uzaklaşabilir.

Oysa bu karşılıklı suçlama, çıkmazın kendisidir.

Siyaset toplumu değiştiremediği için, toplum da siyaseti değiştiremediği için çaresiz değildir yalnızca; iki taraf da diğerinin değişmesini beklediği için çıkmazdadır.

Belki de bugün asıl ihtiyaç duyduğumuz şey yeni bir siyasî slogan, yeni bir lider veya yeni bir parti isminden önce; yeniden ortak bir ahlâkî ölçü, ortak bir dil ve ortak bir gelecek tasavvuru oluşturabilmektir. Çünkü bir toplumun umudunu kaybetmesi başka, umudunu yeniden kurma iradesini kaybetmesi başkadır.

İlki hayal kırıklığıdır. İkincisi ise toplumsal çıkmazdır.

Siyasetin yeniden ahlâka, toplumun yeniden ortak dile ihtiyacı var.

Biri olmadan diğerinin iyileşmesi de güçtür.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

MÂÛN NE DİYOR?!.

HAYATIN GAYESİ

KİP