ROTA VE PUSULA : ZİKİR
YAŞANMIŞ HAYATIN HAFIZASI, YAŞANACAK HAYATIN ROTASI VE PUSULASI : ZİKİR
Meryem Sûresi 41-65 Üzerinden Retrospektif ve Perspektif Bir Okuma
1. KİTÂB’DA ZİKRETMEK : GEÇMİŞİ HATIRLAMAKTAN DAHA FAZLASI
Meryem sûresinin 41. âyetinden itibaren İbrahim, 51. âyetinde Mûsâ, 54. âyetinde İsmâil ve 56. âyetinde İdrîs için tekrarlanan bir ifade dikkat çekicidir : Vezkür fi-l Kitâb... = Kitâb'da zikret!...
Bu tekrar, Zikir kavramına alışılmış anlamının ötesinde bir boyut kazandırmaktadır. Burada yalnızca geçmişte yaşamış şahsiyetlerin isimlerini hatırlamak veya hayat hikâyelerini anlatmak söz konusu değildir. Allah’ın Kitâb’da zikredilmesini istediği bu insanlar, hayatlarını Allah’ı merkeze alarak yaşamış kimselerdir.
Öyleyse Kitâb’da onları zikretmek, Allah’ı merkeze alan bir hayatın örneklerini insanlığın hafızasında canlı tutmaktır.
Bu açıdan Zikir, yalnızca dilin gerçekleştirdiği bir anma faaliyeti değildir. Şuurun, tercihin ve yaşayışın Allah’ı hatırda tutmasıdır.
Bir insan Allah’ı diliyle anabilir; fakat hayatını O’nun ölçülerinden bağımsız sürdürebilir. Böyle bir durumda dildeki Zikir ile hayattaki Zikir birbirinden ayrılmış olur.
Oysa Kitâb’ın bize tanıttığı Peygamberlerin hayatlarında böyle bir ayrışma görmeyiz. Onların Allah'ı tanımaları, O'na bağlılıkları ve O'na kullukları hayatlarının bütününe yansımıştır.
Dolayısıyla Kitâb’da Zikir, yaşanmış bir kulluk hayatının sonraki nesillere aktarılmasıdır.
2. NEBÎ VE RASÛL : İLÂHÎ BİLDİRİM VE ELÇİLİK GÖREVİ
Aynı pasajda Nebî ve Rasûl nitelemelerinin farklı kullanılması da dikkat çekicidir.
İbrâhim ve İdrîs, Sıddîk ve Nebî olarak; Mûsâ ve İsmâil ise Rasûl ve Nebî olarak tanıtılır. Hârûn da Mûsâ’ya Allah’ın rahmetiyle bağışlanan bir Nebî olarak zikredilir.
Bu kullanım, iki kavramın birbirinin aynısı olmadığını düşündürmektedir.
Nebîlik, ilâhî bildirimle muhatap olma niteliğini; Rasûllük ise bu bildirimle bağlantılı Elçilik ve görevi ifade eden ayrı bir boyutu gösteriyor olabilir.
Burada önemli olan, kavramları birbirine indirgememek ve Kur'an’ın farklı kullanımlarını kendi bütünlüğü içinde değerlendirmektir.
3. ZİKRİN HAYATTAKİ GÖSTERGELERİ : SALÂT VE ZEKÂT
Meryem 58. âyette bu Peygamberlerin ve seçkin kulların ortak bir özelliği açıklanır :
Kendilerine Rahmân’ın âyetleri okunduğunda ağlayarak secdeye kapanırlardı.
Bu, Onların ilâhî bildirim karşısındaki duyarlılıklarını ve teslimiyetlerini gösterir.
Burada Zikir, yalnızca bir bilgi veya inanç değildir. İnsanın iç dünyasında karşılık bulan, davranışlarına ve kulluğuna yansıyan canlı bir bilinçtir.
Bu bilincin hayattaki en önemli göstergelerinden ikisi Salât ve Zekât’tır.
Salât, insanın Rabbiyle bağını canlı tutmasıdır. Zekât ise bu kulluk bilincinin insanlarla ve hayatla ilişkilerinde ürettiği arınma, paylaşma ve sorumluluktur.
Biri Allah’la ilişkinin, diğeri bu ilişkinin toplumsal ve ahlâkî hayattaki önemli yansımalarından biridir.
Bu nedenle Salât ve Zekâtı birbirinden kopuk iki ibadet olarak değerlendirmek, aralarındaki hayatî bağı gözden kaçırmak olur.
4. TARİHİN KIRILMA NOKTASI : SALÂTIN ZÂYİİ EDİLMESİ
Meryem 59. âyette, önceki nesillerin ardından gelen başka bir nesli şöyle tanıtır : Fehalefe min ba’dihim halfun ezâ-ûs salâte (اضاعوا الصلوة) vettebe-ûş şehevât. = Onların ardından salâtı zâyii eden ve arzularının peşine düşen bir nesil geldi.
Burada tarihsel bir kırılma görüyoruz.
Önceki nesillerin hayatlarında Allah’la bağlarını canlı tutan kulluk bilinci, sonraki nesillerde zayıflamıştır. Salâtın zâyii edilmesiyle birlikte insan, kendi arzularını hayatının belirleyici ölçüsü hâline getirmiştir.
