Kayıtlar

NİYE ALLAH?!.

Niye Allah?!. İnsanın kalbi gözeneklidir. Nereye dönse, neye dokunsa sızdırır. Bedenimiz, aklımız ve ruhumuz sürekli bir emilim ve dolma ihtiyacıyla çırpınır. Acıktıkça yer, yedikçe yine acıktığımızı görürüz. Bir unvana sarılırız, içimizdeki tenhalığı örtmez; bir nesneye sığınırız, eskir; bir insana tutunuruz, onun da en az bizim kadar eksik ve muhtaç olduğunu fark edip irkiliriz. İnsanın dünyadaki temel tragedyası, hiç dolmayan bir kapla, susuzluğu kesmek bir yana, daha da artıran tuzlu suları içme çabasıdır. Peki, bu zamansız arayışın tam ortasında, insan  Allah'a sığınırsa!... Modern dünya, insanın bu doğuştan gelen varoluşsal boşluğunu en acımasızca istismar eden devasa bir illüzyon mekanizmasıdır. Kapitalizm ve modern açgözlülük, insanın içindeki o derin, sonsuz açlığı teşhis etmiş; ancak o boşluğa sunulacak tek hakiki cevabı karartarak yerine ikâme nesneler koymuştur. Sistem, insanın doymasını aslâ istemez. Doymuş insan tüketmez; doymuş insan durur, susar, boyun eğmez ve tefe...

MÛSÂ’NIN HİKÂYESİ

MÛSÂ’NIN HİKÂYESİ Çocukluktan Tûr’a : Görevin Hazırlanışı ve Mühürlenişi Mûsâ’nın hikâyesini yalnızca Tûr’daki “innî ene Rabbuke” hitabından başlatmak, kıssanın en önemli taraflarından birini gözden kaçırmaktır. Çünkü Tûr’da gerçekleşen şey, gökten düşmüş bağımsız bir olay değildir. Mûsâ’nın çocukluğundan itibaren yaşadığı bütün hayat, Onu o âna doğru taşıyan uzun bir hazırlanma, olgunlaşma, yönelme ve muhataplık sürecidir. Kur’an’ın Mûsâ kıssasına dair farklı sûrelerde verdiği parçaları birlikte düşündüğümüzde, karşımıza yalnızca bir Peygamberin hayatı değil; bir insanın ilâhî göreve nasıl hazırlandığına ilişkin güçlü bir ontolojik ve epistemolojik model çıkar. • Mûsâ önce korunur. • Sonra yetiştirilir. • Sonra sarayda büyütülür. • Sonra bir kırılma yaşar. • Sonra kaçar. • Sonra Medyen’de yıllarca olgunlaşır. • Sonra ailesiyle birlikte yola çıkar. • Sonra içindeki ateş yeniden belirir. • Sonra nazar eder ve yönelir. • Ve nihayet Allah Ona hitap eder. Ancak bütün bunların sonunda henüz...

RÜ’YET, NAZAR VE İDRÂK

RÜ’YET, NAZAR VE İDRÂK : ALLAH’I GÖRMEK DEĞİL, ALLAH’A DOĞRU AÇILMAK İnsanın Allah ile ilişkisini düşünürken en büyük yanılgılardan biri, Allah’ı insan idrakinin karşısına konulmuş bir “nesne” gibi tasavvur etmektir. Oysa Allah, idrakimizin içine sığdırabileceğimiz, bakışımızın karşısına yerleştirip kuşatabileceğimiz bir varlık değildir. Allah, bütün varlığın Rabbidir; dolayısıyla insanın görmesinin, düşünmesinin, anlamasının ve O’na yönelmesinin de nihâî kaynağı ve imkânıdır. Bu nedenle Kur’an’daki rü’yet, basar, nazar ve idrâk kavramlarını sıradan bir “gözün bir şeyi görmesi” modeli içinde okumak meseleyi daraltır. 1. Basar Görmekten Fazlasıdır En'âm sûresi 103. âyet : لَا تُدْرِكُهُ الْأَبْصَارُ وَهُوَ يُدْرِكُ الْأَبْصَارَ “Basarlar O’nu idrak edemez; O ise basarları idrak eder.” Burada dikkat çekici olan yalnızca “göz” değildir. Basar, görme ve görüş alanına ait bir kavramdır. Dolayısıyla âyet, insanın görme ve kavrama kapasitesinin Allah’ı kuşatamayacağını bildirir. Buradaki ...

MAKT

MAKT: İNSAN NEDEN KENDİ İÇİNDE İKİYE BÖLÜNÜR?!. Kur’ân’da insanın kendi içinde bölünmesini en sarsıcı biçimde gösteren ifadelerden biri Saff sûresinin 2-3. âyetleridir : يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لِمَ تَقُولُونَ مَا لَا تَفْعَلُونَ * كَبُرَ مَقْتًا عِندَ اللَّهِ أَن تَقُولُوا مَا لَا تَفْعَلُونَ “Ey iman edenler! Yapmadığınız şeyi niçin söylüyorsunuz?!. Yapmadığınız şeyi söylemeniz Allah katında büyük bir makttır.” Buradaki مَقْت = makt sıradan bir hoşnutsuzluk değildir. Şiddetli nefret, tiksinti ve ahlâkî bakımdan son derece çirkin bulmayı ifade eden ağır bir kelimedir. Fakat âyetin asıl sarsıcılığı kelimenin şiddetinde değil, insanın kendi içinde bölünmesini hedef almasındadır. Çünkü âyette iki fiil karşı karşıya getirilir : تَقُولُونَ = söylüyorsunuz. تَفْعَلُون = yapıyorsunuz. Mesele yalnızca “sözünü tutmamak” değil, söz ile fiilin aynı insanı temsil etmemesidir. SÖZ DE AMELDİR Söz, amelin karşıtı değildir. Söz de ameldir; dilin amelidir. Dilimizle söylediğimiz her söz, insanı...

