Kayıtlar

KARUN’DAN FİRAVUN’A ...

KARUN’DAN FİRAVUN’A, FİRAVUN’DAN PSİKO-TEKNOKRATİK İKTİDARA Kur'ân, insanın güç karşısındaki kibirlenmesini yalnızca soyut bir ahlâk problemi olarak anlatmaz, onu somut insan tipleri üzerinden gösterir. Karun bunlardan biridir. Karun’un iddiası son derece dikkat çekicidir : “ Bu bana ancak bendeki bir bilgi sayesinde verildi. ” (28/78.) Buradaki problem yalnızca servetin çokluğu değildir. Asıl problem, servetin kaynağının Allah’tan koparılıp kişinin kendi bilgisine ve yeteneğine nispet edilmesidir. Karun’un mantığı şudur : “ Ben biliyorum; dolayısıyla ben sahibim.” = Bilgi → güç → mülk. O, kendisine verilen şeyi kendisinin ürettiğine inanır. Böylece nimet, emanet olmaktan çıkar; kişisel kudretin kanıtına dönüşür. Kur’an’ın başka bir yerde aktardığı zihniyet de aynı noktaya işaret eder : İnsana bir nimet dokunduğunda, “bu benim bilgim sayesinde bana verildi.” deme eğilimi . Demek ki Karun’un trajedisi yalnızca servet sahibi olması değil, sahip olduklarını kendisinin bilgisine borçl...

MAĞARA GENÇLERİ - II

MAĞARA GENÇLERİ - II Yorgunluk Toplumuna, Görünürlük Zorunluluğuna ve Hakikati Aşındıran Dünyaya Karşı Bir Sığınak, Dinlenme ve İlâhî Direniş Mekânı İnsan bazen dünyadan kaçmak için değil, dünyaya teslim olmamak için geri çekilir. Mağara Gençlerinin hikâyesini bugün yeniden düşündüğümüzde, karşımıza yalnızca geçmişte yaşamış birkaç gencin zulümden kaçışı çıkmaz. Karşımıza, değişen ve insanı kendisine benzetmeye çalışan bir dünyanın karşısında hakikati korumanın imkânı çıkar. Bugünün dünyası, Byung-Chul Han’ın ifadesiyle bir “Yorgunluk Toplumu”dur. Modern insan artık yalnızca dışarıdan gelen bir zorlamayla ezilmemektedir. Zorlayıcı güç insanın içine yerleşmiş; insan kendi kendisinin hem efendisi hem kölesi hâline gelmiştir. • Daha çok üretmelisin. • Daha çok başarmalısın. • Daha çok görünmelisin. • Daha hızlı olmalısın. • Daha çok tüketmelisin. • Daha çok kendini gerçekleştirmelisin. İnsan artık yalnızca çalışmaktan değil, duramamaktan yorulmaktadır. İşte Mağara burada yeniden anlam kaz...

MAĞARA GENÇLERİ

MAĞARA GENÇLERİ Tarihi Yeniden Yazmak, İradeyi Yeniden Kazanmak Giriş : Tarih Geride Kalmadı Tarih, olmuş bitmiş olayların mezarlığı değildir. Geçmişte yaşanan her hakikat, sonraki insanın önünde yeniden bir soru olarak belirir. Bu yüzden Kur'an’ın kıssaları yalnızca “ne oldu” sorusuna cevap vermez; asıl olarak “olan şey bugün bize ne söylüyor” sorusunu canlı tutar. Goethe’ye atfedilen “Tarih yeniden yazılmalı” sözü, burada farklı bir anlam kazanır : Geçmişi değiştirmek için değil; geçmişi yeniden anlamlandırmak için. Kehf Sûresindeki Gençler de bu yüzden yalnızca geçmişte yaşamış birkaç genç değildir. Onların mağarası bugün de vardır. Onların karşılaştığı mesele bugün de vardır. Onların karşısındaki soru bugün de vardır : İnsan, kendi iradesini kime teslim edecektir?!. 1. KUR’AN BU “HİKÂYEYİ” NEDEN ANLATIR?!. Kehf Sûresi, Gençlerin sayısını kesinleştirmeyi önemsemez. Kaç kişi oldukları konusunda yapılan tartışmaları aktarır : “Üçtür, dördüncüsü köpekleridir.” “Beştir, altıncısı kö...