Bu, yalnızca bir ibâdetin ihmal edilmesi değildir. İnsanın hayatındaki ölçünün değişmesidir.
Rabbinin ölçülerine göre yaşamak yerine kendi arzularını ölçü hâline getiren insan, zamanla kulluğun ürettiği sorumluluklardan da uzaklaşır.
Âyette zekâtın ayrıca zikredilmediğini belirtmek gerekir. Bununla birlikte Kur'an’ın başka yerlerinde Salât ve Zekâtın birlikte anılması, bu iki kulluk göstergesinin birbirinden koparılamayacağını ortaya koyar.
Salâtın zâyii edilmesi, Allah’la bağın; Zekâtın zâyii edilmesi ise bu bağın insanlarla ilişkilerdeki karşılığının kaybedilmesi anlamına gelebilir.
5. RETROSPEKTİF : GEÇMİŞE BAKARAK BUGÜNÜ ANLAMAK
Bu âyetler bize insanlık tarihine geriye dönük bakma imkânı veriyor.
Geçmişte Allah’ı merkeze alarak yaşamış insanlar vardı. Onların hayatları Kitâb’da zikredildi. Sonra onların ardından gelen nesillerde bu hayat anlayışından uzaklaşmalar yaşandı.
Demek ki insanlığın tarihini yalnızca medeniyetlerin yükselişi ve çöküşü, devletlerin kuruluşu ve yıkılışı veya teknolojik gelişmeler üzerinden okuyamayız.
Bir başka tarih okumasına daha ihtiyacımız var : İnsan Allah’la bağını ne ölçüde canlı tuttu?!. Bu bağ, insanın diğer insanlarla ilişkilerine ne ölçüde yansıdı?!. Salât ve Zekât hayatın hangi noktasında yer aldı?!. İnsan, Rabbinin ölçülerini mi, kendi arzularını mı belirleyici kıldı?!.
Böyle bir retrospektif okuma, geçmişi yüceltmek için değil, geçmişte yaşananlardan bugünü anlayabilmek için yapılır.
Çünkü Kitâb’ın anlattığı geçmiş, bugünün insanına da ayna tutmaktadır.
6. PERSPEKTİF : GELECEĞE NASIL BAKMALIYIZ?!
Meryem 59. âyette, bu tarihsel kırılmanın ardından bir çıkış kapısı gösterilir : Tövbe edenler, iman edenler ve sâlih amel işleyenler bu tehdidin dışında tutulur.
Demek ki geçmişteki kayıplar insanın geleceğini zorunlu olarak belirlemez. İnsan yeniden yönünü değiştirebilir, Rabbiyle bağını onarabilir ve hayatını yeniden kurabilir.
Ardından 65. âyette kulluğun temel çağrısı gelir : Rabb-üs semâvâti ve-l ardı ve mâ beynehümâ... = Göklerin, yerin ve ikisi arasındakilerin Rabbi!.
Öyleyse O’na kulluk et ve O’na kullukta sabırlı ol.
Bu çağrı, geçmişin anlatılmasından geleceğin inşâsına geçiştir.
Geçmişteki Peygamberlerin hayatları bize neyin yaşandığını gösterir. Sonraki nesillerin kaybı, neyin terk edildiğini gösterir. Tövbe, iman, sâlih amel, kulluk ve sabır ise bundan sonra ne yapılması gerektiğini gösterir.
İşte retrospektif ile perspektif burada birleşir.
7. SONUÇ : ZİKİR, GEÇMİŞİN HAFIZASI VE GELECEĞİN HAYATIDIR
Zikir, yalnızca geçmişte yaşanmış bir hakikati hatırlamak değildir. O hakikatin bugün de yaşanmasını sağlamaktır.
Kitâb’da zikredilen Peygamberlerin hayatları, insanlığa bırakılmış birer kulluk ve sorumluluk örneğidir.
Onların hayatlarında Allah’ı hatırda tutmak, O’na kulluk etmek ve bu kulluğu davranışlarına yansıtmak birbirinden ayrılmamıştır.
Salât, Allah’la bağı canlı tutmanın; Zekât, bu bağın insanlarla ilişkilerdeki önemli karşılıklarından biridir.
Bunlardan uzaklaşmak ise yalnızca bazı ibadetleri terk etmek değil, hayatın merkezindeki ölçüyü kaybetmektir.
Bu nedenle Zikir, geçmişe ait bir hatırlama faaliyeti olarak kalamaz. Bugünün insanının hayatını da biçimlendirmelidir.
Kitâb’da Zikir, hayatta Zikir olmalıdır.
Çünkü geçmişi anmakla yetinen, fakat geçmişte yaşanmış hakikati bugün hayatına taşımayan insan, Zikrin maksadına ulaşmış değildir.
Zikir sayı değil, şuurdur. Fakat şuur da hayata dönüşmediği sürece tamamlanmış değildir.
İşte Meryem sûresinin 41-65. âyetleri bize hem insanlığın geçmişini okumayı hem de geleceğini hangi ölçüler üzerine kurması gerektiğini düşünmeyi öğretiyor.
Yorumlar
Yorum Gönder