TEVHÎD

İÇERİDEKİ TEVHÎDİ BULMADAN DIŞARIDAKİ TEVHÎDİ BULMAK MÜMKÜN MÜ?!. Tevhîd denildiğinde çoğu zaman önce dışarıya bakarız. Gökyüzüne, yeryüzüne, insanlara, tabiata, tarihe ve bütün varlığa bakar; bunların arkasındaki tek ilâhî kudreti düşünürüz. Allah’ın bir olduğunu söyler, O’na ortak koşmamamız gerektiğini kabul ederiz. Fakat burada daha zor bir soru vardır : Ben, kendi varlığımın içinde gerçekten tevhîd üzere miyim?!. Çünkü insan dışarıdaki çokluğu görüp, içeride kendi çokluğunu fark etmeyebilir. Dili Allah’ı birlerken kalbi başka güçlere bağlanabilir. Aklı Allah’ın mutlak hâkimiyetini kabul ederken iradesi insanların, korkuların, çıkarların, alışkanlıkların ve arzuların önünde eğilebilir. İnsan Allah’ın tek Rab olduğunu söylerken hayatının farklı alanlarında farklı “rabler” edinebilir. Öyleyse tevhîd, önce insanın kendi içinde çözmesi gereken bir meseledir. Fakat burada “iç ve dış” kelimelerini bir mekân gibi anlamamak gerekir. İçerisi bedenimizin içinde, dışarısı bedenimizin dışında ...

KÜLLÎ VE CÜZ’Î İRADE

Küllî ve Cüz’î İrade İnsan, seçen bir varlıktır . Hayatı boyunca ihtiyaçları, arzuları, beklentileri, imkânları ve karşılaştığı zorunluluklar arasında tercihler yapmak durumundadır. İnsan, devletin yasaları, toplumun beklentileri, doğanın düzeni ve kendi nefsinin talepleri arasında gidip gelir; sonunda bir tercihte bulunur. Hatta çoğu zaman tercih etmemek bile bir tercihtir. Bu sebeple insanın hayatı, baştan sona bir seçimler/tercihler dizisidir. Her insanın içinde bulunduğu şartlar, sahip olduğu bilgi, tecrübe, imkân ve karşısındaki seçenekler birbirinden farklı olduğundan, her insanın seçimi de kendine özgüdür. Bu anlamda : Her insanın seçimi özeldir; çünkü her insanın karşı karşıya bulunduğu seçim alanı özeldir. Bu aynı zamanda insan olmanın zorluğudur. Çünkü insan yalnızca seçmekle değil, doğruyu seçmekle de karşı karşıyadır. 1. İrade : Seçimin Gücü İrade, en temel anlamıyla seçebilme ve tercihini eyleme dönüştürebilme gücüdür . Fakat irade, kendi başına doğruyu garanti etmez. İnsa...

GÖRÜNME VE OLMA

Görünmenin Eşiğinden Olmanın Şâhitliğine : Namaz, Yüz ve Kalbin Sarsıntısı Namaz, ma’bedin ve seccadenin sınırlarına hapsedilmiş, belirli fiziksel hareketlerin sırasıyla icrasıyla tamamlanıp selamla nihayete eren biçimsel bir ritüel değildir. Eğer ibâdet seccade üzerinde başlayıp orada bitiyorsa, varlığın nesnel ve görünür katmanından öteye geçememiş demektir. Kur’an-ı Kerim’in “ şüphesiz namaz/salât, insanı hayasızlıktan ve kötülükten alıkoyar.” (Ankebût, 45) beyanı, namazın aslî mahiyetinin insan eylemini ve karakterini dönüştüren pratik bir etik zemin olduğunu ilan eder. Bu dönüşümün hayattaki somut karşılığı ise Fetih Sûresi 29. âyette ifadesini bulur : “ Onların nişanları yüzlerindeki secde izidir.” 1. Varlığın Katmanları : Gösteri, Görünme ve Olma İnsan varoluşunu ve eylemlerini üç temel katmanda ele almak mümkündür : 1. Gösteri (Teşhir ve Riyâ / Yurâûn ) : Varlığın en tahrif olmuş seviyesidir. İbâdetin veya eylemin Var Eden’e yahut Öteki ’ne değil; doğrudan “ seyirciye ” sunula...

KADER VE SORUMLULUK

KADER VE SORUMLULUK Verili İmkândan Âhiret Hesabına Kader meselesini yalnızca “Allah gelecekte ne olacağını önceden belirlemiştir” sorusuna indirgediğimizde, insanın iradesi ve sorumluluğu ile kader arasında aşılması güç bir gerilim ortaya çıkar. Oysa meseleye insanın hayat tecrübesinden hareketle baktığımızda daha farklı bir yapı görülebilir : İnsan bir dünyanın içine doğar; o dünyanın bütün şartlarını kendisi belirlemez. Kendisine verilmiş bir takım imkânlarla karşılaşır. Bu imkânlar içinde seçimler yapar. Seçimleri sonuçlar doğurur. Bu sonuçların bir kısmı kendi hayatında kalırken, bir kısmı başkalarının hayatına ve hatta kendisinden sonra gelecek insanların şartlarına intikal eder. Böylece insan yalnızca kaderini yaşayan değil, aynı zamanda kendi seçimleriyle başkalarının karşılaşacağı şartların bir kısmını oluşturan bir varlık hâline gelir. Fakat insan hiçbir zaman bu bütünün hâkimi değildir. Çünkü şartların bütünü hiçbir insanın kontrolünde değildir. Buradan kader ile sorumluluk ...