NİYE ALLAH?!.

Niye Allah?!. İnsanın kalbi gözeneklidir. Nereye dönse, neye dokunsa sızdırır. Bedenimiz, aklımız ve ruhumuz sürekli bir emilim ve dolma ihtiyacıyla çırpınır. Acıktıkça yer, yedikçe yine acıktığımızı görürüz. Bir unvana sarılırız, içimizdeki tenhalığı örtmez; bir nesneye sığınırız, eskir; bir insana tutunuruz, onun da en az bizim kadar eksik ve muhtaç olduğunu fark edip irkiliriz. İnsanın dünyadaki temel tragedyası, hiç dolmayan bir kapla, susuzluğu kesmek bir yana, daha da artıran tuzlu suları içme çabasıdır. Peki, bu zamansız arayışın tam ortasında, insan  Allah'a sığınırsa!... Modern dünya, insanın bu doğuştan gelen varoluşsal boşluğunu en acımasızca istismar eden devasa bir illüzyon mekanizmasıdır. Kapitalizm ve modern açgözlülük, insanın içindeki o derin, sonsuz açlığı teşhis etmiş; ancak o boşluğa sunulacak tek hakiki cevabı karartarak yerine ikâme nesneler koymuştur. Sistem, insanın doymasını aslâ istemez. Doymuş insan tüketmez; doymuş insan durur, susar, boyun eğmez ve tefe...

MÛSÂ’NIN HİKÂYESİ

MÛSÂ’NIN HİKÂYESİ Çocukluktan Tûr’a : Görevin Hazırlanışı ve Mühürlenişi Mûsâ’nın hikâyesini yalnızca Tûr’daki “innî ene Rabbuke” hitabından başlatmak, kıssanın en önemli taraflarından birini gözden kaçırmaktır. Çünkü Tûr’da gerçekleşen şey, gökten düşmüş bağımsız bir olay değildir. Mûsâ’nın çocukluğundan itibaren yaşadığı bütün hayat, Onu o âna doğru taşıyan uzun bir hazırlanma, olgunlaşma, yönelme ve muhataplık sürecidir. Kur’an’ın Mûsâ kıssasına dair farklı sûrelerde verdiği parçaları birlikte düşündüğümüzde, karşımıza yalnızca bir Peygamberin hayatı değil; bir insanın ilâhî göreve nasıl hazırlandığına ilişkin güçlü bir ontolojik ve epistemolojik model çıkar. • Mûsâ önce korunur. • Sonra yetiştirilir. • Sonra sarayda büyütülür. • Sonra bir kırılma yaşar. • Sonra kaçar. • Sonra Medyen’de yıllarca olgunlaşır. • Sonra ailesiyle birlikte yola çıkar. • Sonra içindeki ateş yeniden belirir. • Sonra nazar eder ve yönelir. • Ve nihayet Allah Ona hitap eder. Ancak bütün bunların sonunda henüz...

RÜ’YET, NAZAR VE İDRÂK

RÜ’YET, NAZAR VE İDRÂK : ALLAH’I GÖRMEK DEĞİL, ALLAH’A DOĞRU AÇILMAK İnsanın Allah ile ilişkisini düşünürken en büyük yanılgılardan biri, Allah’ı insan idrakinin karşısına konulmuş bir “nesne” gibi tasavvur etmektir. Oysa Allah, idrakimizin içine sığdırabileceğimiz, bakışımızın karşısına yerleştirip kuşatabileceğimiz bir varlık değildir. Allah, bütün varlığın Rabbidir; dolayısıyla insanın görmesinin, düşünmesinin, anlamasının ve O’na yönelmesinin de nihâî kaynağı ve imkânıdır. Bu nedenle Kur’an’daki rü’yet, basar, nazar ve idrâk kavramlarını sıradan bir “gözün bir şeyi görmesi” modeli içinde okumak meseleyi daraltır. 1. Basar Görmekten Fazlasıdır En'âm sûresi 103. âyet : لَا تُدْرِكُهُ الْأَبْصَارُ وَهُوَ يُدْرِكُ الْأَبْصَارَ “Basarlar O’nu idrak edemez; O ise basarları idrak eder.” Burada dikkat çekici olan yalnızca “göz” değildir. Basar, görme ve görüş alanına ait bir kavramdır. Dolayısıyla âyet, insanın görme ve kavrama kapasitesinin Allah’ı kuşatamayacağını bildirir. Buradaki ...

MAKT

MAKT: İNSAN NEDEN KENDİ İÇİNDE İKİYE BÖLÜNÜR?!. Kur’ân’da insanın kendi içinde bölünmesini en sarsıcı biçimde gösteren ifadelerden biri Saff sûresinin 2-3. âyetleridir : يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لِمَ تَقُولُونَ مَا لَا تَفْعَلُونَ * كَبُرَ مَقْتًا عِندَ اللَّهِ أَن تَقُولُوا مَا لَا تَفْعَلُونَ “Ey iman edenler! Yapmadığınız şeyi niçin söylüyorsunuz?!. Yapmadığınız şeyi söylemeniz Allah katında büyük bir makttır.” Buradaki مَقْت = makt sıradan bir hoşnutsuzluk değildir. Şiddetli nefret, tiksinti ve ahlâkî bakımdan son derece çirkin bulmayı ifade eden ağır bir kelimedir. Fakat âyetin asıl sarsıcılığı kelimenin şiddetinde değil, insanın kendi içinde bölünmesini hedef almasındadır. Çünkü âyette iki fiil karşı karşıya getirilir : تَقُولُونَ = söylüyorsunuz. تَفْعَلُون = yapıyorsunuz. Mesele yalnızca “sözünü tutmamak” değil, söz ile fiilin aynı insanı temsil etmemesidir. SÖZ DE AMELDİR Söz, amelin karşıtı değildir. Söz de ameldir; dilin amelidir. Dilimizle söylediğimiz her söz, insanı...

TEVHÎD

İÇERİDEKİ TEVHÎDİ BULMADAN DIŞARIDAKİ TEVHÎDİ BULMAK MÜMKÜN MÜ?!. Tevhîd denildiğinde çoğu zaman önce dışarıya bakarız. Gökyüzüne, yeryüzüne, insanlara, tabiata, tarihe ve bütün varlığa bakar; bunların arkasındaki tek ilâhî kudreti düşünürüz. Allah’ın bir olduğunu söyler, O’na ortak koşmamamız gerektiğini kabul ederiz. Fakat burada daha zor bir soru vardır : Ben, kendi varlığımın içinde gerçekten tevhîd üzere miyim?!. Çünkü insan dışarıdaki çokluğu görüp, içeride kendi çokluğunu fark etmeyebilir. Dili Allah’ı birlerken kalbi başka güçlere bağlanabilir. Aklı Allah’ın mutlak hâkimiyetini kabul ederken iradesi insanların, korkuların, çıkarların, alışkanlıkların ve arzuların önünde eğilebilir. İnsan Allah’ın tek Rab olduğunu söylerken hayatının farklı alanlarında farklı “rabler” edinebilir. Öyleyse tevhîd, önce insanın kendi içinde çözmesi gereken bir meseledir. Fakat burada “iç ve dış” kelimelerini bir mekân gibi anlamamak gerekir. İçerisi bedenimizin içinde, dışarısı bedenimizin dışında ...